biz şimdi fenomen mi olduk?

Bruce Baba’nın sesiyle haykıralım: “The road to hell is full of good intentions!”

Her şey masum bir tweet ile başladı. Zoom’uydu, telefonuydu, mesajıydı, e-postasıydı… türlü yollardan bana ulaşıp “Hocam, çevrimiçi eğitimde de tatilde de kapanmada da hiçbir şeye konsantre olamıyorum. Normalde yaptığım işler bile yük gelmeye başladı. Bir türlü elimdeki işi/kitabı/filmi/diziyi bitiremiyorum. Siz de öyle misiniz? Bir tek ben mi böyleyim?” minvalindeki haklı serzenişlerini ileten öğrencilerime topluca, “merak etmeyin arkadaşlar, çoğunluk sizin durumunuzda, ben de öyleyim. Kapanmayı tatille, boş zamanla karıştırmaya başladık oysa hepimiz hastalıktan korkuyoruz, ‘normal’ hayatlarımızı özlüyoruz, gelecek için kaygılıyız. Bu durumda yeni bir şeyler üretemiyor veya bir şeylere konsantre olamıyor olmamız bence gayet normal” demek için zararsız bir tweet atmak istemiştim aslında.

Sonra bir baktım “like”, bir daha “like”, bir daha “like”, aynı anda 5-10 tane “like”, sonra yüz tane “like”, sonra bin tane “like”…

İpler orada koptu bende.

Ne oldu, fenomen mi oldum? Yakında tweet’lerim arasına makyaj malzemesi reklamı mı alacağım? Talk-show’lar peşimde mi koşacak? Ecnebi kökenli bir televizyon kanalında beş erkekle birlikte kadın hakları üzerine mi laflayacağım?

Bugüne dek en çok etkileşim almış tweet’i iki yüz elli like olan bir adamım ben. Kapanma boyunca yaptığı “şarkı listesi” – sağ olsunlar – çekirdek takipçileri dışında yüzüne bakılmamış; mubi.com öven tweet’i hasbelkader bir takipçi toplamış; hayatı boyunca televizyona/radyoya çıkma teklifini bir-iki defa almış, kendi halinde, mütevazi bir akademisyenim ben.

Allah aşkına söyleyin, şöyle bir yüzüme baktığınızda, söylediği herhangi bir şeye on bin küsur kişi tarafından onay verilecek biri gibi duruyor muyum sahiden? – Onu bırakın, söylediği herhangi bir şey on bin küsur kişi tarafından beğenilince, söylediği şeye dönüp bir daha bakma ihtiyacı hisseden biri gibi gelmiyor muyum size de?

Haneke ve Trier filmleri arasında Nietzscheci bir bağlantı noktası yakalamaya çalışan fularlının biriyim ben abi!:)

İlk tweet’i gönderdiğim dün sabahtan beri şok içindeyim. Twitter’a girmekten korkar bir haldeyim. Attığım tweetleri silmemek, account’umu ateşe vermemek için kendimi zor tutuyorum inanın. Yanlış anlaşılmaktan, birilerini incitmekten, birilerine olumlu/olumsuz bir şey ifade etmekten bile çekiniyorum an itibariyle. Popülerlik kim ben kim? Sosyal fobim, paniğim ve kaygım, kapatılma sürecinin bile ötesinde şu anda…

Bu nedenle, lütfen izin verin, meramımı Twitter’ın karakter sınırına takılmadan birkaç başlıkta toparlayayım:

  • 29 Nisan-17 Mayıs arasındaki kapanmanın ama onun da öncesindeki on beş ayın verdiği yorgunluk, yoğunluk, kısıtlanma duygusu, disipline ediliyor olmak ve en önemlisi de belirsizliğin getirdiği gelecek kaygısı, hepimizi perişan etmiş halde. Ben dünkü Tweet’i attığımda, daha bugün hangi yasakların devam edeceği, hangilerinin kaldırılacağı bile belli değildi. Halihazırda aşı bekleyen elli milyondan fazla insan var ve bu aşıların önemli bir kısmının (eğer gelirlerse, CoronaVac ve Sputnik V’in) dünya çapında kabul gören bir geçerliliği – şimdilik – yok.
  • Böyle bir ahval ve şeraitte, otorite figürü olarak gördüğümüz ya da bizim üzerimizde doğrudan hak/tasarruf sahibi olan birilerinin – ailelerimizin, işverenlerimizin, çalışma/sınıf arkadaşlarımızın – ekstra bir baskısına hiç de ihtiyacımız olmadan yeterince kaygımız, yeterince sorunumuz zaten var.
  • “O ödevi yap,” “bu kitabı/makaleyi oku,” “şu çalışmayı tamamla,” “şu filmi/diziyi izle” gibi emir cümleleri, bunları gerçekten ağızlarından çıkaran insanlar olmasa bile zihnimizin en karanlık ve kuytu köşelerinde dolanıp duruyor zaten. Hepimiz sıkıldık. Hepimiz baskı altındayız. Hepimiz üretmesi gerekirken sadece tüketebilen – üstelik onu da kural koyucuların koyduğu sınırlar dahilinde yapabilen – bireyler haline geldik.
  • “Yaratıcı” olmamız, “boş vakti” değerlendirmemiz, bir daha “böyle fırsatların” elimize kolay kolay geçmeyeceği gibi üst perdeden sözlere ne kadar ihtiyacımız olduğundan hiç emin değilim ben kendi adıma. Şahsen, attığım o dört tweet’te beni en rahatsız eden şey de, hiç tarzım olmayan şekilde üst perdeden, bilmiş bilmiş konuşma ukalalığı yapmış olmam zaten. Ben kimim ki, birilerine bu kadar net cümlelerle nasihat verme veya durum belirleme cesaretine kapılıyorum? Bu tonum/tarzım için içtenlikle özür dilerim. Kapanmanın verdiği sıkıntıma veriniz lütfen.
  • Tweet’in altına gelen ve benim kabaca “özcülük eleştirisi” olarak tanımlayabileceğim meselede ise biraz arada kalmış vaziyetteyim açıkçası. Birkaç yıl öncesine kadar özcülüğün büyük bir günah olduğunu düşünüyor, perspektivizmin bizi kurtarabileceğine inanıyordum. Belki nedenlerini başka bir yerde yine konuşuruz ama şu sıralar bunun büyük bir hata olduğunu düşünmeye başladım. Hayatın ikircikli, anlaşılmaz ve tahmin edilemez olmasının, bizi biz yapan ve değişmesinin (hadi imkansız demeyelim ama) hayli zor olduğu bazı karakteristik özelliklerimizi zaman içinde dönüşüme uğratacağına artık inanmıyorum. “Neysek oyuz” demiyorum elbette ama çoğu zaman Gregory House Bey’e katılıp “people don’t change” emarelerini kendi hayatımda da dibine kadar hissediyorum. Bu nedenle, hayatında hiç yaratıcı olmamış bir insanın, bu kapatılma zamanını “bir boş zaman aktivitesi” gibi algılayıp bir anda yaratıcı birine dönüşebileceği inancı bana en hafif tabiriyle çok naif geliyor. Yeteneklerin gelişebileceğini mutlaka düşünüyorum ama herhangi bir konuda “sıfır yetenekten” “müthiş yeteneğe” doğru radikal bir yükselişin gerçekleşebileceği fikrine de katılamıyorum. Bir konuda yeteneğinizin olması, (1) onun farkında olduğunuz anlamına da (2) onu kullanabileceğiniz anlamına da (3) onu geliştirmek için yeterli hevese sahip olduğunuz anlamına da gelmiyor. Bu kapatılma zamanlarının, bireyi kendi içinde bir yetenek muhasebesine götürebileceği fikri ise maalesef her daim bedenimizi kaplayan kaygı nedeniyle bana çok mümkün görünmüyor. Kimseye “aptalsanız aptalsınızdır,” “akıllıysanız kapalı da açık da yırtarsınız zaten,” vs. demiyorum, diyemem ve daha önemlisi demem. “Zeki ama çalışmıyor” palavrası dışında herkesin bir yeteneği olduğu fikriyle kesinlikle hemfikirim. Sorun, bu kapanma zamanlarının, söz konusu yeteneği ortaya çıkartmak için elverişli olup olmadığı ise – ki bence öyle olmalı – işte orada maalesef olumsuz olmak zorunda hissediyorum kendimi.
  • Bir eleştiri de tweet’te yer alan “cezaevleri” hakkında olmuş. Haklı olabilirler, bu sadece bir benzetmeydi ve içinde bulunduğumuz kapanma ile cezaevine düşmek arasındaki dev farkı elbette küçümsemiyorum. Aksine, belirtmek istediğim şey, yaratıcılığın kapanma ile artacağını düşünenler için en ekstrem örneği (mahkumluk) verip kendi görece rahat halimizle bunun arasında bir karşılaştırma zemini bulmaya çalışmaktı. Kemal Burkay’ın “ne güzeldir yollarda olmak şimdi”sinin, Sabahattin Ali’nin romanlarının veya benim için tüm siyaset teorisi tarihinin en orijinal çalışmalarından olan Antonio Gramsci’nin Hapishane Defterleri’nin pekala farkındayım. Sorun şu ki, bunların hepsi çok uç ve istisnai örnekler. Cezaevinde olan insanların “çoğunluğunun” bu isimler kadar yaratıcı olduğunu sanmadığım gibi, bırakın kapanmayı, normal zamanlarda bile birisine “bak Gramsci hangi şartlarda neler yazmış, sen neden yazmıyorsun?” diye sormanın da son derece anlamsız olduğunu düşünüyorum. Cezaevinde ya da dışında, kapanma altında ya da özgürlük halinde, bazı istisnalar elbette çok yaratıcı çalışmalar yapıyorlar ve yaptılar. Bağlamı o istisnalarınkiyle eşitlemek, sizi “daha yetenekli ya da onlar kadar yetenekli” kılar mı, işte ondan emin olamıyorum. Aksi nasıl iddia edilir zaten bilmiyorum ama tweet’imde ne cezaevindekilere karşı bir söylem ne onların durumunu hakir görme niyeti ne de onların koşullarıyla bizimkini denk tutma amacı vardır; umarım bu da tavrımdan, tonumdan ve niyetimden belli olmuştur.
  • Son bir cümleyle, attığım tweet ne birilerinin atıllığını parlatma kaygısıyla ne de birilerine atıl kalma şevki verme amacıyla atıldı. Kaygının ortasında olmak nedir bilirim; eğer birileri, o tweet’ten birazcık rahatlık hissettiyse ne mutlu bana. Tam tersi, eğer incinen birileri varsa, umarım niyetimin bu olmadığı konusunda bir gün, açık bir havada karşı karşıya gelir ve sohbet edebilme şansı yakalarız. Şimdi müsaadenizle, izin verildiği kadar hava alabilmek üzere, kendimi yollara vuruyorum…

Comments Off on biz şimdi fenomen mi olduk?

Filed under Uncategorized

neden(,) erkan oğur?

Erkan Oğur’la, adını bilmeden tanıştım.

Üniversite sınavına hazırlandığım o uğursuz dönemlerden biriydi. Lise 2’deydim – yanılmıyorsam bir Cuma akşamıydı. Annemle babam işten çıkmışlar, beni dershanenin kapısında karşılamışlar ve ellerindeki sinema biletini göstererek “Eşkıya’ya gidiyoruz” demişlerdi.

Yavuz Turgul’un Türk sinemasına kalp masajı yapan filmini izlememek, o günlerde ölümcül bir hataydı adeta. İnsanlar sinemaya gidiyor, Şener Şen ile Uğur Yücel’in oyunculuklarını Yeşim Salkım’ın güzelliğini övüyor, filmin sonunda ne kadar ağladıklarından – bir film güzelleme derecesi olarak, akıtılan gözyaşı oranından – söz ediyor, “bir de filmin müzikleri var ki…” diye başlayan cümlelerle, muhtemelen daha önce adını bile duymadıkları bir müzisyenin, muhtemelen hangi müzik aletinden çıkarttığını bilemedikleri seslere duydukları hayranlığı tekrarlıyordu.

Sonradan öğrendik ki, o müzisyen Erkan Oğur’du, o alet perdesiz gitardı ve o melodiler ciddi anlamda muazzamdı.

Açıkçası film benim için fazla bir şey ifade etmemişti ama Oğur’un gayet kadınsı tınlayan kafa sesi ve gitarının perdelerini sökerek elde ettiği yarım-çeyrek (hatta daha da küçük) sesler, benim gibi bir müzik delisi için sadece çekici değil, aynı zamanda göz açıcıydı. Amfisinden maksimum distortion’ı almaya çalışan bir ‘metalci’ olarak, o gün, Oğur’un sıradan bir gitarın izin verdiği ses aralığına karşı bir devrim yapmış olduğundan habersizdim belki ama müziğe dair bir sonun, bir sınırın olmadığını belki de ilk defa bu kadar gözüme sokacaktı Oğur. Ve ben bunu bilmeden önce bile gerçekten çok etkilenmiştim.

Alt-orta sınıf bir ‘metalci’ liseliyseniz, paranızı gidip de Erkan Bey’in albümlerine harcayamazdınız ve ben de öyle yapmayıp çok sayıda boktan albüme para yatırmayı, Oğur diskografisini tamamlamaya tercih etmiştim elbette. Kendisine dair ilgim ve hayranlığım, ancak üniversitenin ikinci ya da üçüncü yılında yeniden canlanacaktı. Arada boşa harcadığım zamana ve paraya üzülmem ise belki bir on yıl daha alacaktı.

O dönemde okuduğum müzik eleştirmenleri Fretless / Bir Ömürlük Misafir (1994) albümünden “Oğur’un en iyi işi” olarak bahsediyordu ama serde var olan gıcıklık beni 1998 tarihli Gülün Kokusu Vardı’ya yöneltmişti. Albümü gerçekten çok sevmiştim. Erkan Oğur’un İsmail Hakkı Demircioğlu ile yaptığı düetlerle tanışmam – o dönemde müdavimi olduğum ve sonradan “ulan sırf biz sevdik diye kapattılar mekânı herhalde” diyeceğim, bugünkü Kızılırmak Sineması’nın bulunduğu binanın terasındaki – Türtav Bar’ında olmuştu. Gülün Kokusu Vardı, adeta o barda dinlediğim tüm şarkıları damıtılmış bir halde sunuyordu. Melodi, dinginlik ve muhteşem müzisyenlik, Fizan’da olsa bulunup getirilmesi gereken şeylerdi ve Oğur’un müziği bunu hiçbir yere gitmeye gerek bırakmadan mümkün kılıyordu.

Hiç (1999), Fuad (2001), Anadolu Beşik (2000), önceki çalışmalar ve Telvin’ler derken Erkan Oğur’un müziği, kendisinin 2010 sonrasında verdiği üçerli dörderli yıllık aralar dışında hep hayatımda oldu. ODTÜ’ye yüz defa gelmesine, bir ara haftada üç gün giderek adeta “mekânda masa sahibi olduğum” Trafo Bar’da sahneye çıkmasına ve milyon defa konser afişine denk gelmeme rağmen, kendisini hiç canlı dinleme fırsatı bulamamış olmam tümüyle benim ayıbım oldu. 2020’de çıkmış Kimse Kalmadı albümünün farkına 2021’de varmam, aramızdaki soğukluğa mı yoksa benim andavallığıma mı bağlıydı tam kestiremiyorum. Öyle veya böyle, Erkan Oğur benim için Türkiye’de yapılan müziğin zirvelerinden biri oldu. Dünyada “progresif” adı altında yapılan işler genellikle beste yapıları ve konseptler ile ilgili olurken; kendisinin “progresyonu müzik aletini değiştirerek” gerçekleştirmesi, beni müziğin evrenselliği ve sınırsızlığı konusunda – ama en başta müziğin devrimciliği konusunda – ikna etmişti.

Bir müzisyen olarak Erkan Oğur, bu âlemin en iyilerindendi.

Sonrası, daha doğrusu şimdisi ise malum…

13 Nisan tarihli bir EkşiSözlük entry’si, “adamcağız öldü mü acaba?” dedirtecek kadar istisnai bir “trend topic” olma durumu, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın söylediği “Hiç Oldum” türküsüne kopuz çalarak yapılan bir katkı (ya da bazı kaynaklara göre Kalın’ın albümü için kotarılan bir aranjörlük işi), akabinde gelen “Oğur bitticiler” ile “ne alaka yacılar” arası sıcak savaş, üç gün sonra Erkan Oğur’dan dinleyicilerine yöneltilmiş, “ben solcu, devrimci birisiyim” [1] cümlesi ile kapanış yapan ve hatalı olduğunu söyleyen bir özür metni/röportaj, Kalın cephesinden gelen sessiz duruş yanıtı, Kalın cephesine yakınlardan gelen “senin de ne […] olduğunu gördük” temalı serzenişler, bazı sadık Oğur dinleyicilerinin özrü kabulü, bazılarının ise “ben söze değil yapılan işe bakarımcı” reddi, ve diğerleri…  

2010 Kasım’ında Türkiye Komünist Partisi’nin 90. kuruluş yılına katılıp Erdal Eren’in perdeye yansıtılan silueti önünde İsmail Hakkı Demircioğlu ile birlikte “Zahit Bizi Tan Eyleme” türküsünü seslendirmiş [2], yine aynı yıl, “Açılım Süreci”nin heyheyli günlerindeki siyasetçi-sanatçı kahvaltılarına verilen bir karşılık olarak TEKEL işçileri ile kahvaltı yapan sanatçı grubunun içinde yer almış [3], 2014 yılındaki bir Berkin Elvan anmasında Grup Yorum’a sahnede eşlik etmiş [4] ve Türkiye’nin skalası hayli geniş Sağ-Sol projeksiyonunda her zaman Sol’a yakın durmuş Erkan Oğur’un, gelecek yıl yirminci iktidar yılını kutlayacak partinin merkezi figürlerinden biriyle yan yana gelip bir “üretimde” bulunması, elbette haber değeri taşıyacaktı. Elbette birileri bunu bir “gerileme” olarak görecek, diğerleri ise bunda “sanat ile siyaseti karıştırmayalım” retoriği temelinde bir “birlik oluş” sembolizmi arayacaktı. Birileri buna kızacak, diğerleri ise bundan bir umut devşirmeye çalışacaktı.

Hepsi normaldi. Hepsi, dünyanın neresine giderseniz gidin yaşanacaktı.

Bizde normalin anormale dönüşü, her zaman kaba çizgiler üzerinde gerçekleşir. İncelik, nezaket ve empati, anormalin diyarında sinsice pususunu kuran kabalığın gölgesinde erir gider. Küfür, kıyamet, ihanet ve haset – her zaman da azami ölçülerinde – yol kesen “eşkıyalar” gibi tarafları tahakkümleri altına alır. Tartışma ve karşılıklı anlaşabilme minimumları unutulur. Haklı ile haksız, değişmez kategorilermiş gibi arz-ı endam ettirilir ve illa ki bu kavgadan net bir sonuç beklenir.

Aklım erdiğinden beri, toplumsal olanın kabalığını teorinin incelikliliği ile aşmaya çalışıyorum ve Erkan Oğur “olayına” da bu minvalden bakmayı deneyeceğim.

AKP’nin son yirmi yılda her türlü siyasal ve kurumsal iktidarını, ülkenin en kuytularına kadar nüfuz ettirmeyi başardığını tekrar etmeye gerek yok. Geriye kalan tek eksiğin, hareketin öncülerinin de uzunca bir süredir itiraf edegeldiği üzere [5] [6], kültürel iktidarın inşası olduğu da malumun ilamı… Bunun için gerek “Açılım Süreci” boyunca popüler simaların kullanımı/araçsallaştırılması (hatırlarsanız, ipin ucu bir ara Şivan Perwer’e kadar bile uzamıştı [7]) gerek ünlülerle düzenlenen iftarlar/davetler/etkinlikler gerekse de (kelimenin tam anlamıyla) sağdan soldan, Nazım Hikmet’ten Nurettin Topçu’ya kadar geniş bir skaladan seçilen şairlere atıflar gibi türlü yollar seçildi. Bunlar zaman zaman kullan-at formunda eskitildi zaman zaman ise kalıcı oldu: Gün “geldi” Ahmet Kaya-benzeri çocuklar “O Ses Türkiye” kazandılar, gün “kaldı” diğer “babalar” MÜYAP aracılığıyla kurumsallaştılar [8], vs.

Bu örneklerde öne çıkan nokta, mevcut iktidar ilişkileri içinde orijinal bir kültürel üretim olmadığı, olamadığı, yapılmadığı, yapılamadığı, satmadığı, talep doğuramadığı için, “eski iktidar ilişkilerinin havuzundan adam devşirme” pratiği oldu. 1984 TRT Yılbaşı Kutlamaları’nda dönemin Başbakanı Turgut Özal ile rakı kadehi tokuşturan ünlülerin de [9] içinde bulunduğu geniş bir “sanatçı havuzu” belki (belediye konserleri, devlet sanatçılığı unvanları gibi) kişisel çıkarlardan belki de samimi siyasal-ideolojik örtüşmelerden dolayı, AKP’yi bu konuda hiç ‘ünlüsüz’ bırakmadı. Röportajları, açıklamaları, şarkıları, heykelleri, filmleri ve diğer “ürün”leriyle de iktidarın eksikliğini hissettiği kültürel iktidar üretimine katkı sağlamaya çalıştı.

Zaten bunda şaşılacak bir şey de yoktu.

Antonio Gramsci’nin 1930’ların başlarında yazdığı gibi, “tahakkümü ele geçirmeye doğru gelişme gösteren herhangi bir grubun en önemli özelliklerinden biri, onun geleneksel aydınları özümseme ve ‘ideolojik’ olarak fethetme yönündeki mücadelesidir.” [10] Gramsci’ye göre bir toplumdaki herkes, üretim kapasitesine sahip kabul edildiği ölçüde, aydın olabilir. Ancak her aydın aynı işlevselliğe sahip değildir. Gerçek aydın veya kültür-üretici kişi, “toplumsal ve siyasal alanda bir türdeşlik ve farkındalık kazandırabildiği” [11] ölçüde – bir başka deyişle, tahakküm ilişkilerine bir düzenlilik/hiyerarşi katabildiği müddetçe – değerlidir. Nitekim Gramsci devam eder ve uyarır: “Fakat [aydınların, iktidar tarafından] özümsenmesi ve fetih, söz konusu grubun kendi organik aydınlarını kendiliğinden geliştirmede başarılı olduğu ölçüde, daha çabuk ve daha etkili kılınır.” [12]

AKP hareketine yön verenleri endişelendiren esas mesele de tam olarak budur: Kitleleri peşinden sürükleyebilecek ve iktidarın kültürel kodlarını topluma yayabilecek bir aydın ya da sanatçı zümresinden söz edebilmek bugün için mümkün görünmemektedir. Geçmişin “ünlü havuzundan” seçilen isimler ya güncel bir üretim gerçekleştirememektedir (örneğin, 1970’lerin Orhan Gencebay’ı ile günümüz Orhan Gencebay’ı aynı değerde olabilir ama aynı üretim kapasitesinde değildir) ya ürettikleri ile günümüz “kültür bekçilerinin” [13] kapılarından içeri girmeyi başaramamaktadır (örneğin, Semih Kaplanoğlu’nun Bal-Süt-Yumurta üçlemesinin hitap ettiği kitle, onun Bağlılık Aslı’sındaki “çalıştığı için mutsuz olan ve çocuğuna da bakamayan anne” karakteriyle empati kuramaz) ya da popüler kültürün – kendilerine göre – “dejenere” kalıplarına hitap edemedikleri için ancak küçük bir tüketici kitleye hitap edebilmektedir (örneğin, açıktan siyasi mesaj vermeleri beklenebilecek hip-hop, rock veya özgün müzik kategorilerinde, iktidar-taraftarı mesaj üretebilen veya bu üretimini janrlarının en popüler isimleriyle karşılaştırabileceğimiz bir örnek bulunmaz).

Erkan Oğur ismi işte bu yüzden kritik bir önem taşır.

Oğur, son yıllarda üretme sıklığı git gide azalmış olsa da, hala aktif bir sanatçı; hala albüm çıkartıyor, konserler veriyor, farklı nesillerden ve türlerden dinleyicilere hitap edebiliyor. Üstelik açık bir politik duruşu da var ve bu duruşu, kültürel üretimi ile de destekleyip yeniden dolaşıma sokabiliyor. Gitarını veya sazlarından birini duyurduğu albüm, şirket kataloglarında üst sıralarda, “satan albümler” arasında yer alıyor. Bu anlamda, verdiği son röportajında kendi sözleriyle “müziğim siyaset üstüdür” veya “herhangi bir maddi beklenti karşılığında eşlik etmedim” [14] dese bile, aslında Oğur’un müziği hem “siyaset” alanıyla hem de “ekonomi” alanıyla üst üste binmiş vaziyette bir üretimi işaret ediyor. Kültür-siyaset, kültür-ekonomi ve hatta siyaset-ekonomi alan çiftleri, Erkan Oğur’un müziği sayesinde, onun müziğinin dinlendiği her saniye kendilerini yeniden-üretiyorlar.

Antik Yunan’da lir çalan şairlerden bu yana olduğu gibi, radyo ve plak sonrası günümüz dünyasında da Erkan Oğur’un müziği her şeyden önce bir “meta” ve piyasada alınıp satılıyor. Örneğin, Spotify’da bugün itibariyle Erkan Oğur, aylık 299,746 dinleyici tarafından “tüketiliyor”. Dolayısıyla, bu müzik bir tüketici kitlesine hitap ediyor. O kitlenin belki Oğur müziği üzerinde net bir dönüştürücü ektisi yok ama birey olarak “Erkan Bey”i konumlandırdığı bir kültür-siyaset-ekonomi kesişimi var ve bunun dışında gelişen her harekete de tepki gösterilmesi gayet doğal.

Erkan Oğur, sizin çok sevdiğiniz bir birey, bir aile babası, bir sanatçı, bir müzisyen, bir politik figür, bir ekonomi yaratma kapısı, bir borçlu, vs. de olsa, her şeyden önce endüstrileşmiş kültürün bir ürünü. Tıpkı bakkaldan satın aldığınız bir ekmek gibi, onu da “satın aldıktan” sonra kendisiyle yapacaklarınızın sınırı, tüketiciliğinize bırakılmış durumda.

Etik ile politiğin, politik ile estetiğin ve sonra tekrar etik ile estetiğin kesiştikleri bu yerde “paranın konuşması”na da – hatırlatalım – kapitalizm deniyor zaten.

Son bir örnekle, Erkan Oğur’un bugün Joan Baez ile bir araya gelip dünya işçileri için şarkı söylediklerini düşünün. Garipser misiniz? Övünür müsünüz?… Jeremy Corbyn’in Erkan Oğur’un müziğini dinlediğine ve çok sevdiğine dair bir açıklama yaptığını düşünün. “Helal olsun Jeremy’ye!” diyen tarafta mı olursunuz, “ne alaka?” diyen tarafta mı?… Şimdi bu cümleleri aynı bırakın ve Baez’i İsmail Türüt ile Corbyn’i de Geert Wilders ile değiştirin. Aynı saflarda mısınız hala?

Verdiğiniz cevaplar hiç önemli değil aslında. Önemli olan bir cevap veriyor olmanız! Evet, bu sorulara her cevap, Erkan Oğur’un müziğinin sadece müzik olmadığını, sesiyle, sazıyla ve sözüyle kültürün, siyasetin ve ekonominin birleşimde konuşlanmış olduğunu destekliyor ve ona bu üç alanda da bir sorumluluk yüklüyor.

İşte o yüzden, Erkan Oğur’un ‘hamlesi’ önemli. Girdiği kayıt da dilediği özür de kendini tanımladığı kelimeler de önemli…

Müzisyenliğinin mesajından, mesajının imajından, yanındaki ismin İsmail Hakkı Demircioğlu mu İbrahim Kalın mı olduğunun söylediği sözlerden sanıldığı kadar büyük bir farkı yok ve olmasını beklemek de mevcut dünyada bir hayal.

Kişileri sanatlarından veya politik duruşlarından ayırt edecek yıllar biteli çok oldu. Çok çok oldu… Öyle yıllar falan değil, asırlar oldu.

Müzisyenleri değil, müziklerini sevmeye çalışmanın bile anlamsız olduğu zamanların ürünleri olduğumuzu unutmamak dileğiyle…

[1] Ali Kemal Erdem, “Erkan Oğur Konuştu: Saray ve Kendi Menfaati İçin Müzik Yapan Birisi Olduğumu İfade Edenler Oldu. Tersine Saray’ın Verdiği Ödülü Kabul Etmemiştim,” Independent Türkçe, 16 Nisan 2021.

[2] “Hiç Boyun Eğer Mi İnsan?,” Evrensel, 29 Kasım 2010.

[3] “Sanatçılar TEKEL İşçileriyle Buluştu,” Cumhuriyet, 20 Mart 2010.

[4] “Berkin İçin Binlerce Balon Havalandı,” Hürriyet, 13 Nisan 2014.

[5] “Erdoğan: 14 Yıldır İktidarız Ama Sosyal ve Kültürel İktidar Olma Konusunda Sıkıntılar Var,” Sputnik Türkiye, 28 Mayıs 2017.

[6] “Erdoğan Hayıflandı: Kültür Alanında Arzu Ettiğimiz Gelişmeyi Gösteremedik”, Evrensel, 15 Ocak 2021.

[7] Bknz. “Ozan Arif Şivan Perwer’in Yerini Alınca,” 20 Ağustos 2015.

[8] “Orhan Gencebay’ın Parası Mı Bitti?,” BirGün, 5 Nisan 2021.

[9] “TRT Yılbaşı Özel Programı (1984),” YouTube,24 Ağustos 2020.

[10] Antonio Gramsci, “Aydınlar ve Eğitim,” Gramsci Kitabı: Seçme Yazılar 1916-1935 içinde, D. Forgacs (der.), İ. Yıldız (çev.), Ankara: Dipnot, 2010, s. 378.

[11] Gramsci, a.g.e., s. 375.

[12] Gramsci, a.g.e., s. 379.

[13] Pierre Bourdieu’nün kültürel üretim alanına kabul edilen ürünleri belirleme işlevine sahip bireyleri açıklarken kullandığı bekçi (gatekeeper) kavramı için bknz., Pierre Bourdieu, The Field of Cultural Production, Oxford: Polity Press, 1993.

[14] Erdem, a.g.e.

Comments Off on neden(,) erkan oğur?

Filed under Uncategorized

güya-gerçek dünyada akıl insanı, sezgi insanına karşı

“İnsan ‘gerçeği’ arar: kendisiyle çelişkili olmayan, aldatıcı olmayan, değişmeyen bir dünyayı, gerçek dünyayı – insanın ıstırap çekmediği bir dünyayı; çelişki, aldatma, değişim – ıstırabın nedenleridir! Olması gerektiği gibi bir dünyanın var olduğundan şüphe etmez; ancak ona giden yolu bulmak ister…

İnsan burada gerçeklik anlayışını nereden alır? Istırabı neden değişimden, aldatmadan, çelişkiden türetir [de] mutluluktan değil? Hor görme, yok olan, değişen, değişime uğrayan her şeye karşı nefret – tutarlı kalanların bu değerlendirmesi nereden gelir? Açıkça gerçek istenci burada sadece sabitlerin dünyasına duyulan bir arzudur.

Duyular aldatır, nedenler hatayı düzeltir: Dolayısıyla insan, nedenin sabitlere giden yol olduğu sonucunu çıkartmıştır; en az duyusal fikirler, ‘gerçek dünyaya’ daha yakın olmalıdır – en fazla talihsizlikler duyulardan gelir, onlar aldatıcı, yanıltıcı, yok edicidir. Mutluluk sadece var olmakla garanti edilebilir; değişim ve mutluluk birbirini dışarıda bırakırlar. Bu nedenle en yüce arzu, varlığı olan şeylerle birlik kurmak istemektir. Bu, en yüksek mutluluğa giden yol için kullanılan formüldür.

Özetle: Olması gerektiği gibi bir dünya vardır; içinde yaşadığımız dünya bir hatadır – bizim dünyamız var olmamalıdır.

Varlığı olan şeylere inancın sadece tek bir sonucu vardır: gerçek oluşa duyulan inançsızlık, oluşa duyulan güvensizlik, olan her şeyin düşük değerlendirmesidir.

Ne tür bir insan bu şekilde düşünür? Verimsiz, ıstırap çeken bir tür, hayatından bezmiş bir tür. Tam tersini hayal ettiğimiz insan, varlığı olan şeylere inanmak zorunda kalmaz; hatta onları ölü, sıkıcı, umursamaz olarak küçümserdi. Olması gerektiği gibi olan bir dünyanın olduğuna, gerçekten var olduğuna dair inanç, olması gerektiği gibi olan bir dünyayı yaratmak istemeyen verimsizlerin inancıdır. Zaten varmış gibi varsayarlar ve ona ulaşmanın yollarını ve araçlarını ararlar. ‘Gerçek istenci’ – yaratma istencinin güçsüzlüğü olarak. Arzularımıza uygun bir dünyanın kurgusu: Bu gerçek dünyada saygı gösterdiğimiz ve keyifli gördüğümüz her şeyi birleştirmek amacıyla psikolojik hileler ve yorumlardır.

‘Gerçek istenci,’ bu aşamada temelde bir tür yorumdur, ki en azından bir yorumlama gücünü gerektirir. Bir basamak daha fakir doğmuş ve artık yorum yapma ve kurgular yaratma gücüne sahip olmayan aynı insan türü, nihilistleri meydana getirir.

Nihilist, dünyayı sanki olmaması gerektiği bir durumdaymış gibi ve olması gerektiği gibi bir dünya yokmuş gibi yargılayan insandır. Bu görüşe göre, varoluşumuzun (eylem, ıstırap, istençli olma, duygu) hiçbir anlamı yoktur: ‘Boşuna’ sözcüğünün dokunaklılığı, nihilistin dokunaklılığıdır…

[Öte yandan] sadece olanı saptamak isteyen ‘bilgi insanları’ hiçbir şeyi olması gerektiği gibi belirleyemeyen insanlardır. Bir ara tür olan sanatçılar: Onlar olması gereken hakkında en azından bir görüntü belirler; her şeyi olduğu gibi bırakan bilgi insanlarının aksine, gerçekten de değişiklik yaptıkları, biçim değiştirdikleri dereceye kadar verimlidirler. ” [1]

“Kavramları oluşturmada… ilk olarak dil çalışır, daha sonraki zamanlarda ise bilim. Arının önce petek yapıp sonra bunları balla doldurması gibi bilim de durmadan, kavramların o büyük kolumbaryumunda, görüşlerin mezarlıklarında çalışır, hep yeni ve daha yüksek katlar inşa eder, destek kurar, temizler, yeniler eski hücreleri ve çabası her şeyden önce o muazzam yükselmiş bölmeli binayı doldurmak ve bütün duyusal dünyayı, yani insanbiçimci dünyayı bunun içinde düzene sokmaktır. İşleyen insan, hayatını akıntıya kapılıp gitmemek ve kaybolmamak için akla ve aklın kavramlarına bağladıktan sonra, araştırmacı kendi kulübesini bilimin kulesinin dibinde kurar ki ona yardımı dokunsun ve mevcut tabya altına kendi de sığınabilsin. Ve sığınmaya ihtiyacı da vardır. Çünkü durmadan üstüne üstüne gelen korkunç güçler vardır ve bunlar, bilimsel hakikatlerden tamamıyla farklı, çeşitli armalarla bezenmiş ‘hakikatler’i karşısına dikerler.

İnsanın o mecaz oluşturma içgüdüsü, o temel içgüdü, ki asla yok sayılamaz, çünkü aksi halde insanı da yok saymak olur bu; bu güdü onun o kayıplara karışmış ürünleri kavramlardan onun zorunlu şatosu olarak onun için yeni, düzgün ve sağlam bir dünyanın inşa edilmesiyle aslında ne alt edilmiş ne de dize getirilmiştir. Kendine faaliyeti için yeni bir alan ve yeni bir nehir yatağı arar ve bunu efsanelerde ve genel olarak sanatta bulur. Yeni aktarmalar, mecazlar ve kinayeler yaratarak durmadan altüst eder kavramların hücrelerini ve levhalarını, durmadan o, uyanık insanın dünyasını, son derece rengarenk, amaçsız, ilişkisiz, cazip ve hep yeniden sanki bir rüya gibi kurma konusundaki merakını ortaya koyup durur. Aslında uyanık insan yalnızca donuk ve kurallara uygun kavram ağı sayesinde şunu açıkça bilir ki uyanmaktadır ve işte bu yüzden de o kavram ağı bir kez sanatla yırtıldığında rüya gördüğü inancına kapılır.

Pascal şu iddiasında haklıdır: Biz, eğer her gece aynı rüyayı görecek olsak, her gün gördüğümüz şeylerle uğraştığımız gibi onunla da uğraşırdık: ‘Bir zanaatkar, eğer her gece tam on iki saat boyunca rüyasında kral olduğunu görse, sanırım, der Pascal, her gece rüyasında tam on iki saat zanaatkar olduğunu gören kral kadar mutlu olur.’ Mitoslarla uyarılmış bir halkın, mesela eski Yunanların, uyanık günü, sürekli etki eden mucizeyle, mitosun kabul ettiğine göre, gerçekte bilimsel yolla uyanmış düşünürün gününden çok rüyaya benzer. Eğer her ağaç bir kere peri olarak konuşuyor ya da bir Tanrı bir boğa kılığında genç kızları sürüklüyorsa, Tanrıça Athena Pisistratus’un eşliğinde Atina’nın pazarlarında güzel atlarla giderken görülüyorsa – ve saf Atinalı buna inanıyordu – o zaman her an, rüyada olduğu gibi, her şey mümkündü ve bütün doğa insanı sarıyordu; sanki kendisi her türlü kılıkta inanı kandırma şakası yapan Tanrıların yalnızca bir maskarasıymış gibi.

İnsanın kendisinde, aldatılmaya izin verme konusunda baş edilmez bir eğilim vardır ve ozan ona destansı masalları hakikiymiş gibi anlatır ya da tiyatrocu oyunda gerçek kraldan daha kralca davranırken o, mutluluktan adeta büyülenir. Rol ustası zeka, zarar vermeden kandırabildiği sürece özgürdür ve öteki köle hizmetlerinden kurtulmuştur ve ardından Satürn şenlikleri yapar; daha verimli, daha zengin, daha gururlu, daha becerikli ve daha atılgan olamaz hiçbir zaman. Yaratıcı bir gönül rahatlığı içinde mecazları birbirine karıştırır ve soyutlamanın sınır taşlarını öylesine yerinden oynatır ki mesela nehri insanları kendi gittiği yere götüren hareketli bir yol olarak adlandırır. Şimdi o hizmet belirtisini üstünden atmıştır: Başka zamanlar, yaşama azmi içindeki zavallı bir bireye yol ve araç göstermek gibi sıkıcı bir işle yükümlüdür, sanki efendisi için yağma ve talana çıkan uşak iken şimdi efendi olmuştur ve sefillik ifadesini utanmadan yüzünden silebilmiştir. Şimdi yaptığı her şey, daha önce yaptıklarıyla karşılaştırıldığında rol tadındadır, daha öncekiler ise kötü birer kopya… Zeka, insan hayatını taklit eder ama onun iyi tarafını alır ve ondan memnunmuş gibi görünür. Zavallı insanın tırmanarak hayatla başa çıktığı o muazzam kavramlar binası, özgürleşen zeka için, en cüretkar oyunlar için, yalnızca bir taslak ve oyuncaktır. Bunları kırıp bozduğunda, dağıtıp saçıp sonra alayla tekrar birleştirdiğinde, ilan eder ki o ihtiyaç çarelerine gerek duymamaktadır, kavramlarla değil, sezgilerle yönlendirilmektedir. Bu sezgilerden hareketle hiçbir yol o korkunç şemalarını, soyutlamaların ülkesine götürmez: Kelime onun için üretilmiş değildir, insan dilsizleşir, onu gördüğünde ya da bir sürü yasak mecazlar ve duyulmamış kavram katkılarıyla konuşur; amacı en azından eski kavram setlerinin yıkılması ve alaya alınmasıyla şu anki güçlü sezginin izlenimine yaratıcı biçimde uymaktır.

Akıl insanı ile sezgi insanın yan yana bulunduğu çağlar vardır; biri sezgiden ürker, öteki soyutlamalarla alay eder – ikincisinin akılsız olduğu ölçüde birincisi sanatsızdır. Her ikisinin de arzusu, hayata hakim olmaktır. Biri, belli başlı dertlere ihtimam, akıllılık ve düzenlilikle çare olmayı bilirken; öteki ‘pek şen kahraman’ olarak o dertleri görmeyerek ve yalnızca görünüşe ve güzelliğe yönlendirilmiş bir hayatı gerçek sayarak… Kavramlar ve soyutlamalarla yönlendirilen [akıllı] insan, bunlarla mutsuzluğu yalnızca savuşturur ve soyutlamalardan kendine mutluluk çıkaramazken, olsa olsa acıdan kurtuluşu ararken, sezgi insanı, bir kültürün ortasında durarak sezgilerinden, derdi savuşturmanın ötesinde sürekli [akmak olan] bir aydınlık, neşe, kurtuluş elde eder. Kuşkusuz, acı çektiğinde daha yoğun acı çeker; hatta tecrübeden ders çıkarmayı bilmediğinden daha sık acı çeker ve hep aynı hatayı işler. Acıda da mutlulukta olduğu gibi akılsızdır, yüksek sesle bağırır ve teselli edilemez. Oysa aynı kötü kader karşısından o Stoacı tecrübeden ders almış, kavramlarla kendine hakim insan ne kadar farklıdır! Başka zaman yalnızca dürüstlük, hakikat, yanılgıdan uzaklık ve çıldırtıcı ataklardan korunma peşinde olan adam, şimdi mutsuzlukta, ötekinin mutlulukta gösterdiği rol ustalığına soyunur. Ürkek ve oynak insan çehresi taşımaz, mimiklerin saygıdeğer dengesinden bir maske taşır, ne bağırır ne de sesini değiştirir. Eğer doğru bir bulut, üzerine yağmur bırakırsa, mantosuna gömülüp yavaş adımlarla ondan korunur.” [2]

“[Dünyaya artistik açıdan bakanlar, bilimsel açıdan bakanlar, dini açıdan bakanlar, ahlaki açıdan bakanlar…] Hepsinin ortak yönü: Egemen dürtüler, aynı zamanda genel olarak, aslında yaratıcı ve egemen güçler olarak, en yüce mahkemeler olarak görülmek isterler. Bu dürtülerin birbirlerine ya zıt oldukları ya da birbirlerine tabi oldukları (sentetik olarak birbirlerine bağlandıkları ya da hakimiyet konusunda birbirlerinin yerine geçtikleri) açıktır. Derin düşmanlıkları öylesine büyüktür ki hepsinin tatmini aradığı yerde, çok sıradan bir insan ortaya çıkar.” [3]

[1] Friedrich Nietzsche, Güç İstenci, N. Epçeli (çev.), 1888/2010, İstanbul: Say Yayınları, ss. 382-384.

[2] Friedrich Nietzsche, “Ahlakdışı Manada Doğruluk ve Yalan Üzerine,” Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe içinde, G. Aytaç (çev.), 1873/2015, İstanbul: Say Yayınları, ss. 118-120 (109-120).

[3] Friedrich Nietzsche, Güç İstenci, N. Epçeli (çev.), 1888/2010, İstanbul: Say Yayınları, ss. 430-431.

Comments Off on güya-gerçek dünyada akıl insanı, sezgi insanına karşı

Filed under Uncategorized

neden maske takmıyorlar?

Bendeki de laf işte…

Hiç hesap vermek zorunda kalmamış bir nesil, senin kokuşmuş sorularını ne yapsın be adam?

Karl Marx’ın meta fetişizmini açıkladığı satırlarında yer alan ünlü “bilmiyorlar ama yine de yapıyorlar” [1] cümlesi, işçi sınıfının tüm toplumsal ilişki (Marx’a göre üst-yapı) araçları tarafından nasıl bulanık filtrelerle (camera obscura) hayata bakmak zorunda kaldığına ve üretim ilişkileri içindeki gerçek yerlerini ve güçlerini görmemeleri için bu toplumsal araçların nasıl işlediğine dair bir çıkarımdı.

Sonra rock star filozofumuz Slavoj Žižek geldi ve Marx’ın bu cümlesini, Lacancı bir perspektiften, “Je sais bien mais quand même” (“biliyorum da, ne olmuş yani?…” [2]) anlayışı ile birleştirdi ve ortaya şu sonuç çıktı: “Biliyorlar ama yine de yapıyorlar.” [3]

Pandemi günlerinde sokağa çıkmak zorunda kalmadıkça evinde kalan, çıkmak zorunda olduğu anların öncesini ve sonrasını büyük hijyen ritüelleri ile süsleyen, eve aldığı her şeyi önce balkonda bekletip sonra sabunlu sularla yıkayan, meyve-sebzeleri nasıl dezenfekte edeceğini hala tam olarak bilemediği için büyük bir kaygı duyan, hiçbir toplu taşım aracı kullanmayan, ev dışında bir saniye bile maskesiz kalmayan bir beşerim. Ve Mart ayından beri dışarıda maskesiz dolanan, maskesini dirseğine/bileğine dolayan ya da kulağında/başörtüsünde sallandıran, maskesiyle saçlarını toplayan, maskesini ya çenesinin altında ya çenesinin üstünde ya da sadece ağzında kullanan insanları gördükçe Marx mı, Žižek mi haklı diye soruyorum kendi kendime.

Her biri potansiyel birer katil, her biri açıkça “adam öldürmeye teşebbüsçü,” her biri birer biyolojik silah olan bu insanlara yönelik öfkemi bastırma yolunu, toplumsal teoride bulmaya çalışıyorum.

… Korkmayın, ünlü bir eski-suçlu gibi rüyamda Hegel falan görmüyorum…

Cidden bilmedikleri için mi takmıyorlar maskeyi, yoksa bilmelerine rağmen mi takmıyorlar diye soyutlamazsam hepsini; kendimi bir silaha dönüştüreceğimi, bileylenip bileylenip en sonunda çıkartacağım kavgadan büyük yaralarla ayrılacağımı, tüm maskesizlerden bir temiz dayak yiyerek döneceğimi biliyorum da ondan yapıyorum bunu.

Vurmayın, öldüm… Garip olduğumun – veya en azından maskesizlerle uğraşmak için garip bir yol seçtiğimin – ayırdındayım, lütfen merak etmeyin.

Gerçek hayatla baş edemeyen her homo faber gibi, bir homo ludens olmayı tercih ediyor, pandemi kaygılarımı artıran maskesizleri birer sanal oyuncağa dönüştürmeye çalışıyorum.

Daha doğrusu, birkaç gün öncesine kadar, çalışıyor-dum. Çünkü galiba bu soyut sorularımın yanıtını geçtiğimiz günlerde buldum. Ne Marx ne de Žižek yardım etti gerçi bir sonuca varmamda bana ama ikisine de şükran borcum vardı – belki de bu yazıyla ödüyorum.

Oyunumu bitirenin – en azından başlangıç noktamın – yine Friedrich Nietzsche olmasına, sahiden, niçin şaşırıyorum?

Şen Bilim’de [1882] ilk defa ilan etmişti Nietzsche Tanrı’nın öldüğünü; sonra, Zerdüşt’te geldi bu ölümün açıklaması. Popüler kültürümsünün en fazla harap ettiği figürlerden biri olan Nietzsche değildi Tanrı’yı öldüren, insanlardı. Zaten onun “Tanrı” dediği de, günlük dilde kullandığınız şey değildi ama t-shirt arkalarında falan öyleymiş gibi yapıldı…

Antik Yunan’dan on dokuzuncu yüzyıla kadar, tüm idealist-Aydınlanmacı düsturun içine düştüğü çöküşün bir sonucuydu aslında Nietzsche’nin sözünü ettiği ölüm. Kendi bedenlerinden, kendi hazlarından, kendi doğalarından uzaklaşan ve bütün varoluşu bir fikre, bir ideale indirgeyen insan-cık-lardı Tanrı’nın katilleri.

“Bir defasında şöyle demişti şeytan bana: ‘Tanrı’nın da var kendi cehennemi: İnsanlara duyduğu sevgi.’

Ve geçenlerde şöyle dediğini işittim şeytanın: ‘Tanrı öldü; insanlara duyduğu merhamet yüzünden öldü Tanrı.’” [4]

Bir tanrıtanımaz olan Nietzsche, gerçekte ve hiç de paradoksal olmayan bir şekilde, ağıt yakıyordu Tanrı’nın ölümünün ardından. Çünkü ona göre Tanrı’nın (da) ölümüyle, bitmişti artık tüm anlatılar. Onun ölümü ile son çivisi de çakılmıştı “hakikatin.” Platon’dan Kant’a, Augustinus’tan Hegel’e kadar üzerinden silindir ile geçilen “hakikat” – yeri “idealler,” “hayaller,” “imgeler,” “hayaletler” ve “tanrılar” ile doldurulan “hakikat” – artık tanınmaz hale gelmişti.

Yanlış anlamayın, Nietzsche’nin ölen Tanrı’sı, sizin Tanrı’nız, kutsalınız, İslam’ın, Hıristiyanlığın, vb. dinlerin Tanrı’sı değildi.

Aksine, hepinizin, her birimizin, kendi kutsalıydı ölen Tanrı’nın arkasından doğan.

Herkesin ortak Tanrı’sı ve ortak hakikati ölmüş, parçalara ayrılmıştı… Geride her bir bireye ait, her bir bireyin sahiplendiği, her birine “özel” birer “Tanrı” ve birer “hakikat” kalmıştı.

Hakikatin parçalara ayrılışı ve her bir insana özel hale gelişini anlatmaya çalışıyordu Nietzsche’nin “Tanrı öldü” metaforu. İnsanları birbirine bağlayabilecek herhangi bir anlatının, herhangi bir ortak hikayenin, herhangi bir müşterek kutsalın, herhangi bir paylaşılan nesnenin, herhangi bir iletişim kanalının, hatta herhangi bir dilin, kalmamasıydı açıkladığı.

Fragmanlara ayrılmış bir hakikatten söz ediyordu Nietzsche ve tıpkı kırılan bir vazo gibi, parçalarına ayrılmış bir hakikatin de bir daha asla gerisin geri birleştirilemeyeceğini öngörüyordu.

Decadence diyordu o buna: çöküş.

Ne komik, şimdi post-truth diyor insanlar buna… “Hakikat-sonrası” çağa geçmişiz falan. Trump’ın başkan seçilmesiyle falan olmuş diyorlar…

Güldürüyorlar.

Hakikatin-bir-sonrası kaldı mı gerçekten bize?

Nietzsche tam da bundan bahsediyor işte. Diyor ki, siz idealciler, siz Platonikler, siz Hegelci zamanı-ruha-çevirme makineleri, siz Kantçı kategorik imperatifçiler… Siz neden oldunuz buna. İnsanı bedeninden, hazlarından, maddeden ve doğadan ayırdınız; onun aklını/fikrini/ruhunu idealize ettiniz, bu dünyadan ayırıp öte dünyalara yerleştirdiniz. Siz böyle yaptıkça, bedeninden, doğasından, duyularından ve maddi olanın gücünden onu bastırarak kaçmaya, yükselmeye çalışan, küçük-yüceler, principium individuationis’ler [5] ortaya çıkmasına neden oldunuz.

Siz “gizle” dedikçe, siz her bir kavrama “ruh çağırma seansları” düzenledikçe daha çok bastırılan doğa da elbet bir gün geri gelecekti işte.

Bedeni bastıran ruha karşı, bedenin içindeki asırlık uykusunda uyuyan Auschwitz’i hortlattınız/hortlatacaksınız.

Siz “ideal/evrensel ahlaktan” söz ettikçe, siz öte dünyalardan bahsettikçe, siz iyiden ve kötüden dem vurdukça, bu dünyadaki hakikatin değerini bitirdiniz. Bitirilen dünya değerleri çöktükçe (decadence), karşısındakinin bedenini kazanlarda kaynatan, ondan sabun yapan, bir kurşunla kaç tane insanı aynı anda öldürürse “harcanacak kurşundan kâr edeceğini hesaplayan” bireyi yarattınız.

Bugünün İnsan dediğinizin ne ruhu var ne bedeni.

Ne ruha duyarlı ne bedene.

Varsa yoksa kendi ruhu, kendi bedeni…

“Hakikat” olmadıkça, her yer küçük hakikatçikler ile dolu artık. On dokuzuncu yüzyılda bir büyük hakikatin peşinde koşuyordu soytarılar; o yine iyiymiş, bugün istisnasız herkes kendi hakikatini yaratıyor ve bunda da hiçbir beis görmüyor. Herkesin, herhangi bir konu hakkında, “ifade özgürlüğü” kotası var. Arthur Schopenhauer, “hakikat, kendisini arzu eden herkesin boynuna atlayan bir fahişe değildir” [6] diyordu ya dönemdaşı sofistleri zehir zemberek payladığı Önsözde; işte bugün herkes o fahişeyi arıyor – aradığı yetmiyor, bulduğuna da inanıyor. Herkes özel, eşsiz birer kar tanesi. Herkesin söyleyecek bir sözü, herkesin verecek bir oyu var artık. Herkesin sesi çıkıyor bugün. Hiç kimse sırasını beklemiyor. Hiç kimsenin, arkasında sıraya geçeceği bir kutsalı yok bugün. Bugün kutsal dediklerinin de arkasından terlik fırlatıyorlar zaten yarın.

Araya kaynamaya çalışan bireylerin dünyası burası.

Tarihi geçmiş bebek maması satanların, kalp durduran zayıflama ilacı reklamı yapanların, tekerlekli sandalye çalanların, doksan yaşındaki insanları dolandıranların, kaçak içki üretenlerin, emniyet kemerini koltuğa bağlayanların, kedi-köpek bacağı kesenlerin, kadınları doğrayıp valizlere pay edenlerin, cenin plazmasından yüz kremi yapanların, dünyada kalan son leoparın derisinden mont tasarlayanların, iki bin yıllık çınar ağacının gövdesinden yapılma mobilyalarda oturanların, orman yakanların, ateşkes sonrasında bile sivil öldürenlerin, depremde yıkılan evleri soyanların, spor olsun diye avcılık yapanların, emniyet şeridinde tır sürenlerin, ambulans arkasına takılanların, milyonlarca insanın üzerine nükleer bomba atanların dünyası burası.

Bencillik falan değil bunların hiçbiri – hiç hiç hiç Hobbes’u yardımınıza çağırıp da adamın materyalizminden faydalanmaya çalışmayın. Düpedüz tanrıcılık bu oyunun adı ve bir parçasısınız siz de bu oyunun.

Bu yaptıklarını meşru kılacak onlarca açıklaması olabilir bu dünyanın insanlarının.

Bir “sarı mikrofon” yeter hepsine, tüm açıklamalar ve gerekçeler için.

Açıklayacakları şeylere bir de “hakikat-sonrası” falan diyerek yüceltmeyin onları.

Ne hakikati, ne sonrası? İçinde yaşadığımız dünya, olsa olsa “pre-truth”un [7], hakikat-öncesinin dünyası. Her biri, kendi gözlerinde, birer Tanrı olan bireylerin dünyası.

Şimdi siz, lütfen yanıtlayınız, kendisi Tanrı olan bir adama hangi maskeyi, nasıl anlatabilirsiniz? Hangi açıklamasına, hangi gerekçesine “yanlış” diyebilirsiniz? Hadi dediniz diyelim, ona bunu nasıl kabul ettirebilirsiniz? Hakikate giden yola bile daha çooook mesafesi olduğunun farkında olmayan birini, maske takmaya nasıl ikna edebilirsiniz? Nasıl “ama ben” dersiniz, “ama sen” diye devam edersiniz, “böyle yaptıkça ben de zarar görebilirim” diye bitirebilirsiniz?

Hakikat-öncesinin, utanma-sonrası insanından nasıl kaçabilirsiniz?

“Sıkıyor be abi.”

“Çok sıcak yavrum.”

“Ben burnumdan nefes almıyorum ki.”

“Akciğerler ile burun bağlantılı mı ki?”

“Bunlar İsrail’in/Amerika’nın oyunu, bize bir şey olmaz.”

“Ben virüse inanmıyorum.”

Hangi birine ne söyleyeceksiniz?

Unutmayın, Chuck Palahniuk’in dediği gibi, “Tanrı’ya akıl öğretemezsiniz.” [8]

İşte o yüzden ne Marx’ın söylediği şekilde “bilmiyorlar ama yine de yapıyorlar” ne de Žižek’in söylediği şekilde “biliyorlar ama yine de yapıyorlar.”

Bence bu maskesiz-Tanrılar “belki biliyorlar, belki bilmiyorlar ama yine de yapıyorlar,” zira onlar artık bilginin-yokluğu ile övünülen bir çağda yaşıyorlar. “Anything goes”un [9] “herhangi bir gideri” olmakla arşa baş değdiriyorlar. Bilip bilmedikleri hakkında da ne size ne de bana hesap vermek zorundalar.

Video meliora, proboque, deteriora sequor.[10]

İster maske takarlar ister takmazlar. İster ölürler ister öldürürler. Cennetlerinden kovdukları siz Ademlere bir de cevap mı verecekler?!?

[1] Aslında cümle, öncesi ve sonrasıyla, şu şekildedir: “Demek ki, emek ürünlerini değer olarak birbirleriyle ilişki içerisine sokmamızın nedeni, bu mallarda türdeş insan emeğinin maddi halde birikmesini görmemiz değildir. Tam tersine: Farklı ürünlerimizi değişimle değer olarak eşitlediğimiz zaman, bu davranışımızla, aynı zamanda, biz, bunlara harcanan farklı türden emekleri de, insan emeği olarak eşitlemiş oluyoruz. Bunun farkında olmayız, ama gene de yaparız.” Ancak, cümlenin dolaşımdaki, bu popüler hali, Kapital’in birinci cildinin Almanca ilk baskısındaki halidir. Karl Marx, Kapital, Cilt I: Kapitalist Üretimin Eleştirel Bir Tahlili, Alaattin Bilgi (çev.), 1867/2003, İstanbul: Eriş, s. 78.

[2] Octave Mannoni, Clefs pour l’Imaginaire ou l’Autre Scène, 1985, Paris: Seuil, ss. 9-33.

[3] Bu kez Žižek’ten alıntılayalım: “Yanılsama bilgi tarafında değildir, zaten gerçekliğin kendisinin, insanların yaptığı şeylerin tarafındadır. İnsanların bilmedikleri şey, faaliyetlerinin toplumsal gerçekliklerinin kendisinin, bir yanılsama, fetişist bir tersine çevirme tarafından yönlendirildiğidir… [İnsanlar] şeylerin gerçekte nasıl olduğunu gayet iyi bilirler ama yine de bilmiyormuş gibi davranırlar… Eğer yanılsama bilgi tarafında olsaydı o zaman sinik konum gerçekten de ideoloji sonrası bir konum, yanılsamasız bir konum olurdu: ‘Ne yaptıklarını biliyorlar ve yapıyorlar’ ama eğer yanılsamanın yeri yapmanın kendisinin gerçekliği ise, o zaman bu formül bambaşka bir biçimde okunabilir: ‘Faaliyetleri esnasında, bir yanılsamayı takip ettiklerini biliyorlar ama yine de bunu yapıyorlar.’ Örneğin, özgürlük fikrinin belli bir sömürü biçimini maskelediğini biliyorlar, ama yine de bu özgürlük fikrini izlemeyi sürdürüyorlar.” Slavoj Žižek,  İdeolojinin Yüce Nesnesi, Tuncay Birkan (çev.), 1989/2008, İstanbul: Metis, s. 48.

[4] Friedrich Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt: Herkes İçin ve Hiç Kimse İçin Bir Kitap, Mustafa Tüzel (çev.), 1883/2016, İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, s. 85.

[5] Nietzsche aslında “principium individuationis” (birey olma prensibi) kavramını sadece, kendi özelliğinden emin insanlar anlamında kullanmaz. Ona göre, dünyaya idealler temelinde bakan her kuram, ele aldığı her şeyi (canlı-cansız tüm varlıkları) “var” ederken, bireyleştirir ve kendi türünden ayırır. Bu anlamda, içinde yaşadığımız decadence çağında (büyük harfle) İnsan kavramı yerine, ayrı ayrı (küçük harfle) insanlardan, ya da bireylerden, söz etmek çok daha anlamlıdır. Friedrich Nietzche, Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu, İsmet Zeki Eyuboğlu (çev.), 1872/2011, İstanbul: Say, s. 20.

[6] Arthur Schopenhauer, İsteme ve Tasavvur Olarak Dünya, A. Onur Aktaş (çev.), 1818/2020, Ankara: Doğu-Batı, s. 55.

[7] Henry Giroux, “The Ghost of Fascism in the Post-Truth Era,” Online University of the Left, 15 Nisan 2020.

[8] Chuck Palahniuk, Dövüş Kulübü, Elif Özsayar (çev.), 1996/2012, İstanbul: Ayrıntı, s. 155.

[9] Paul Feyerabend, Akla Veda, Ertuğrul Başer (çev.), 1987/2011, İstanbul: Ayrıntı.

[10] “En iyisinin ne olduğunu biliyorum ve bunu onaylıyorum ama yine de gidip kötü olanı yapıyorum.” Ovidius’tan aktaran Schopenhauer, İsteme ve Tasavvur Olarak Dünya…, s. 712.

Comments Off on neden maske takmıyorlar?

Filed under Uncategorized

suçlu ile kahraman, kültür ile medeniyet arasında pandemi günleri

“Bu Çinliler size ne etti?”

COVID-19 pandemisi, modern devletin temel işlevleri ile yurttaşların devletten beklentileri arasındaki Hobbesyen köprüler üzerinde halay çekedursun; modernitenin sadece devlet aygıtı ile değil, diğer ideolojik-pratik-söylemsel kurumları ile de ayakta kalma çabaları devam ediyor. Belki de beş yüz yıllık bir serüvenin (anti-)kahramanının, inşa ettiği her şeyden öyle bir anda vazgeçeceğini sanma naifliğine düşenler şimdiden hayal kırıklığına uğramış olsa bile, aslında onların bu devlet-zihniyetinden en çok pay alan gruplardan oldukları gerçeği, atılan her tweet, gönderilen her mesaj, sokağa maskesiz yapılan her kaçamak ve telefonların mesaj kutularında görülmesi beklenen her maske kodu ile birlikte kendini belli etmeye devam ediyor.

Modern insan, devletine yapışmış ve onsuz yapamayacak olduğu bilgisini özümsemiş halinden kolay kolay uzaklaşamıyor.

Ama aynı modernliğin, kendi “post”u ile birlikte, insanın başına musallat ettiği bir konu var ki, onun bu statüko-sever zihniyetinde bile sırıtıyor ve şahsen beni her defasında “hakikaten hala mı?” diye sorgulamaya itiyor.

Modern insan, başına ne gelirse gelsin, hangi eylemde bulunursa bulunsun, kaç yaşında olursa olsun, hayata hep “suçlu” ile “kahraman” kutupları arasında bakıyor. Her zaman, içinde bulduğu durumun müsebbibi bir suçluya ve onu bu durumdan çıkartacak bir kahramana ihtiyaç duyuyor. Suçlu diye adlandırdığı, en büyük suçları işlemiş; kahraman diye adlandırdığı da gelip geçecek en büyük fedakârlıkları yaparak, ona yardım etmiş figürler olarak kodlanıyor. Öyle bir radikallik, öyle bir abartma var ki bu kimliklendirme süreçlerinde, suçun da kahramanlığın da ucu bucağı kaçacak şekilde idealize edilmiş – romanlarda okusak “hadi canım oradan” diyecek hale getirilmiş – versiyonlarını dinliyor ve izliyoruz, ağızlar her açıldığında…

Sanki gerçek hayatta Yunan tragedyaları sergilenirmişçesine her şeyin suçlusu da her iyiliğin kahramanı da belirgin, kesin ve şaşmaz.

Her hikâye bir Oidipus… Her hikâyede gerçek annesiyle birlikte olduğunu öğrenen kralın acıları çekiliyor. Anneler kendilerini öldürüyor. Krallar kendi gözlerini oyuyor! Koro yırtınırcasına bağırıyor:

“Ey insanoğulları!

Ömrünüz bence bir hiç.

Kim ermiş bu dünyada özlenen mutluluğa?…

Talihsiz Oidipus!

Gördükten sonra senin yaman alınyazını

İnanmam artık insanların mutluluğuna…” [1]

Üstelik bu dramatizasyonu yapan insanların çoğunun ağzında post-truth sakızları, “işçi sınıfı bitti abi ya” sloganları, “devir bireylerin devri” muhabbetleri, “globalizm ve lokalizm azizim… maksat glokalizm” süslemeleri, “meta-anlatıların ötesine geçtik” güzellemeleri, Deleuzecü-Foucaultcu-minörcü sayıklamaları var ki, heterojenliği sözde-gözlemleyip, homojen suçluyu ve homojen kahramanı böylesine arıyor olmalarının psiko-patolojisini anlamak için ciddi gayrete ihtiyaç duyulduğu da kesin!

COVID-19 sonrası dünyanın yeni suçlusu, belalısı, derdi, günah keçisi ise tabi ki Çin…

(Modern bir insan kalıntısı olarak, isterdim ki yeni kahramanının da ismini/cismini verebileyim ama virüsün aşısını veya tedavisini bulan ya da bulanı sömüren kişiyi maalesef henüz bilmiyoruz.)

Yok efendim ne gereği varmış da yarasayı yemişler, ne dertleri varmış da Vuhan’dan kaçmaya çalışmışlar, neden fotoğraf makinelerinin arkasına saklanıp tüm dünyayı gezmeyi takıntı haline getirmişler, bir Amerika ile savaşmak uğruna niçin laboratuvarlarında tüm insanları etkileyecek virüsü “geliştirmişler…”

Kötü Çin.

Berbat Çin.

ABV Çin.

Cattle Decapitation – Death Atlas (2020)

Hadi şimdilik, en azından bu yazı özelinde, 1,5 milyar insanı tek bir sıfatla (“Çinli” = “Çin”) anlatma çabasının vahametini ve yanlışlığını bir kenara bırakalım. Onu da geçip, modern insanın en büyük takıntılarından biri olan her tekil bireye, bir tümel “millet” atfetme (“milletsiz birey” düşünememe) patolojisini de unutalım.

Burada, yalnızca, geçenlerde benim de içinde bulunduğum, Twitter’da yapılan bir tartışmaya gidip bazı noktalar üzerinden, Çin’in suçlu-kahraman diyalektiğini incelemeye çalışalım.

COVID-19 ve Çin bağlantısının sacayakları, malum, bir şekilde ve illaki “Çinli birinin yarasa yeme” eylemine demir atıyor. “Öteki” olarak seçilenin ya da öyle kurgulananın, “pislik,” “kir,” “iğrenme,” “kötü kokular,” “dışkılama,” “ahlaksız-kabul-edilen cinsellik” ve diğer “mide kaldıran” eylemler ve olgular ile birlikte anılmasının sebebini en azından Sigmund Freud’dan beri biliyoruz [2]. Bu nedenle bir toplumdaki azınlıkların “evinde yemek yemememiz,” “onlarla yalnız kalmamamız,” “verdiklerini almamamız” konusunda uyarılarak ve onlara dair hikâyeleri her zaman bir çeşit “kirlilik” çerçevesi içinde dinleyerek büyütülüyoruz. Bu da yetmiyor, “öteki” olanın bilinçdışımızda uyandırdığı “tiksinti” ve “lanetlenme” kodlarının altını, kendi “Biz”imizin ne kadar “temiz” ne kadar “saf” ve ne kadar “homojen/bilinir” olduğu konusundaki “hakikatlerle” dolduruyoruz.

Ne diyordu Herbert Marcuse:

“Freudcu düşüncede, uygarlık bir ‘doğa durumu’na tümüyle son vermektedir.” [3]

İşte tam da burada kendimizi (“Biz”i) “uygarlığın/medeniyetin” kurucusu ve bir üyesi olarak sayıp, karşımıza neden “doğal/barbar” olanı (“Öteki”yi) yerleştirdiğimizi anlamaya başlıyoruz.

Yarasayı yiyen “barbar Çinlinin” karşısında fileminyonuna mantar soteleyen “uygar Batılıyı” övüyoruz.

Pilava eliyle dalan “medeniyetsiz Cezayirli” karşısında çatalı sol eliyle tutan “medeni Fransız’ı” alkışlıyoruz.

Ganj’ın sularında kendini temizlediğini sanan “pis Hindu’nun” karşısında süt banyosu yapan “temiz İngiliz’in” tarafını tutuyoruz.

Toprak güğümüne kımız damıtan “arkaik Moğol’un” karşısında 14 santigrat derecede San Gimignano şarabını saklayan “modern İtalyan’a” imreniyoruz.

Üstelik – ve en fenası da – burada yapılan sözde-“tercihlerin” teknik, akılcı birer karar, rasyonalite süzgecinden geçirildikten sonra çoğunluk tarafından kabul edilen birer seçim olduğuna kendimizi inandırıyoruz.

Biliyoruz veya bilmiyoruz, sosyal medyada bir hesap sahibi olmanın bize kattığı “artık-iktidar” ile belki bilmek gereği bile duymuyoruz ama aslında, tüm bunları yaparken “kültür” kavramı ile “uygarlık/medeniyet” kavramını birbirine karıştırıyoruz. Öyle ki, İngilizcede ve Latince kökenli dillerde “civilization” sözcüğü ile ifade edilen şeyin, Almancada “Kultur” sözcüğüne eşdeğer olduğuna kendimizi inandırıyoruz. Oysa Norbert Elias’ın açıkça belirttiği gibi,

“Fransızca ve İngilizcedeki ‘uygarlık’ kavramı siyasi, ekonomik, dinsel, teknik, ahlaki ya da toplumsal olgular için kullanılabilir. Almancadaki ‘kültür’ kavramı ise özünde düşünsel, sanatsal ve dinsel olguları ifade eder ve bu tür olgular ile siyasi, ekonomik ve toplumsal olguları mümkün olduğunca ayırma eğilimi gösterir. Fransızca ve İngilizce ‘uygarlık’ kavramı, yapılan şeylere işaret edebilir ama aynı zamanda, bir şey yerine getirmiş olsun ya da olmasın, tavırları, ‘behavior’ı da içerir. Buna karşılık Almancadaki ‘kültür’ kavramındaki ‘behavior’ ile bir insanın herhangi bir şey yerine getirmeksizin sadece varlığı ve davranışlarıyla sahip olduğu değerler arasındaki bağlantı çok zayıftır… İki kavram arasındaki bir başka fark da bununla çok yakından ilgilidir. ‘Uygarlık’ bir süreci ya da en azından bir sürecin sonucunu anlatır. Sürekli hareket halinde bulunan, daima ‘ileriye’ doğru hareket eden şeye işaret eder. Bugün kullanılış biçimiyle Almanca ‘kültür’ kavramı ise başka bir hareket yönüne sahiptir: Bu kavram, ‘bir halkın özelliklerini içeren’ sanat yapıtları, kitaplar, dini ya da felsefi sistemler gibi, ‘tarladaki çiçeklere’ benzer şekilde var olan insan ürünlerine işaret eder. Almanca kültür kavramı sınır çekici, dışlayıcıdır.” [4]

Bünyemizi saran “suçlu bulma” ihtiyacı, bizi yemek yeme gibi son derece “sınır çekici, dışlayıcı,” ve hatta “tarladaki çiçeklere benzer şekilde” “bir halkın” ekim biçimini andıran bir eylemi bile “teknik bir detaya” indirgemeye götürüyor. Kültür kavramının “cultus”tan, yani Latince “ilgi göstermek” fiilinden geldiğini, bir başka deyişle, kurucu, inşa edici ve toplumsal bir etkinlik olduğu olgusunu, bizlere unutturuyor. Karşısındaki medeniyet kavramının ise Arapça’da “şehir” anlamına gelen “medine”nin bir türevi olduğunu; dolayısıyla da farklı kültürlerine rağmen bir arada yaşamak zorunda kalan “aynı şehrin insanlarına” bir düzen vermek için, onları belli kurallara bağlama motivasyonunu içerdiği bilgisini adeta bizden gizliyor. Biz de buna mukabil, sanki annesinin yedirdiği mama üzerinde seçim şansı varmışçasına bir bebeği yedikleriyle yargılar gibi, kendi mutfak kültürümüzde olmayan şeyleri yiyen Çinlileri aforoz ediyoruz. Sanki her insan yiyebileceği her şeyi seçebilirmiş – yemek yemenin, yemek seçmenin, ekonomik ve sınıfsal bir boyutu yokmuş – gibi, yarasanınkiyle aynı protein içeriğine sahip bakliyatları sıralıyoruz. Bize uymayanı – sanki evrensel bir normal varmış gibi – “normal”in dışına atıyoruz. Yarasa, fare, köpek gibi bize “tiksinti” veren şeyleri, “Çin kültürüne” değil “2020 yılının Çinlisinin medeniyet(sizliğ)ine” indirgerken; COVID-19 kapatılmasında aş erdiğimiz kokoreçi, mumbar dolmasını, şırdanı, ciğeri, böbreği, yüreği özlemle yâd ediyoruz. Bu saydıklarımızın aslında “ne kadar temiz” olduğunu kendimize anlatan teknik-terimler icat ediyoruz.

Bilmiyor ya da bilmezden geliyoruz ki

  • Kokoreçi mideye indirmeyi “kültür”ümüzden,
  • Kokoreçin aslında gayet temiz bir yiyecek olduğuna dair yaptığımız akılcı açıklamayı “medeniyet”imizden

öğreniyoruz.

Kültürümüz üzerinde seçme şansımız yokken, medeniyetimizi en azından kontrol edebilme veya onu reddedebilme lüksüne sahibiz. Ve işte tam olarak da bu karşıtlığın kolaycılığına teslim oluyoruz. Kendimizi “kurban,” var olan tüm Çinlileri “suçlu” addetmek için, “ama onları da yarasanın virüslü olabileceği konusunda uyardılar” safsatasına sarılıyoruz – sanki bir dönemin en can sıkıcı Avrupa Birliği meselesi, kokoreçin AB talimatları gereğince satışının yasaklanması değilmiş, buna hiç itiraz etmemişiz gibi…

Kültür ile medeniyet, hars ile medeniyet [5], Gemeinschaft ile Gesellschaft [6], mekanik dayanışma ile organik dayanışma [7], bedevi toplum ile haderi toplum [8], hatta mitos ile logos [9] arasındaki farklar yüzlerce yıldır dillendirildiğine göre, bu kolaycılık sadece bizim neslimize özgü değil. Yine de insan, aydınlandığını, artık bir şeyleri aştığını, toplumun kurallarına başkaldırdığını öne süren (post-)modern bireyden hala daha fazlasını bekliyor işte… “Ah o Çinli o yarasayı neden yedi?”den ziyade, “tarih, pandemiler mezarlığı değilmiş gibi; niçin bu dünyadaki hiçbir devlet olası bir pandemiye karşı önceden hazırlık yapmamış, benim vergilerim buna değil de neye harcanmış?” sorusunu sorabilsin istiyor. “Birkaç devlet hariç neden tüm ülkelerde sağlık ve ilaç sektörü özelleştirilmiş de, şimdi aşının, tedavinin bulunması için kurumsal çabalar değil bireysel mucizeler bekleniyor acaba?” diye sorgulasın istiyor. “Aşıyı bulan devlet, malı götürecek” gibi bir ifadede neden sağlığın değil de paranın/kârın belirleyici olduğunu bir daha düşünsün istiyor.

İnsanlar suçluyu ve kahramanı ararken; ilkini bulmaları durumunda “kurban,” ikincisini bulmaları durumunda ise “yardıma muhtaç” konumda olduklarını fark edemedikleri müddetçe, bu karşıtlığın büyük bir memnuniyetle sürdürüleceği muhakkak.

Öte yandan elcağızlarıyla yarattığı antroposende can çekişmekle meşgul olan insanlığın, kendini “biricik” görüp ötekileri hep “bir kalıptan çıkma” sayan türdaşlarının oksimoronik varoluşlarını keşfetmelerini bekleyecek daha ne kadar zamanı var, işte orası kocaman bir soru işareti maalesef…

[1] Sophokles, Kral Oidipus, B. Tuncel (çev.), M.Ö. 430/2018, İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, ss. 46-47.

[2] Sigmund Freud, “Haz İlkesinin Ötesinde,” Haz İlkesinin Ötesinde – Ben ve İd içinde, S. M. Tura (der.), A. Babaoğlu (çev.), 1920/2009, İstanbul: Metis, ss. 19-70.

[3] Herbert Marcuse, Eros ve Uygarlık: Freud Üzerine Felsefi Bir İnceleme, A. Yardımlı (çev.), 1955/1985, İstanbul: İdea, s. 41.

[4] Norbert Elias, Uygarlık Süreci: Sosyo-Oluşumsal ve Psiko-Oluşumsal İncelemeler – Cilt I: Batılı Dünyevi Üst Tabakaların Davranışlarındaki Değişmeler, E. Ateşman (çev.), 1939/2011, İstanbul: İletişim, ss. 74-75.

[5] Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, N. Sattarova (haz.), 1918/2019, İstanbul: Bilge Kültür-Sanat, ss. 34-40.

[6] Ferdinand Tönnies, “Gemeinschaft ve Gesellschaft”, Şehir ve Cemiyet içinde, A. Aydoğan (çev.), 1887/2005, İstanbul: İz, ss. 185-217.

[7] Émile Durkheim, Toplumsal İşbölümü, Ö. Ozankaya (çev.), 1893/2006, İstanbul: Cem, ss. 99-116 ve 143-54.

[8] İbni Haldun, Mukaddime – II. Kitap,  T. Dursun (çev.), 1377/2013, İstanbul: Kaynak, ss. 15-51.

[9] James G. Frazer, Altın Dal – Cilt I: Dinin ve Folklorun Kökleri, M. H. Doğan (çev.), 1890/2004, İstanbul: Payel, ss. 211-395.

Comments Off on suçlu ile kahraman, kültür ile medeniyet arasında pandemi günleri

Filed under Uncategorized

çağlan tekil’in ardından

1999’un yaz aylarıydı… Çalınan/iptal edilen/ertelenen üniversiteye giriş sınavları ile 17 Ağustos depremi arasında, uğursuzluğu içine çekmiş bir zamandı.

Kapağına yerleştirdiği, henüz birkaç ay önce çıkmış Artık Kısa Cümleler Kuruyorum albümünden fırlamış, mavi-mor bir arka fon önünde kırmızı saçları ile arzı endam eden Şebnem Ferah ile tezgâhtaki diğer dergilerden kendini bariz biçimde ayıran bir dergi çekmişti ilgimi. Büyük harflerle NON SERVIAM yazıyordu üzerinde ve hemen altına yerleştirilmiş bir alt-manşetle adeta o günlerin ruhunu yansıtıyordu kapak:

“On Üç: Uğursuz Sayı.”

Aşırı sert bir metalci (!) olarak, maviler morlar, şebnemler ferahlar beni ‘bozardı’ normalde ama ne olduysa elim de gitmişti kendisine işte bir kere. Evvelden, Şebek ve Enred gibi daha sert, daha ‘heavy’ konularla ilgilenen dergileri/fanzinleri görüyor ve lise öğrencisi bütçemin el verdiğince onları da almaya çalışıyordum ama doğrusu müzik, o dönemlerde benim için yalnızca “dinlenilecek” bir uğraş olmaya devam ediyordu. Hakkında bir şeyler konuşacak ne çevrem ne de Karanfil Pasajı’ndaki “Hayri Müzik”e kendimi tanıtacak bir karakterim vardı ne de olsa ve müziğin bana yeni bir dünya yaratması için sosyalleşmeye ihtiyaç duymuyor olması, beni belki de kendisine en çok çeken yanıydı gerçekte…

Ama NON SERVIAM farklıydı işte!

Tiamat – Wildhoney (1994)

Her müzik dalının kendine has “ukalalığı,” rock-metal müzik özelinde tam ayyuka yükselirken, NON SERVIAM yazarları, bilenle bilmeyenin ayrışmasının belki de gerekli olduğu bu müzik türü hakkında bir yanda ukalalığa devam ederken diğer yanda “ama unutma, sen de eğer yeterli emek harcarsan, en az benim kadar bilebilirsin bir gün” umudunu yansıtıyordu yazılarında.  “Mesafeli samimiyet” diyordum ben buna. Sosyal hayatta zaten içine kapalı olan tiplerin, ortak bir çabayla daha çok müziğe, daha kaliteli müziğe ulaşabileceklerine dair bir umuttu bu. İzole kalmak isteyenin de kabuğunu kırmaya çalışanın da ağzına birer parmak bal çalıyordu ve daha önemlisi üstten değil, yandan konuşuyordu okuyucuyla. Omzuna kolunu atmıyor, elini tutmaya çalışmıyor ama gelme cesareti gösterene de kapıları sonuna kadar açıyordu işte.

NON SERVIAM, kendisiyle tanıştığım günden Ağustos 2000’deki son sayısına kadar elimden düşmediyse; beni kendisine hançerleyip, en dip köşelerini bile ezberleyene kadar sonraki yıllarda da kendisini yeniden ve yeniden okutmayı başardıysa, bu mesafeli samimiyetiydi tüm bunların sırrı. Bu sırrın müsebbibi ise – sonradan anlayacaktım ki – derginin başyazarı, sahibi, bedeni, ruhu, her şeyi Çağlan Tekil’di.

Elime aldığım ilk NON SERVIAM’ın başlıksız başyazısında bile anlatıyordu Çağlan aslında bunları. Orada,

“Hayat bu kadar kısayken, hatta dünyanın sonuna gelmişken, artık gelecek için plan yapamazken ve en önemlisi şu kısa hayattan maksimum zevk almaya çalışmak varken, hala küçük ayrıntılarla uğraşmak isteyenler varsa, bırakalım uğraşsınlar. Ama biz burada mutluyuz ve rahatsız edilmek istemiyoruz.” [1]

diye sitem ediyordu, NON SERVIAM’da yaşanan ‘değişimden’ hoşlanmayan çok sert müzikçi, Şebnem Ferah-sevmeyici, metal-kafalara!

Bu cümleler, standart bir isteğin ya da “davayı satan bir adamın” serzenişlerinin klişe dışavurumları değildi. Sadece bu yazısında değil, derginin aynı sayısındaki “Sizin İçin Yedim” başlıklı restoran değerlendirmesinden “Sizden” başlıklı okuyuculardan gelen mektuplara yanıt verdiği sayfalara, “Gazetecilikten Nasıl Koptum” denemelerinden yaptığı albüm kritiklerine kadar tüm yazılarında bu içtenliği hissettiriyordu Çağlan Tekil. Sevgililerinden arkadaşlarına, başarısız okul hayatından gittiği/düzenlediği/battığı konserlere, Kıbrıs’taki askerliğinden onu “batağa düşüren” albümlere… bahsettiği konu ne olursa olsun, mesafeli samimiyet kokuyordu Çağlan’ın yazıları. Hiç tanımadığım bir insanla aramda, onun ne yazacağını her ay merakla beklediğim Platonik bir bağ oluşmuştu adeta ve sadece onun hayat hikâyesini değil, önereceği albümleri ve müziğe olan yaklaşımımı değiştirecek tavsiyelerini de içeriyordu bu bağ.

Çok net biliyorum ki, aradan geçen yirmi yıldır dinlediğim ve bu müziğe dair bildiğim her şeyi Çağlan’ın mesafeli samimiyeti üzerine inşa ettim ben. Aynı grupları, albümleri ya da şarkıları sevmek falan değildi bu ilişkinin sırrı – çoğu noktada ciddi ayrışmalarımız vardı zaten. Ben, Çağlan’ın müziğe olan yaklaşımını, tutkusunu ve onu hayatının merkezine oturtmuş olmasını seviyordum en çok. Çağlan müziğimi, müziğim de beni inşa etti bu yıllarda. O olmasaydı, bu Övünç olmayacaktı, buna eminim.

İsterdim ki, bunun “iyi” mi “kötü” mü olduğunu kendisiyle de birer bira içerken konuşabileyim…

… Sadece bir defa yaklaştım bu isteğime – üstelik de galiba… 2007 yılıydı. Hayatımda ikinci defa İstanbul’a ayak basmıştım. Bir gün önce hayatımın en yoğun, en güzel dakikalarından bazılarını o efsanevi Tool konserinde ve ardından yağan sağanak yağmur altında yaşamıştım. O yoğun öforik ruh halinin hala etkisi altında, Ankara’ya dönüş trenini beklerken, Kadıköy sahilinde oturuyordum. Önümden sırt çantalı, kulağında kulaklık olan, ufak tefek, hafif kilolu bir adam geçti. Çağlan’ın fiziksel olarak neye benzediğini sadece NON SERVIAM’daki “genç fotoğraflarından” biliyordum ve o fotoğrafların sonuncusunun üzerinden de yedi yıl geçmişti. Ne yalan söyleyeyim, Çağlan’ın o anda neye benzediği hakkında hiçbir fikrim de yoktu. Niye bilmiyorum ama o adamın Çağlan olduğuna emindim. Aynı “mesafeli samimiyet” ile yürümüş, geçip gitmişti önümden. Bir hissiyatın ötesiydi bu. Çağlan’dı o adam, emindim.

Düne kadar bir daha yollarımız kesişmedi Çağlan ile… Birkaç televizyon programında ve bazı belgesellerde karşıma çıkmıştı. Konuşma-sesi tonu ile yazı-sesi tonu birbirine hiç uyuşmuyordu belki ama tam da tahmin ettiğim gibiydi bu durum. Bu kadar iyi yazan, bu kadar samimi yazan ve bu kadar güzel yazan bir adamın, yazı-dışı ifadesinde içine kapanıklığına geri dönmesinden daha doğal ne olabilirdi ki? Ne cevherler gizliydi acaba güzel aklında? Bunların hepsini birkaç dakikaya sıkıştırması, kendisinden nasıl beklenebilirdi ki?

2020, Şubat itibariyle henüz üzerimize bu kadar çökmemişken, Güven Erkin Erkal’ın o meşhum tweet’inden öğrendim Çağlan’ın beyin kanaması geçirdiğini. Hastaneler hayatımızda bu derece merkezi bir yer almamışken, boş bir yatak bulabilmişti Çağlan onlardan birinde. NON SERVIAM günlerinde finansal durumunun hiç iyi olmadığından bahsederdi hep. Nasıl bir hastanede nasıl koşullarda bekletiliyordu bilmiyorum.

Şimdi işler bu kadar sarpa sarmışken, 7 Nisan günü, her zamanki naifliği ile yatağını boşalttı Çağlan. Arkasında, kendisini tanımasalar bile ona minnettar birçok insan bıraktığına – en azından kendi minnetime – eminim. O olmasaydı, bu memlekette metal ve rock müziğin hem yapılışı hem de dinlenişi eksik kalacaktı, buna da eminim.

Bir hayat, bundan daha fazla neyi kendi içine sığdırabilir, bilmiyorum. Çağlan’ın “hayatının amacı” adına atıp tutamamam belki ama geri dönüp bakabildiyse, biriktirdiği her şeyden memnun kalmış olduğuna tüm kalbimle inanıyorum.

İyi ki vardı Çağlan Tekil.

İyi ki yollarımız kesişti kendisiyle.

İyi ki gördüm veya gördüğümü sandım onu.

Son sözleri ona, onun o samimi ve mesafeli kalemine bırakmak en iyisi:

“Merhaba. Ben girişteki çocuk. Hani derginin editörü olarak, derginin yeni sayısıyla ilgili bilgiler vermekle yükümlü olan, ama aysberg misali görünen kısmı küçük, büyük bölümü su altına gömülü cümlelerle kafanızı karıştıran genç. O küçük sayfaya sığamayarak, çoğu kez asli görevini unutup – ki biz buna gaza gelmek diyoruz –, sağa sola sataşan terbiyesiz çocuk, işte o benim. Herhangi bir çerçeveyle kısıtlanmak istemeyen, ruhunda kopan fırtınaları sizlerle paylaşmak için dergi çıkartan biri de diyebilirsiniz. Nasılsa o da benim. Kimliğimi açık etmem istemem ama ben aslında sokaklarda sıkça gördüğünüz ve birçoğunuzun ‘maganda’ olarak tabir ettiği çoğunluğa dâhilim. Her pazar, sizden hiç de utanmadan sıkılmadan, tüm gazetelerin magazin eklerini okuyan, kimin kimle ne bok yediğini bilen, tüm bu güzeller içinde birinciliğe Selin Toktay’ı layık gören biri. Hiç bıkıp usanmadan ‘Bizimkiler’i seyrediyor, her zaman için Türk filmlerini yabancı olanlarına tercih ediyorum. Ama yabancı film dendi mi de, Steven Seagal, Van Damme, Sylvester Stallone ve Bruce Lee filmlerini seviyorum, hatta tapıyorum. Bu benim. Selam…” [2]

[1] Çağlan Tekil, Non Serviam, Sayı 13, Ağustos 1999, s. 5.

[2] Çağlan Tekil, Non Serviam, Sayı 19, Şubat 2000, s. 60.

Comments Off on çağlan tekil’in ardından

Filed under Uncategorized

covid-19, kültür endüstrisi, biyopolitika ve virütik aydınlanma

“Kimse açlık çekmeyecek ve üşümeyecek. Aksini yaşayan herkes toplama kampına gider.” [1]

Modern devlet ile vatandaşı arasındaki metcezirli ilişkiyi Nazi Dönemi Almanya’sında anlatılan bu kısa fıkra kadar iyi özetleyen bir anekdot daha var mıdır, bilmiyorum. Bizim aldığımız kararları uygulamaları için seçtiğimiz söylenen siyasal görevlilerin, kendi kararlarına bizi ikna ettikleri bir tuhaf ilişkiyi ifade eden güncel siyaset, tüm dünyada absürtlüğün içinden geçen, panikletici bir sınav veriyor bu günlerde. Hangi duyu organınızı hangi tarafa çevirseniz aynı yarı-gerçek yarı-mitik canlı ile karşı karşıyayız tüm dünyada: CoronaVirüs #19 (COVID-19).

Doğrudan öldürdüğü, öldürmeyip süründürdüğü, pek hafif atlatıldığı, sadece yaşlıları etkilediği, hâlihazırda hasta olanlara kast ettiği, mevsimlik olduğu, dönemsel olmadığı, tedavisinin eli kulağında olduğu, daha uzun süreler bizimle kalacağı gibi hem birbiriyle çelişen hem de birbirini mükemmel bir uyumla tamamlayan ifadelerin kusursuz bir kolajını sunan bu virüs, bir müddettir zaten çok ciddi ekonomik [2], ekolojik [3] ve siyasal [4] krizler serisi içinde olan neoliberal hayata takla attırmakla meşgul bu sıralar ve o taklaların devamının geleceğine dair sinyaller de her yanımızı sarmış vaziyette…

Ölümü, acı çekmeyi, hastalıkları ve yalnızlığı günlük dilin sık geçişlerine dâhil eden bu virütik günler, modern bireyin devletinden beklentilerinin ne olması gerektiği kadar ne olmaması gerektiği üzerine de kafa yormasını sağlama potansiyeli taşıyor. Kamu hizmetleri de dâhil olmak üzere, toplumsal olana dair her şeyin finansallaştırılması ve üzerinden kâr elde edilebilecek birer metaya dönüştürülmesi anlamına gelen neoliberal politik-ekonominin kaçınılmaz bir sonucu olan popülist heyulaların hamasetine susamış çoğunluklar, esas mesele kendi bedenleri ve sağlıkları olmaya başladıkça, onlara su diye verilenlerin içinde zehir değil, plasebo olduğunun ayırdına varmaya belki de ilk kez bu kadar yaklaşıyorlar… COVID-19’un yukarıdaki fıkranın açıkça gösterdiği gibi, isteklerin ve ihtiyaçların arz-talep dengesini değiştiren bir siyasetin sonunu müjdelemesi de, bu dengesizliği sonsuza kadar kabullendirmesi de denk olasılık dâhilinde ama en azından ilkinin yüzdesi, belki de iki yüz yıldır ilk defa bu kadar yükseklerde geziyor.

Modern devlet aygıtı, on sekizinci yüzyıldan beri, kendisini önceleyen kurumlara göre hem biçim hem de işlev değiştirdiği süreçlerden geçiyor. Her şeyden evvel, tek hedefi kendi sınırlarını genişletmek ve olabildiğince fazla savaştan olabildiğince çok ganimet ile ayrılmak olan on sekizinci yüzyıl öncesinin imparatorlukları, yerlerini, ana amacı belirli bir toprak bütünlüğünü korumak ve o toprakların üzerinde kalan hammaddelerden ve insanlardan maksimum verimi elde etmek olan modern (ulus-)devletlere bırakıyor [5]. Hedeflerini sınırsız birikim olarak belirlemiş olan sermaye sahipleri, imparatorlukların başındaki hanedanların yerlerini alıyor ve sınırları belirli toprak parçalarını birer üretim yerine dönüştürüp, sermaye birikimini sonsuza götürmek için ortaya çıkan yeni teknolojilerin peşinde koşuyor.

Nasıl bir fabrika sahibi, üretim bandından çıkan her üründen maksimum kâr elde etme amacıyla en optimal işi görecek aletleri, yöneticileri ve işçileri satın alıyorsa; aynı toprağın üzerinde kalan sermaye sahipleri de en optimal hammaddeyi, en optimal yöneticiye, en optimal işçiyi bulması amacıyla teslim ediyor. Bir başka deyişle, gerçekte devlet adı verilen muazzam büyüklükteki mekanizma, teknik olarak sınırları belli bir ülkenin sermayedarları adına çalışan CEO’sundan başka bir işlev üstlenmiyor.

İmparatorluklar, fabrikatör ile CEO’nun aynı kişi olduğu ve emri altındaki işçileri ölesiye çalıştıran ceberut bir insanımsıyı anımsatırken; modern devletler, sermaye sahibinin, çalıştırdığı işçiler ile birebir ilişki kurma görevinden kaçındığı, bunun yerine o ilişkiyi CEO’luğunu yapan devlet aracılığıyla yürüttüğü, daha mesafeli ve dolaylı bir ilişki biçimi üzerine kuruluyor. Thomas Hobbes, John Locke, Jean-Jacques Rousseau gibi “toplumsal sözleşme” geleneğini inşa edenlerin ustalıkla görmezden geldiği ve getirdiği bu hikâyede, işçinin (yani, vatandaşın) aslında herhangi bir sözleşmeye imza atması söz konusu olmuyor: Aksine sözleşme, sermaye sahipleri ile devlet yöneticileri arasında, vatandaşların gıyabında imzalanıyor. İmparator ile tebaasının doğrudan ilişkisinin, modern devlet aygıtı aracılığıyla dolaylı hale getirilmesinin sonucunda, “ceberut imparatorun” keyfince götürdüğü kellelerin yerini, devlet aygıtının siyaseten-ve-hukuken kendine bağlayıcı kıldığı vatandaşı ile arasındaki gölge-ilişki alıyor [6].

Tıpkı Alexis de Tocqueville’in söylediği gibi, modern devlet aygıtında “tiranlık, bedeni özgür bırakıyor ve saldırısını dosdoğru ruha yöneltiyor. Hükümdar artık şöyle demiyor: Ya benim gibi düşün ya da öl. Şöyle diyor: Benim gibi düşünmemekte özgürsün; yaşamın, malın, mülkün, her şeyin senin olarak kalacak, ama bugünden itibaren aramızda bir yabancısın.” [7]

Bu yeni ve dolaylı ilişkide egemen olanların, egemenliklerine devam etmek için feda ettikleri şey, egemen olmayanlara vaat ettikleri şey, özel mülkiyet hakkı oluyor. İmparatorluk döneminde her şeyin sahibi olan imparator ve hanedan modern devlet aygıtında ortadan kalktığı için, artık vatandaşların da bir şeylere sahip olmalarının önündeki siyasal-ve-hukuki engel ortadan kaldırılmış gibi gösteriliyor. Ta ki… vatandaş, devletinin çizdiği kurallar çemberinin dışına çıkana kadar!

Michel Foucault tam da bu noktada, o çemberi ve kurallarını ifade etmek için artık egemenlik (sovereignty) kelimesinden başka bir kelimeye ihtiyacımız olduğunu ve bunun da yönetim zihniyeti (governmentality) terimi ile ifade edilebileceğini öne sürüyor [8]. Modern devletin yönetim zihniyeti, başta belirtildiği gibi, üzerindeki hammaddeden ve onu işleyen vatandaştan optimum verimi almak üzerine kurulu… Petrol zengini bir ülkede petrol çıkartmayı ve işlemeyi bilen bireylere ihtiyaç olması; tarım olanaklarına sahip bir ülkede çiftçinin eğitiminin önem kazanması; hammaddeden yana zayıf bir memlekette vatandaşların hizmet sektörüne yöneltilmesi gibi önleyici-ve-belirleyici-politikalar, Foucault’nun işaret ettiği yönetim zihniyetinin ürünleri aslında… Artık yol, imparator neyi ne zaman isterse öyle yapmaktan değil; uzun vadeli bir plan çerçevesinde neyin ne zaman yapılacağını bireylere öğretmekten ve benimsetmekten geçiyor. Bu anlamda, modern devlet, astığı astık kestiği kestik bir kraldan daha çok, şirket yöneticisi (administrator) bir yuppie’yi andırıyor.

Bu öğretme, benimsetme, düzenleme ve yönetme işlevleri, modern devletin son teknoloji aygıtları ve teknikleri (techne) aracılığıyla gerçekleştiriliyor. Ulusal eğitim sistemi, meslek eğitimleri, teknik üniversiteler, açıktan öğretim fakülteleri, askerlik eğitimi, beden eğitimi dersleri, vb. yeni-teknolojiler, devlet aygıtlarının ücretsiz görünümde sağladığı – oysa maliyetini yine vatandaşların vergilerinden çıkarttığı – yönlendirici programların yalnızca birkaç örneğini oluşturuyor. Bilinçli olarak ya da bilinçdışında kesintisiz toplu-eğitimlerine devam eden vatandaşlar, bir yandan da, bu süreçlerin yorgunluğunu, Theodor Adorno ve Max Horkheimer’ın kültür endüstrisi [9] adını verdiği devasa makinenin sunmakta olduğu tüketim ürünleri ile atma alışkanlığı kazanıyor. Kültür endüstrisinin çarkları, yirminci yüzyıldan itibaren gitgide artan bir hızda dönerken, önce sinema ve radyo, ardından kültür-sanatın birer eğlence aracına indirgendiği tiyatro ve müzik gibi mazide-kalmış-sanatlar, daha sonra televizyon, son otuz yıldır da internet ve sosyal medya araçları gibi devasa kapasitelere ve yayılım menziline sahip yeni ürünleri ortaya saçıyor. Kültür endüstrisinin ürünleri birbirinden ne kadar farklı gösterilirse gösterilsin, temelde hep aynı şeyi vaat ediyor: haz. Modern devletin sürreal büyüklükteki üretiminden kendilerine düşen parçaları, özel mülkiyetin kutsal sınırları çerçevesinde kabul eden sıradan vatandaşlar, ellerine düşen bu minicik parçaları da kültür endüstrisinin göz kamaştırıcı ürünlerine yatırarak, devlet ile aralarındaki dolayımlanmış ama hala en az imparatorluklardaki kadar zalim ilişkinin gerçek etkilerini de anlık hazlarla bertaraf etme ve bastırma peşine düşüyorlar.

Her biri farklı birer haz üretimini vaat eden kültür endüstrisi ürünleri, gerçekte bu hazları sadece koklatıp hiçbir zaman cismen insanlara sunamayacak olsalar da, yarattıkları yan-sanayilerle, bu haz vaadinin hiçbir zaman sonunun gelmeyeceği hissiyatını da üretmekte ustalaşıyorlar. Farklı spor branşlarının yarattığı dev endüstrilerden, Twitter, Facebook, Instagram gibi gösterinin hiç bitmediği [10] sanal-sosyal mecralara kadar dev bir karnavalın içindeki birey, izlediği-her-şeye sahip olma güdüsüyle, sözde-mülkiyetini de elden çıkarma hevesini, altına girdiği tüketici kredileri ile sahneye koymuş oluyor.   

Kendi istediklerini değil, sermaye sahiplerinin üzerinden para kazandığı şeyleri üretmekte olduğunu, tersine çevrilmiş arz-talep ilişkisinin gösteri kodlarında unutan, artık sadece hâlihazırda arz edileni talep eden sıradan birey, devleti ile olan ilişkisini de aynı kodlarla yeniden-öğreniyor. Siyaseti ve ekonomiyi kendisinin belirleyeceği sözüyle (demokratik seçimlerle, sivil toplum kuruluşlarıyla, sosyal hareketlerle) ehlileştirilmiş modern vatandaş, gerçekte sadece küçük bir azınlık grubu olan sermaye sahiplerinin küresel rekabetinde, küresel kültür endüstrisinin amansız bir tüketicisi konumuna indirgeniyor.

Kendisinden bekleneni üreten ve kendisinden beklenenin bile fazlasını tüketmeye hazır hale getirilen yirmi birinci yüzyıl bireyi, modern yönetim zihniyetinin en son ve belki de en önemlisi tornasını, bir beden halinde yeniden-kurulurken deneyimliyor. Giorgio Agamben’in çıplak hayat (bare life) adını verdiği ve insanın doğuştan getirdiği vücudundan [11] farklı olarak, her bir beden, neoliberal üretim şemaları içinde, üretim-tüketim kompleksinin kendisinden beklediği vücut formuna doğru evriliyor. Bu evrim, pek tabi ki evrensel evrim gibi doğal yollardan değil, devlet aygıtının teknolojilerinin şekil verdiği düzeneklerden geçerken gerçekleşiyor.

Foucault bu tornadan-çıkmış-vücut-formu serüvenini, modern devletin en büyük yönetim zihniyeti ve yönetim teknolojisi olarak açıklarken, ona, bir toplumdaki nüfusla ve her bir bireyin vücuduyla ilgili yaptırımların siyasi organlarca düzenlendiği, “yaşamın siyaseti,” anlamında biyopolitika (biopolitics) adını veriyor [12].

“Foucault’ya göre hayat, politikanın ne temeli ne de nesnesidir. Bunun yerine hayat politikanın sınırını gösterir; bu, hem saygı duyulması hem de aşılması gereken bir sınırdır. Verili ve doğal gibi görünen bu sınır, yapay ve dönüştürülebilirdir… Biyopolitikanın nesneler, tekil insanların varlıkları değildir; ancak onların nüfus düzeyinde ölçülen ve gruplandırılabilen biyolojik özellikleridir. Söz konusu [ölçüm], belli normları, yerleşik standartları ve ortalama değerleri belirlemeyi olanaklı hale getirir. Sonuç olarak ‘hayat,’ bağımsız, nesnel ve ölçülebilir bir etmen haline gelir.” [13]

Ülkeleri fabrikalarla, devletleri de fabrikaların CEO’ları ile eşleştiren analojide, biyopolitika, fabrikada işçi sağlığı ile ilgili alınan tüm kararları ifade ediyor. Amaç, bir fabrikanın üretim bandının optimal ve kâr-maksimizasyonu sağlayacak biçimde çalışması ise, biyopolitikada da ülke-çapındaki üretimin optimal hale getirilmesi için gereken işçi verimliliğini sağlayacak her türlü siyasi hamle, biyopolitika şemsiyesi altında değerlendirilebiliyor. Doğum kontrol yöntemlerinden sezaryen gibi doğum seçeneklerine, kürtaj hakkından bir aile için istenilen/izin verilen çocuk sayısına, eşcinselliğe dair uygulamalardan kadın/erkek çalışma haklarına, genel sağlık sigortalarından reçeteli/reçetesiz ilaçların belirlenmesine, sağlık hizmetlerinin ücretlerinden aile hekimliğine, obezite sınırlarından sigara-alkol yasaklarına ve elbette salgın durumlarına karşı alınacak önlemler ya da politikaları da içeren çok sayıdaki nüfusa-yaşama-bedene dair söylemler ve uygulamalar, biyopolitika kapsamına giriyor. Her bir ülkede ve her bir devlette, vatandaş sağlığını ilgilendirebilecek her türlü konu, en küçük ayrıntısına kadar düzenleniyor/yönetiliyor.

Modern devlet, biyopolitik uygulamaları ile her şeyden önce sağlıklı üretici-tüketici (ve zaman zaman da asker) bedenlerini mümkün kılarken, kültür endüstrisi ve ürünleri ile de onun bu biyopolitik plana sadık kalmasını ve/ya ona başkaldırmamasını sağlıyor. Aslında çoğu zaman, bu iki unsur (biyopolitik uygulamalar ile kültür endüstrisinin yaydığı haz) arasında ciddi çatlaklar, çekişmeler ve hatta uyumsuzluklar görülebiliyor. Örneğin, kültür endüstrisi ürünlerinden diziler, filmler ve reklamlar, gerçek hazza ulaştırma vaadi sunan yiyecek maddeleri ile dolup taşarken, biyopolitika aracı olan kamu spotlarında sağlıklı bir vücut için atılması gereken günlük adım miktarları, moda billboardlarında ise sıfır beden manken fotoğrafları gösteriliyor. Ancak, bir bütün halinde bakıldığında, hazza ulaşmanın acıdan geçtiği mesajı ile “çok yemesine rağmen fit kalan insanın” kıskanılacak metabolizması veya dilediği şeyleri yemekten vazgeçen, modern-asetik, spor salonu insanları pohpohlanıyor. Tarım Bakanlığı’nın onayından geçen zayıflatıcı çaylar, Sağlık Bakanlığı’nca yasaklılar listesine alınıyor. Kafası karışmış birey, devleti ve kültür endüstrisi ile olan ilişkisini, bu karmaşık sinyallerden işine geleni, işine geldiği zaman seçme düsturu üzerinden kuruyor. Gündelik hayatın akışı, bu çetrefilli ilişkinin üzerine yerleştirilmiş bir sinüs eğrisi gibi, bir aşağı bir yukarı devam ediyor.

İşte son bir ayda hayatlarımıza derin bir giriş yapan COVID-19, tam olarak da bu zigzaglı ama bir şekilde de sürüp giden akışı bozduğu, hatta o akışa artık izin vermeyecek gibi gözüktüğü için, bilinen modern birey-devlet ilişkisinin köküne de kibrit suyu döküyor.

Şimdilik farklı ülkelerde farklı uygulamalar gözüküyor olsa bile, COVID-19 kapsamında alınan tedbirler, haftalık çalışma ve eğitim pratiklerini yeniden kuruyor. Tüm bu süreci en dramatik biçimde geçiren İtalya’da insanların evlerinden dışarı çıkmaları “çok geçerli bir nedeni” belge ile ispatlamalarına bağlandığı için, marketler, eczaneler ve hastaneler [14] dışında, tüm işyerleri kapatılıyor. Yurtdışına çıkışlar, seyahatler yasaklanıyor – bir şekilde yolu “dışarıya” düşmüş “turistik hacılar” karantina altında bekletiliyor. Birçok ülkede restoranlar ve barlar gibi toplu birlikteliklerin olabileceği hizmet alanları kapanıyor. Alışveriş merkezlerinin yalnızca market reyonları, genellikle de bazı izin verilen saatler arasında, açık tutuluyor. Tüm dünyada, dünya savaşları sırasında bile devam ettirilmiş olan geleneksel spor etkinlikleri erteleniyor, karşılaşmalar seyircisiz oynanıyor veya bu sezon herhangi bir müsabaka yapılmaması yönünde kararlar alınıyor. Konserler, tiyatro oyunları, izleyicilere açık sanatsal faaliyetler ya da eğlencelik gösteriler iptal ediliyor. Sinema salonları birer vebalı hücresi gibi görülmeye devam ediyor… 

Önceden bireyi ve onun bedenini hedef alan “büyük kapatılma,” [15] COVID-19 nedeniyle bugün, kültür endüstrisi ürünlerinin üzerine çökmüş görünüyor. Vatandaşı devlete bağlayan ve ona bu bağlanmanın sonucunda bedensel hazzı müjdeleyen kültür endüstrisi, spor karşılaşmaları, filmler, oyunlar, gösteriler, konserler, vb. yan-sanayi ürünlerinin devamı konusunda büyük bir sıkıntıya girmişe benziyor. Netflix, Amazon, AppleTV gibi online platformlar, şimdilik, yakın dönemde tamamlanmış prodüksiyonlarını bunları satın alabilen görece azınlıktaki bireylere pazarlayabilecek olsa da, çok sayıda insanı içeren yeni film/belgesel çekimlerinde zorluğa girdikçe, nostaljiyi, eskiden iyi olanı yeniden-pazarlamak dışında hangi dala tutunabileceğini kestiremiyor. Eski filmlerin, eski yapımların ne kadar güzel olduklarına dair söylemin çok yakında sosyal platformları doldurup taşırması olasılığı oldukça yüksek gözüküyor. Aynı nostalji hilesini, 1552 yılında Roma’yı saran veba salgınından “kenti kurtaran” dönemin papasının yürüdüğü yollardan geçip “boş kenti kutsayarak,” kendi inayetini virüse siper ettiğini gösteren Papa Francis bile kullanmaya çalışıyor! [16] Kültür endüstrisi, gösteri arzındaki azalışı öyle bir hissediyor ki, daha şimdiden evlerine kapatılmış – belki de ölümlerini bekleyen – insanların balkonlardan birbirlerine söyledikleri şarkıları “yeni sanat eserleriymiş” ya da “sanatın gücü hiç bitmemiş” gibi ucuz-pazarlama taktikleri ile kakıştırmaya çabalıyor. Bir balkondan diğerine gönderilen futbol topları, futbolun gerçekte bir “endüstri” değil de hayatı güzelleştiren bir aktivite, adeta bir “yaşam pınarı” olduğunun sembolleriymişçesine sunuluyor. Gösterinin hiç bitmediği, “kültür endüstrisi[nin] durmaksızın vaat ettiği şeylerle tüketicisini durmaksızın aldat[tığı]” [17] bu bütünlük, COVID-19’un açtığı deliklerden fena halde su alıyor.

Kültür endüstrisine yapıştırılmış genç-tüketiciler, şimdilik sosyal medya araçları ve online platformlar ile eğlence mastürbasyonlarına devam edebilirken, kültür endüstrisinin haz vaadini yiyecek ve giyecek alış-verişinden hortumlamakla yetinen daha yaşlı-tüketiciler için durum daha da vahim bir seyir gösteriyor. Yağmalanan süpermarketler, eritilen makarna/kuru bakliyat stokları, istiflenen tuvalet kâğıtları, bir başkasının elinden son anda kapılan kolonya/dezenfektan şişeleri, vb. örneklerin her biri, asla bitmeyeceği sözü verilen kültür endüstrisi ürünlerine dair “ya biterse” endişesi yaşayan sıradan vatandaşın, kendisi gibi olanlarla vahşi bir rekabete girdiği jungleları anımsatıyor. Sigmund Freud’un tarifiyle “endişe, tehlikeli bir duruma tepki olarak ortaya çıkmakta ve durumun her tekrarlanışında düzenli olarak yeniden kendini göstermektedir.” [18] COVID-19’un yaratmakta olduğu “ölüme yakınlaşma” hissi ve tüketime bu kadar alışmış bireyin ondan mahrum kalma korkusu, günlük/haftalık pratiklerle tekrarlanan alışveriş gibi basit bir eylemin bile, endişe şemsiyesi altında bir kör dövüşe dönüşmesine neden oluyor. Bir endişenin neticesinde ortaya çıkan stoklama arzusu, paradoksal biçimde, “acaba daha fazla stoklamam gerekir miydi?” endişesini yeniden tetikledikçe, mutfak rafları gerçekte hiç ihtiyaç duyulmayan ve son kullanma tarihleri geçmeden tüketilmeleri mümkün olamayacak sayıda ürün ile dolmaya devam ediyor. Endişe, endişeyi besliyor. Önceleri bu endişeden, kültür endüstrisinin vaat ettiği hazlarla sıyrılan birey ise o hazdan da mahrum kaldığı için, önceleri yaşamadığı yeni bir endişeyi de görmeye başlıyor: Hayatın sonunun yaklaşması.

Biyopolitik yönetim zihniyetinin kurguladığı bedenler, içinde yaşadıkları ülkelerin ölüm yaşı ve oranı beklentilerini “normal” kabul eder. Ortalama ölüm yaşı yetmiş olan bir ülkede, bu sayının altında bir yaştaki ölüme “daha fazla üzülünmesi;” üstüne çıkan yaştaki ölümleri ise “tebessümle yâd etmesi” bundandır. Foucault bu nedenle istatistik bilimini, “devlet bilimi” (= state-istics) olarak adlandırır ve modern devletin en önemli işlevlerinden birinin, normal olanın sınırlarını istatistiksel-sayısal olarak ifade ederek belirlemesi olduğunu hatırlatır. [19] COVID-19, “biyopolitik normal” ile oynayarak, ölümü tekinsiz bölgelere yaklaştırdığı için “anormaldir.” Anormallik tehlikeyi, tehlike ise endişeyi doğurmaktadır.

Süpermarkete yapılan her ziyaret, bilinçdışında da olsa, bireye hem ölümü hem de devletin önceden var olmadığını düşündüğü “yanılabilirliğini” hatırlattığı için daha da endişe verici olmaktadır. Diğer market arabaları adeta birer ölüm arabası, biyolojik birer silah gibi etrafta dolanmakta; öteki alışverişçiler, her an virüs bulaştırabilme potansiyeli taşıdıkları ölçüde paniğe neden olmaktadır. Kasalar ne kadar yavaş çalışırsa endişe o kadar artmakta, kişi o denli sıkıntıya girmektedir. Bugüne dek bedenini ve sağlığını düzenlemiş olan devletten, “bu kasalara bir düzen getirmesini” bekleyen birey, bu beklentisine karşılık bulamadıkça daha çok endişeye ve daha fazla güvensizliğe sürüklenecektir. 15 Mart 2020 tarihinde Makarna Üreticileri Sanayicileri Derneği tarafından yapılan “kimse panik yapmasın, Türkiye’yi makarnaya boğarız” [20] açıklamasının endişe-azaltıcı söyleminin hemen yanına yapıştırılmış yarı-erotik alt-metin, kültür endüstrisi tarafından alıştırılan, haz ile endişeyi dengeleme pratiğinin bilinçdışı bir dışavurumunu, belki de bu nedenle, anımsatmaktadır.

Tüm bunlara rağmen, neoliberal politik-ekonomi, kültür endüstrisi ve biyopolitika arasındaki kusursuz görünen dengenin, gözle görünmeyen bir virüs etkisi altında yerle bir olmasının modern bireyi, devleti ile arasındaki ilişkiyi yeniden değerlendirmeye sürükleyeceğini öne sürmek, hâlihazırda fazlaca iddialı ve biraz da safdil bir çıkarım olacaktır. En az yüz yıldır, en yüksek teknolojik aygıtlar aracılığıyla vatandaş ile ulus-devlet arasında kurulmaya çalışılan ve son kırk yıldır da küresel düzeyde hem maddi hem de sanal olarak inşa edilen bu köprüler, COVID-19’un beklenmedik, afallatıcı, zarar verici ve yıkıcı etkilerine karşı, ellerindeki tüm kozları muhakkak ki oynamaya devam edecektir. Mevcut yapının inci gibi işlenmiş kodlarını küçümseyerek bir felaket aracılığıyla aydınlığa çıkışı beklemek, olsa olsa distopik bir geleceğin ütopyaya evrildiği kötü Hollywood yapımlarında geçer akçe olabilir.

Yine de, eğer – kelimenin tam anlamıyla – öldürmeden bize veda ederse, COVID-19’un daha küçük ölçüde de olsa insanlara hatırlatabileceği şeyler hala var. İlk olarak, hamaseti ve içi-boş retoriği şiar edinmiş, gerçekte modern devletin sıradan teknokratları olsalar da onun kudretinin cisimleşmiş yansımaları gibi davranarak güçlenmiş popülist hareketlerin, COVID-19 karşısındaki suskun, şaşkın ve aciz tutumları, bu hareketlere yüklenen “karizma” kodlarının rutinleşmesini [21] ve birey-devlet ilişkisinin daha rasyonel temellere indirgenmesini sağlayabilir. İkinci olarak ise her ne kadar COVID-19 insanları birbirlerinden fiziksel olarak ayrılmaya mecbur bıraksa da, her türlü felaketin üstünden sadece “karşılıklı yardımlaşarak” gelinebildiği, stoklama ve yağmalama gibi eylemlerin “gerçek ihtiyaçları” değil “sahte ihtiyaçları” [22] tatmin etmekten öteye gitmediği söylemleri üzerinden bir yeniden-toplumsallaşma yolu açılabilir. Bireyin tek başınalığının kırılması ve kamusal alanın karşılıklı-rekabetin değil, karşılıklı-anlamanın mekânı olduğunun farkına varılması bile, bir lavabo deliğinden aşağı hızla sürüklenen dünyanın gidişatına aklıselim engeller koyabilir.

Bir virüse sosyal sorumluluk yüklemek ve ondan tüm neoliberal yapıyı alaşağı etmesini beklemek yerine, bu konudaki bireysel potansiyelimizin ne olduğu üzerine kafa yormak için yeterince boş zamanımız ve belki de ilk defa kültür endüstrisi ürünlerince görece daha az uyuşturulma şansımız var. Tarih, bekleyerek ve izleyerek değil; bizzat bir parçası olarak canlı hale getirilen ve yönü belirlenebilen toplumsal bir inşadır. Bu nedenle de tefekkür (contemplation) ile değil, eylem (action) ile anlaşılabilir. Antonio Gramsci’nin söylediği gibi “ne tarih bir meşe ağacıdır ne de insanlar meşe palamudu.” [23] COVID-19 bize sadece bu hatırlatmayı yapmasıyla bile önemli bir potansiyeli içerisinde barındırmakta.

Sizi öldürmeyen virüsün, güçlendirmesini beklemeyin.

COVID-19 ile birlikte ve ona karşı güçlenin.

Virütik Aydınlanmaya hazır mıyız?

[1] Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği: Felsefi Fragmanlar, N. Ülner ve E. Ö. Karadoğan (çev.), İstanbul: Kabalcı, 1944/2010, s. 199.

[2] Sungur Savran, “2020 Borsa Çöküşü: Üçüncü Büyük Depresyonun Dördüncü Evresi,” Gerçek, 13 Mart 2020.

[3] Laura Paddison, “The 5 Environmental Stories That Could Define 2020,” Huffington Post, 3 Ocak 2020.

[4] Ergin Yıldızoğlu, “Küreselleşmeden Devlet Kapitalizmine,” Cumhuriyet, 23 Ocak 2020.

[5] Charles Tilly, Zor, Sermaye ve Avrupa Devletlerinin Oluşumu: 990-1992, K. Emiroğlu (çev.), Ankara: İmge, 1992/2001, ss.169-218.

[6] Nicos Poulantzas, Kapitalist Devlette Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar, Ş. Ünsaldı (çev.), Ankara: Epos, 1968/2014, ss. 137-161.

[7] Tocqueville’den aktaran: Adorno ve Horkheimer, a.g.e., s. 178.

[8] Michel Foucault, The Birth of Biopolitics: Lectures at the Collége de France, 1978-1979, G. Burchell (çev.), New York: Palgrave Macmillan,2004,ss. 75-100.

[9] Adorno ve Horkheimer, a.g.e., ss. 162-222.

[10] Guy Debord, Gösteri Toplumu ve Yorumlar, A. Ekmekçi ve O. Taşkent (çev.), İstanbul: Ayrıntı, 1977/2006.

[11] Giorgio Agamben, Kutsal İnsan: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat, İ. Türkmen (çev.), İstanbul: Ayrıntı, 1995/2013, ss. 9-22.

Agamben’in, COVID-19’un tüm toplumda bir panik havası yaratılarak, İtalya’da bir istisna haline kapıyı açmak amacıyla kullanılmakta olduğu argümanını içeren çok tartışmalı yazısı için ayrıca bknz., Giorgio Agamben, “The State of Exception Provoked By An Unmotivated Emergency,” Positions, 26 Şubat 2020.

[12] Foucault, a.g.e., s. 317.

[13] Thomas Lemke, Biyopolitika, U. Özmakas (çev.), İstanbul: İletişim, 2010/2013, ss. 20.

[14] Hatta bu konudaki haberleri biraz daha dikkatle okursanız, bundan birkaç ay önce, yalnızca “bir diğer özel sektör” muamelesi gören hastanelere “açık olan sektörlerden biri” muamelesi de yapılmadığı, onların adeta böylesi bir durumda hizmet vermesi zorunlu birer “kamu kurumu” düzeyinde algılandığını görmeniz mümkün. Zira çoğu haber sitesi, İtalya’da yalnızca “marketlerin ve eczanelerin” açık olduğunu belirtiyor ama bugüne dek “kâr etmesi gereken bir işyeri gibi lanse edilmekte olan” hastanelerin açık oluşunu, bir haber metninin nesnesi dahi yapmayı düşünmüyor!

[15] Michel Foucault, Büyük Kapatılma – Seçme Yazılar 3, I. Ergüden ve F. Keskin (çev.), İstanbul: Ayrıntı, 1994/2011, ss. 103-115.  

[16] “İtalya Karantina Altında, Papa Boş Sokaklarda: Salgın Duası İçin Vatikan’dan Ayrıldı,” SputnikNews, 16 Mart 2020. Binlerce bilim insanı kendi hayatlarını tehlikeye atarak, virüslü insanlarla yakın temas halinde bir tedavi-çözüm aramaktayken; bomboş sokaklarda onlarca koruma görevlisi ile “tur atan” Papa’nın, olası bir “kurtuluşun” birincil sahiplenicisi olacak olması da en az yaptığı kadar nostaljik bir hikâye herhalde…

[17] Adorno ve Horkheimer, a.g.e., s. 186.

[18] Sigmund Freud, Endişe, L. Özcengiz (çev.), İstanbul: Dergah, 1926/1992, s. 60.

[19] Michel Foucault, Essential Works: Power, 1954-84, J.D. Faubion (der.), R. Hurley vd. (çev.), New York: The New Press, 2002, s. 212.

[20] “Makarna Üreticileri: Kimse Panik Yapmasın, Türkiye’yi Makarnaya Boğarız,” SputnikNews, 15 Mart 2020.

[21] Max Weber, Bürokrasi ve Otorite, H. B. Akın (çev.), İstanbul: Adres, 1922/2014, ss. 98-110.

[22] Herbert Marcuse, Tek-Boyutlu İnsan: İleri İşleyim Toplumunun İdeolojisi Üzerine İncelemeler, A. Yardımlı (çev.), İstanbul: İdea, 1964/2010, ss. 19-32.

[23] Antonio Gramsci, Seçme Yazılar, 1916-1935, D. Forgacs (der.), İ. Yıldız (çev.), Ankara: Dipnot, 2010, s. 61.

Comments Off on covid-19, kültür endüstrisi, biyopolitika ve virütik aydınlanma

Filed under Uncategorized

il-e gün-e karşı

“[Altay Türklerine] göre, hiçbir şey yokken, yalnız iki mevcut vardı: Kara Han ile su. Kara Han’dan başka gören, sudan başka görünen yoktu. Su, ezelden beri dalgalanan bir ‘kaos’ mesabesinde idi; bir ‘umman,’ bir [karartı] idi. Kara Han, bir [her şeyi bilen], bir [gizli hazine] hükmünde idi. Kara Han, nihayet yalnızlıktan usandı. Kendisi gibi görebilen, yapabilen bir mevcudun var olmasını istedi. Kişi‘yi yarattı. İkisi kara kaz gibi suyun üzerinde uçmaya başladılar. Kişi, ruhen kanaatsizdi. Kara Han’dan daha yükseğe fırlamak, daha yüce yerlerde uçmak istiyordu. Kara Han, Kişi’nin kalbinden geçen bu mağrurane fikirleri görüyordu. Buna ceza vermek lazım geleceğini hükmetti. Kişi’nin bilmek kudretini de uçmak iktidarını da [yok] etti. Zavallı Kişi, bir taş parçası gibi [güçsüz kudretsiz], suyun derinliklerine batmaya başladı. Kişi, işinin fenalaştığını anladı. Tövbe etmeye, günahının affını [istemeye] başladı. Kara Han, ona acıdı. Bilmek, toprak üstünde yaşamak kudretlerini kendisine tekrar verdi. Fakat uçmak iktidarını ona tekrar vermedi. Kişi’nin yaşaması için şimdi bir toprak parçası lazımdı. Kara Han, denizin altından bir yıldız yükseltti. Kişi’ye bu yıldızdan bir avuç toprak alarak suyun yüzüne çıkmasını emretti. Kişi bu bir avuç toprağı alırken, kendisi için gizli bir dünya yaratmayı düşünerek bir parça toprağı ağzında gizledi. Yukarı gelince, Kara Han “Elindeki toprağı suyun yüzüne at” dedi. Kişi elindeki toprağı attı. Kara toprağa “Büyü!” diye emretti. Toprak büyümeye, büyük bir ada halini almaya başladı. Fakat aynı zamanda Kişi’nin ağzındaki toprak da büyüyordu. Eğer Kara Han, işin farkında olarak “Tükür!” diye emretmeseydi, Kişi tüküremeyecek, ağzı parça parça olacaktı. Kişi’nin tükürdüğü toprak, yerin üzerine saçılınca bundan dağlar, dereler vücuda geldi.

Kara Han, bu büyük adayı boş bırakmamak için, adanın ortasında bir çam ağacı yükseltti. Bunun, dokuz kolu vardı. Her yeni dalın altında, bir yeni adam yarattı. Bu dokuz adamdan, insanların dokuz ırkı türedi. Kara Han, insanlara kılavuzluk etmek üzere, Yayık adlı bir melek gönderdi. Yayık, insanları doğru yola götürmeye çalışırken, Kişi onları baştan çıkarmaya, türlü türlü eğlencelere alıştırmaya uğraşıyordu. Kara Han, bu ahmak insanlara kızdı. Yayık’a “Yeryüzünü tarumar et” diye emretti. Yayık, yeryüzünü mızrağı ile altüst etti. Yeryüzündeki birçok delik deşikler de, bu suretle vücuda geldi. Kara Han, Kişi’yi yer altındaki semaya kovdu ve adını Erlik Han [olarak değiştirdi].

Kara Han, yeryüzünü kendi haline terk edince, yukarıda on yedi kat göğü yarattı. Kendisi on yedinci katı mesken edindi. Oğlu Bay Ülgen‘i on altıncı kat gökte altın bir taht üzerine oturttu. Bu büyük ilah, hem sulhun hem de adaletin en büyük ilahıdır… Semanın her katına, bir ilah yerleştirdi. Yedinci katta Gün Ana, altıncı katta Ay Ata oturur. Türklerce güneş, kadındır; ay, erkektir. Çocukların hala “ay dede” demesi Ay Ata tabirinden kalmadır. Üçüncü katta da cenneti, Sürve Dağı’nı, Süt Gölü’nü yarattı. Yayucıları, bunların reisi olan Yayık’ı, Ayzıt‘ı hep burada yerleştirdi.

Kara Han, yukarıdaki semada bu [yaratımı] yaparken, Erlik Han da aşağıdaki semada kara bir güneş yarattı. Orasını bu kara güneşin siyah nurlarıyla [aydınlattı]. Kendisi, kara bir taht üzerinde oturdu. Körmözleri, Kara Üzütleri, Ötkerleri yarattı. Bunlar da kendisinin melekleri, cinleri, şeytanlarıdır. Bu suretle Bay Ülgen’in “mükafat ilahı” olmasına mukabil, Erlik Han da “mücazat ilahı” oldu. Dünyanın evvelinde, yukarıdaki sema ile aşağıdaki sema arasında bu mücadeleler olduğu gibi, dünyanın sonunda da Erlik Han’la Yayık arasında korkunç muharebeler olacak. Yeryüzü, bu muharebelerle altüst olarak yıkılacak. İşte eski Türklerce kıyamet böyle kopacak.

Bu kozmogoni, ak ve kara unsurunun, Bay Ülgen’le Erlik Han’ın nasıl [meydana geldiğini] gösterir. [Egemenlik durumu], bir ‘il’in diğer illeri ve budunları [zorla] kendisine tabi etmesiyle başlar. Çünkü bu siyasi [dönüşümden], cemiyetler içinde hakim ve mahkum, hür ve esir olmak üzere, iki unsur husule gelir. Hakim olan il, aktır. [Onun fertleri], Ak Kemikler zümresini teşkil eder. Mahkum olan budunlar, karadır. Bunlara Kara Ulus, Gün, Oymak da denilir: ‘İlini, ulusunu aldı gitti,’ ‘ile güne karşı,’ ‘il oymak’ gibi.

Bir ilin başka illere hakimiyeti, [egemenliktir]. [Egemenlikte] yalnız hakim olan ilin fertleri hürdür, vatandaş hukukuna maliktir. İşte ak ve kara mefhumları, bu [düzenlemeden] sonradır ki Türk teşkilatında bir [uygulama yeri] bulabilmiştir.” [1]

[1] Ziya Gökalp, “Türk Kozmogonisi,” Türk Töresi içinde, N. Sattarova (haz.), İstanbul: Bilge, 1923/2019, ss. 91-93.

Comments Off on il-e gün-e karşı

Filed under Uncategorized

hafifle

“Günün birinde insanlara uçmayı öğreten, bütün sınır taşlarını da yerinden oynatmış olacak; bütün sınır taşları onun gözünün önünde havalarda uçuşacak ve o kişi yeryüzünü yeniden adlandırmak zorunda kalacak – [‘ağırlığın tini’ yerine] ‘hafif cisim’ diyecek.

Devekuşu en hızlı attan daha hızlı koşar, ancak o da başını ağırlığıyla ağır yeryüzüne gömer: Henüz uçamayan insanoğlu da böyledir.

Ağırdır ona göre yeryüzü ve yaşam; ve ağırlığın tini de böyle olmasını ister! Buna karşılık hafif ve bir kuş gibi olmak isteyen, kendi kendini sevmek zorundadır: – ben, bunu öğretiyorum.

Elbette hastalıklı ve bağımlı olanların sevgisiyle değil: Çünkü onların kendilerini sevmeleri bile kokuşmuştur.

İnsan, kendini – ben böyle öğretiyorum – sağlıklı bir sevgiyle sevmeyi öğrenmek zorundadır: Öyle ki, kendi olarak kalabilsin ve dağılmasın.

Böyle bir dağılma, kendini ‘başkalarını sevmek’ diye adlandırmakta: Bugüne kadar en iyi yalanlar ve yaltaklanmalar bu sözcüklerle dile getirildi, özellikle de herkeslere ağır gelenlerce.

Ve gerçekten de kendini sevmeyi öğrenmek, bugüne ve yarına ait bir emir değildir yalnızca. Aslında bu, tüm sanatlar arasında en ince, en kurnaz, en son ve en sabırlı olanıdır.

Çünkü bu sanata sahip olan için ona ait ne varsa iyi saklanmıştır; ve gömülü tüm hazineler arasından kendine ait olan en son kazılıp çıkarılır – bunu başaran ağırlığın tinidir.

Daha neredeyse kundaktayken bize ağır sözcükler ve değerler verirler, ‘iyi’ ve ‘kötü’ gibi – bunlardır o çeyizin adları. Ve onların hatırına, yaşadığımız için bizi bağışlarlar.

Ve bunun için küçücük çocuğu çağırırlar yanlarına, onun kendini sevmesini sonrasız yasaklamak amacıyla: Bunu başaran, ağırlığın tinidir.

Ve bizlere gelince – ne vermişlerse, biz de onları sadakatle taşırız tüm ağırlıklarıyla sırtımızda ve sarp dağlarda! Ve terlediğimizde de şöyle derler bize: ‘Evet, ağır iştir yaşamı taşımak!’

Oysa insan yalnızca kendisi için ağırdır! Bunun nedeni ise sırtında çok fazla yabancı şeyi sürüklemesidir. Develer gibi diz çöker ve kendini iyice yüklenmeye bırakır.

Özellikle de içinde saygıyı barındıran, güçlü ve taşımaya hazır insan: Çok fazla sayıda yabancı sözcük ve değer yüklenir – o zaman da yaşamı bir çöl gibi görür!

Ve gerçekten de! İnsana kendisine ait bazı şeyleri taşımak da ağır gelir! Ve insan içindeki pek çok şey istiridyeye benzer: Tiksindirici, kaygan ve tutması zordur –

-ve bu yüzden soylu süsleri olan soylu bir kabuğun o şeyler için dilenmesi zorunlu olur. Fakat bu sanat da öğrenilmesi gereken bir sanattır: Yani bir kabuğa ve güzel bir görünüşe ve akıllı bir körlüğe sahip olmak!

Yine insanın içindeki bazı şeyler konusunda, bazı kabukların yoksul, hüzünlü ve fazla kabuk gibi olması aldatıcıdır. Pek çok gizli iyilik ve güç asla anlaşılamadan kalır; değerli lokmalar ağzının tadını bilenleri bulamaz!

Kadınlar ve onların en değerlileri, bilirler bunu: Biraz daha toplu, biraz daha zayıf – ah, ne kadar çok yazgı gizlidir bunca azında!

İnsanın keşfedilmesi zordur ve en zoru da kendini keşfetmesidir; tin çoğu kez ruh konusunda yalan söyler. Bunu başaran ağırlığın tinidir.

Ama öte yandan kendini keşfetmiş demektir şöyle konuşan: Bu, benim iyi ve kötü yanımdır; ve köstebeği ve cüceyi susturmuş demektir şöyle konuşan: ‘Herkes için iyi, Herkes için kötü.’

Gerçekten de her şeyi iyi görüp, üstelik bu dünyayı iyilerin de iyisi diye nitelendirenlerden hoşlanmam. Böylelerini her şeyle yetinenler diye adlandırırım.

Her şeyden tat almayı bilen bir her şeyle yetinme: bu, zevklerin en incelmişi demek değildir! Ben, ‘Ben,’ ‘Evet’ ve ‘Hayır’ demesini öğrenmiş olan, seçici ve asi dilleri ve mideleri severim.

Ama her şeyi çiğnemek ve sindirmek – bu, tam anlamıyla domuzlara özgüdür! Her şeye a-iii! demek – yalnızca eşekler öğrenmiştir bunu ve tinleri onlar gibi olanlar! –

Koyu sarı ve canlı kırmızı: Benim zevkim böylesini ister – ve benimkisi tüm renklere kan karıştıran bir zevktir. Evini beyaz sıvayla sıvayan ise bana göre beyaza sıvanmış bir ruhu ele verir.

Birileri mumyalara aşıktır, birileri de hayaletlere; ve her ikisi de her türlü ete ve kana aynı ölçüde düşmandır – ah, nasıl da zevkime aykırıdır bunların ikisi de! Çünkü ben, kanı severim.

Ve ben, herkesin tükürdüğü ve kustuğu yerde yaşamak ve kalmak istemem: Benim zevkim budur – hırsızların ve yalan yere yemin edenlerin arasında yaşamayı yeğlerim. Kimse ağzının içinde altın taşımaz.

Fakat hepsinden çok daha iğrenç bulduklarım bütün çanak yalayıcılardır; ve insanların arasında bulduğum en iğrenç hayvanı da asalak diye adlandırdım: Sevmez, buna karşın sevgiyle yaşamak ister.

Mutsuz diye nitelendiriyorum yalnızca tek bir seçenekleri olan herkesi: Ya kötü hayvanlar ya da kötü hayvan terbiyecileri olmak, böylelerinin arasında inşa etmezdim kulübemi.

Hep beklemek zorunda olanları da mutsuz diye nitelendiriyorum – hepsi de zevkime aykırılar: Bütün gümrük memurları, tüccarlar, krallar, başka toprak bekçileri ve dükkan işletenler.

Gerçekten de beklemeyi ben de ve temelli öğrendim – ama yalnızca kendimi beklemeyi. Ve her şeyin ötesinde durmayı, yürümeyi, koşmayı, atlamayı, tırmanmayı ve dans etmeyi öğrendim.

Öğretim ise şudur: Günün birinde uçmayı öğrenmek isteyen önce durmayı, yürümeyi, koşmayı, tırmanmayı ve dans etmeyi öğrenmek zorundadır – uçarcasına öğrenilmez uçmak!

İp merdivenlerle tırmanmayı öğrendim bazı pencerelere, hızlı hareket eden bacaklarla yüksek direklere tırmandım: Bilginin yüksek direklerinde oturmak bana daha az mutluluk gibi gelmedi, –

-küçük alevler gibi parıldamak yüksek direklerde: Küçük bir ışık gerçi, ama yolunu kaybetmiş kaptanlar ve deniz kazazedeleri için büyük bir teselli! –

Çok yollardan çok şekilde geçip hakikatime vardım; gözlerimin kendi enginlerime yöneldiği yüksekliklere bir merdivenle çıkmadım.

Ve yolu sormaktan da hiçbir zaman hoşlanmadım – bunu yapmak hep zevkime aykırı geldi! Yolların kendilerine sormayı ve onları denemeyi yeğledim.

Bir deneme ve sorgulamaydı bütün gidişim: – ve gerçekten de insan böyle sorgulamaları yanıtlamayı da öğrenmek zorunda! Ve benim zevkime uyan da – bu:

-ne iyi ne de kötü, ama benim zevkim, ondan ne utanıyorum ne de onu saklama gereğini duyuyorum.

‘Bu – şimdi benim yolum – peki sizinkisi nerede?’ Böyle yanıt verdim bana ‘yolu’ soranlara. Çünkü o yol – yoktur.

İşte böyle dedi Zerdüşt.” [1]

“Eğer herhangi bir zamanda dingin gökleri serdiysem üzerime ve kendi kanatlarımla kendi göğüme uçmuşsam:

Eğer ışıktan uzaklıkların derinliklerine oynarcasına yüzmüşsem ve gelmişse özgürlüğün kuşlara özgü bilgeliği: –

-ama şöyle der kuşlara özgü bilgelik: ‘Bak, aslında ne yukarısı vardır ne de aşağısı! At kendini etrafa, ötelere, geriye, ey hafif varlık! Şarkı söyle! Konuşma artık!

-‘tüm sözcükler, ağır olanlar için yaratılmamış mıdır? Hafif olana tüm sözcükler yalan söylemez mi? Şarkı söyle! Konuşma artık!’ -” [2]

[1] Friedrich Nietzsche, İşte Böyle Dedi Zerdüşt: Herkes ve Hiç Kimse İçin Bir Kitap, (çev.) A. Cemal, İstanbul: Kabalcı, 1883/2007, ss. 263-267.

[2] A.g.e., s. 317.

Comments Off on hafifle

Filed under Uncategorized

öfke bankaları, duygu ekonomisi ve türkiye

Sosyal bilimlerin “Soğuk Savaş’ın sonu” konusunda çuvalladığı, elle tutulur hiçbir yaklaşımın 1989 itibariyle Soğuk Savaş diye bir şeyden söz edilmeyecek olduğunu tahmin edememiş olmaları doğrudur. Dönemin sosyal bilimcilerinin 1950’den 1990’a kadar geçen kırk yıllık süreci neredeyse sessiz birer pantomim seyircisi gibi izleyip, yaklaşan dönüşümü ve koca bir devrin kapanışını, bu sürecin son anlarına dek o kutsal soğukluğa konduramamış olmaları, belki de tüm sosyal bilimlerdeki ‘tarafsızlık’ mitini baştan sona zorlayacak, hatta onu alaya alacak kadar ciddi bir meseledir; öyle de olmalıdır…

Lakin sosyal bilimlerin Soğuk Savaş karavanası türünün tek örneği değildir. 1980’lerin “küreselleşme” çağrıları 1990’ların “çokkültürlülük” söylemleri ile kol kola vermişken; pek az ses, 2000’leri karşılayacak “otoriter yönetimlerin dönüşü”nü dillendirmeye, “yükselen sağı” anlamaya, “ulus-devletin ve korumacılık politikalarının yeniden-şahlanışını” öngörmeye muktedir olabilmiştir. Matthew Horsman ile Andrew Marshall’ın Batılı-olmayan coğrafyalarda ortaya çıkan terörist gruplara, yersiz-yurtsuz şiddet hareketlerine ve göçlere bakarak ulus-devlet sonrasına atfettikleri “kabilecilik” (tribalism) anlatıları [1] dahi bir döneme “acaba?” soruları sordurtmuş olsa bile bugünkü görüntüyü yakalamaya bir hayli uzak kalmıştır. Zira o günlere 2018’den yaklaştığımızda belki paramparça olmuş eski Yugoslavya, Irak, Suriye gibi hikâyeleri tahmin edilebilir bulsak dahi, ilk siyahi başkanından para babası redneck’ine ‘düşmüş’ bir Amerika’yı, yirmi yıldır Rusya’yı büyük baskı ve kontrol araçlarıyla yöneten eski bir ajanı, Dünya Kupası kadrosunun yarısı ‘gurbetçi’ aile çocukları ile dolu olan Almanya’da “çokkültürlülüğün ölümünü ilan etmiş” [2] bir sultanı, Avrupa Birliği’nden çıkmış bir Birleşik Krallığı ve daha birçok “milli” örneği, “kabileci” motivasyonlarla açıklamamız pek de mümkün gözükmüyor.

Türkiye, her zaman olduğu gibi bu parçalı bulutlu resmin ortalarında güneşin pek uğramadığı, şimşeklerin çakıp durduğu, yağmurun şiddetle yağdığı ama henüz girdapların başlamadığı bir geçiş bölgesini işaret ediyor. Sosyal bilimlerde üzerine en çok konuşulan vakalardan biri olsa da Türkiye üzerine yazıların çoğu – gerek sansürden gerek oto-sansürden kaynaklanarak – üzeri kapalı ‘endişeleri’ dile getiren şifreli metinlerden öteye gidemiyor. İyinin de kötünün de yanına konuşlandırılmış “…ama…” eklentileri, yapılan tüm tartışmaları Soğuk Savaş-öncesi çekingenliğin kucağına bırakıyor. Bu yüzden de en azından benim, olan biten üzerine, olmayan ve bitmeyen üzerine, sürekli tekrarlar üzerine, süreksiz ölümler üzerine, görmekten bıktığım yüzler üzerine, bir türlü haberini alamadığım konular üzerine, duyunca çıldırmak istediğim haberler üzerine, sükûnetime benim bile şaşırdığım felaketler üzerine, gerçek-olmayan hakikatler üzerine, gerçek-sayılan fanteziler üzerine, çoğul olamamış çoğunluklar üzerine, tekil kalamamış azınlıklar üzerine… herhangi bir şey yazasım gelmiyor.

Gözlemlerim, bana bu bezmişliğin ve çekingenliğin yalnızca bilim insanlarında veya – benim durumumda olduğu gibi – ülkenin haline kafa yormaya çalışan insanlarda değil, toplumun büyük kesiminde mevcut olduğunu gösteriyor. Ülkede siyaset, kamusal bir alanda bireylerin birlikte karar vermeleri ve kanaat oluşturmaları şeklindeki Hannah Arendt’çi “varlık koşulu” olma vasfını [3] çoktan kaybetmiş ve iki güçsüz takım arasındaki küme düşme(me) maçına indirgenmiş durumda. Kaybeden taraf, artık “bu ligde oynamadığı” hissiyatına kapılırken; kümede kalanın gelecek yıl ne yapacağı, yine mi kümede kalma mücadelesinde olacağı, yoksa daha mı yukarıları hedefleyeceği belirsiz. Gelin görün ki, maç sonunda ilk taraf ölüp biterken, ikinci taraf dünya şampiyonu olmuşçasına seviniyor. Biri “dünya fatihi” ilan edilirken, diğeri kendini “tecavüze uğramış” hissediyor. Kamusal alanın öteki yanında insan haklarıymış, kadın olmakmış, hayvanlara işkenceymiş, yoksullukmuş, işsizlikmiş, depresyonmuş… hiçbiri önem taşımıyor.

İşte bu yüzden 24 Haziran 2018 seçimleri öncesindeki ‘değişik hava’ beni bir şeyler yazmaya yeniden heveslendiriyor. Ya da en azından bana öyle geliyor. Yanlış anlaşılmasın, seçimlerin sonrasında herhangi bir şeyin, herhangi bir anlamda bir değişikliğe uğrayacağını tahmin etmiyorum. 2014’te yerel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimleri, 2015’te iki adet genel seçim, 2017 anayasa referandumu ve şimdi de 2018 erken seçimleri olmak üzere son dört senede altıncı (ve belki de 8 Temmuz itibariyle yedinci) seçimine giden bir ülkede, bu seçimden sonrasının da ölüm-kalım meselesiymiş gibi simgeselleştirileceğine ve sonrasında bu ölüm-kalım meselesinin de bir ‘ertelemeye’ tabi kılınacağına şüphem yok. Demokrasi pratiklerinde ve teknolojisindeki türlü değişime ve düzenlemeye rağmen partilerde, seçmenlerde, seçimlerde ve söylemlerde bir değişiklik zaten gözlemlemiyorum ve bunların sonucunda bir kırılma anı yaşanması da bana bir hayli uzak bir ihtimal gibi geliyor.

Benim ilgimi cezbeden şey, artık sıradan bir futbol maçı önemine hâsıl olmuş seçim meselesinde, çoğu insanın ıskaladığını düşündüğüm bir soruyu sormak: “Nerede oy kullanıyoruz?”

Yo hayır… Bu pazar günü mührünüzü basıp bir zarf içine katlayarak yerleştireceğiniz kâğıdın hangi sandıkta, sınıfta, okulda, mahallede, semtte, ilçede, ilde veya ülkede olacağını sormuyorum. İstediğim bana (ya da kendinize) ülkenizi tarif etmeniz. Hangi Türkiye’de oy kullanıyorsunuz, onu merak ediyorum. O Türkiye’yi nasıl tanımladığınızla ilgileniyorum. Neler var o ülkenin geçmişinde, bugününde ve yakın/uzak geleceğinde? Sınırları nerede başlıyor, nerede bitiyor? Üzerinde kimler yaşıyor? Komşuları kim? Düşmanları, dostları kim? Yenilgileri neler, zaferleri neler? Ve pek tabi ki sizin bu sorulara vereceğiniz yanıtlar, ne kadar uyuşuyor sizce diğerlerinin yanıtlarıyla?

Ben kendi yanıtlarımı burada vermeye çalışayım.

Önce sınırlar ile başlayalım. Horsman ve Marshall’ın yukarıda bahsettiğim çalışmalarını da içine alan 1990’ların küreselleşmeci literatürü, içinde yaşadığımız (bu-)günler için bir “ulus-devlet sonrası” hayal ediyordu kuşkusuz ama öyle sanıyorum ki, hayal ettikleri şey ile bugünkünün pek bir ilgisi yoktu. Onların vizyonunda farklı kültürlerin ve kimliklerin bir arada sorunsuzca var olabildiği, daha fazla insanın ülkesi-dışında çalıştığı/yaşadığı, füzyon mutfağın ve sentez şarkıların at koşturduğu bir dünya vardı. Burada yaşanacak sorunlar, henüz bu vizyona göre eğitilmemiş, küreselleşmenin meyvelerinden tadamamış ‘heyecanlı ve öfkeli gençler’den doğacak ve bu gençlerin zaman içinde ehlileştirilmeleriyle son bulacaktı. Bugünkü tabloda ortaya çıkan şey, aynı apartmanda aynı anda pişen körinin, lahananın, kavurmanın, waffleın ve salçanın birbirlerinin tüm moleküllerini tehdit eden ve tahammül sınırlarını zorlayan kötücül karışımlarına benziyor. Gençler teröristlere, bombaların ardı arkası kesilmeyen şehirler kan dolu mezbahalara, vatandaşlar ise rövanş isteyen taraftarlara dönüşüyor. Charlie Hebdo’dan Reina’ya, Kumrular Sokak’tan Stade de France’a, Orlando Night Club’dan Utøya’ya farklılıklar zenginliklere değil, kan ve irin dolu bulamaçlara yol açıyor.

Ama tüm bunların ışığında anlaşılabilecek ve tüm bunları kapsayan daha önemli bir gelişme yaşanıyor hemen hemen tüm dünyada ve elbette Türkiye’de. Karasal anlamda kuruluş sınırları ile hayatlarına devam eden ulus-devletler, yönetimsel anlamda artık birer ulus-devlet gibi değil, imparatorluk gibi yönetiliyor. Michel Foucault buna “yönetim zihniyeti” [4] (governmentality) diyor. Bir devlet (ya da alelade bir kurum), bizzat devlet (ya da kurum) olma vasfını sadece kâğıt üzerinde görünen sınırları ile değil, aynı zamanda o sınırlar üzerinde işletilen yönetim biçimiyle de kazanmaktadır. Avrupa’da 900 ile 1900 yılları arasında yaşanan ve imparatorlukları modern ulus-devletlere dönüştüren bu süreç, imparatorlukların artık yönetilemez sınırlara ve finanse edilemez savaşlara sahne olması nedeniyle yönetim zihniyetinde devrimci bir dönüşüme gitmiş, imparatorlukların sürekli genişletilen sınırlarından, ulus-devletlerin kesin olarak belirlenmiş sınırlarına geçiş, bu zihinsel farklılaşmanın başat sonucu olarak ortaya çıkmıştı [5]. Bugün şahit olduğumuz şey ise (belirli sınırlar içine ve o sınırları korumaya odaklanırken, o sınırlar üzerinde yaşayan insanlarla kimlik temelli bir sözleşme yaptığını varsayan) ulus-devletçi zihniyetin – ulusal sınırlarına tutunmaya devam ederken – nüfuz alanını hâlihazırda parçalanmakta olan başka ulus-devlet sınırları üzerine de genişletmeye çalışmasına dayalı yeni-imparatorlukçu bir zihniyete geçiş yapıyor olması.

Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine kurulduğu Fransız-tipi sivil ulus-devlet modelinin ve onun getirdiği Batıcı, Aydınlanmacı, rasyonalist ve pozitivist ulus-devlet değerleri, bugün bu yeni-imparatorlukçu refleks tarafından nostaljik bir Osmanlı okumasına tabi tutuluyor. Daha birkaç yıl on yıl önce birer “kazanım” olarak değerlendirilen ulus-al değerler, bugün Osmanlı mirasından “kaybedilmiş hazinelerin” yerine getirilmiş “fabrikasyon taklitlere” benzetiliyor [6]. Artık (Eski) Türkiye’nin misak-ı milli sınırları ile çerçeveli ve Batı-yönelimli iç-dış politika pratiğinden değil, parçalanmış Irak’ta, savaş içindeki Suriye’de, Suriye’den gelen göçmenlerde, Somali açıklarında, Filistin topraklarında, sürekli mevki değiştiren türbelerde söz sahibi olan bir (Yeni) Türkiye’den söz ediliyor. Bu Yeni Türkiye’de seçimler, eskiden olduğu gibi sadece iç politikayı değil, doğrudan dış politikayı da etkiliyor. Bir zamanlar bu gelişmeyi, “de-militarizasyon” ya da “Türkiye’nin sivilleşmesi” olarak yorumlayan çoğu başat figür ise bugün yalnızca gazetelerindeki köşeleri değil, özgürlüklerini de kaybetmiş gibi görünüyorlar.

Zihinlerdeki coğrafyada yaşanan bu değişim, zihinlerin o coğrafyaya ve onun üzerinde yaşananlara bakış açısını da değiştiriyor. Ulus-devlet zihniyetinin “rasyonellik” şartı ortadan kalkıp imparatorlukçu “kervan yolda düzülür” mantığı ortaya çıktıkça, ne kadar çok değişiklik gösterirse inandırıcılığı o kadar artan hikâyeleri yeter koşul kabul edilmeye başlanıyor. Türkiye’de her zaman ulus-devletçi olan medya, şimdi ulus-devlet tarafından özelleştirilmiş kimliğini sahiplenip yine tek bir oktavdan yayın yapıyor. Anlatılan ulus-al kahramanlıkların yerini ulus-lararası (emperyal) kahramanlıklar alıyor. Ülkeden çıkmış ilk Nobel Ödüllü bilim insanı, “evrim var mıdır?” tartışması üzerinden bir güruhun “bilgesi,” öteki güruhun “cahili” yapılıyor [7]. Tarihsel olanın evrenselleştirilmesi, bireyin ait olduğu kabul edilen grup ile bir-hale-getirilmesi ve sözün Kelam’a dönüştürülmesi, bu imparatorlukçu kapsayıcılığın rutin birer yan ürünü olarak gündelik pratiklerde gözlenir hale geliyor.

Şüphesiz, yönetim zihniyetindeki bu değişim, dünyanın ve ülkenin kılcal damarlarında aktıkça insanları da dönüştürüyor. Daha önce bu blogda adını ve siyaset teorisini anmışlığım olan on dördüncü yüzyıl düşünürü Ibn Haldun, bir güruhun “toplum” olabilmesi için adına “asabiye” adını verdiği ‘ortak bağlara’ sahip olması gerektiğinden söz ediyordu [8]. Kendisinin yaşadığı dönem, yukarıda değindiğim Avrupalı imparatorlukların modern (ulus-)devletlere dönüşümünün ilk ayak izlerine şahit olsa bile, Ibn Haldun’un öngörüsü, (imparatorluklar ve devletler dahil) her türlü siyasal kurumun, kendisini var eden asabiyeyi bir gün kaybedeceği ve bunun akabinde de yıkılacağı üzerine kuruluydu. Ona göre en güçlü asabiye kanla/akrabalıkla meydana gelirken, ikinci en güçlü asabiye dinle ortaya çıkıyordu. Kanla kurulan asabiyenin nüfus arttıkça azalacağı üzerinde sıkça duran Ibn Haldun’un oto-sansürü, onun bir altında kabul ettiği dinin neden ve hangi koşullarda zayıflayacağını açıklamayıp – tam da karakterine uygun bir kıvraklık ve pragmatizm neticesinde – din asabiyesinin zayıflamasını ekonomik nedenlere bağlıyordu. Oysa Ibn Haldun’dan dört yüz yıl sonra doğan ulus-devletler kanı (etnisiteyi), dini, hukuku, ekonomiyi, kültürü, gelenekleri ve dili bir araya toplayan ve son derece açık uçlu olmasıyla zayıflama ihtimalini de bir hayli zorlaştıran “ulusal/milli asabiye” üzerine kurulmuş oldukları anlatısıyla, imparatorluklardan daha uzun bir ömür vaat ediyorlardı. Bugün görülüyor ki, beklenen olmadı. İnsanları bu açık uçlu ve tanımı imkânsız “ulus/millet” altında toplamaya çalışmak, bilhassa ulus-devletlerin icat ettiği popülist (yani “güruh-tanımlayıcı”) politikalar ve ideolojik hamleler nedeniyle, değil onları imparatorluklardan uzun yaşatmak, şehir-devletlerinden bile daha kısa bir ömrün son demlerine doğru götürmeye yaramışa benziyor.

En azından tarihin şu döneminde kendine “ulus” diyen grupları yönetenler bir ulus-devletten ötesini yönetme hevesindeyken, o ulusun içindeki gruplar da – yeni nesil “star filozof” Peter Sloterdijk’in söylemiyle – birbirlerine karşı “öfke biriktiriyor” ve bu öfkelerini farklı siyasal kurumlara/partilere (Sloterdijk’in deyişiyle “öfke bankalarına”) yatırıyorlar (investments in the rage banks) [9]. Bu tanımda yalnızca yirminci yüzyılın sağ-sol ideolojilerinin yüksek asabiyetlerinin yok olmuşluğu değil, aynı zamanda Ibn Haldun’un söz ettiği “asabiyenin bağlayıcılığı” mefhumunun da tepetaklak oluşu hissediliyor. Artık insanlar ortak-olanın, benzerliğin veya yan-yana getirenin bağlayıcılığı üzerinden değil, farklı-olanın, negatifin ve öfke uyandıranın kutuplaştırıcılığı üzerinden geçici ittifaklar kuruyor. “Öfke bankerleri,” yani politikacılar, yalnızca öfkenin tetikleyicisi görevi görüyor.

Bugün zihinlerinde hiç şüpheye yer bırakmayarak kendilerini “Türk” olarak tanımlayan insanlar, aynı ulusun parçası olduklarını inkâr etmeden, diğer “Türklere” karşı öfke biriktiriyor ve bu öfkeleri karşılığında birer kazanç elde edeceklerini vadeden “partilerin,” “yatırımcısına” dönüşüyorlar. Bir başka deyişle, Türkiye’de artık aynı ulusun üyelerinin sıradan oy verme pratikleri değil, “AKP bankasına” yatırılan öfke ile “CHP bankasına” yatırılan öfkenin, “Cumhur İttifakı bankasına” yatırılan öfke ile “Millet İttifakı bankasına” yatırılan öfkenin çatışması izleniyor. Bu ulus-içi öfke çatışmasının dışında kalmış/bırakılmış HDP’nin “banka statüsü” tartışıladursun, tam da onun üzerinde yine aynı farklılık-anlatısı sayesinde başka bir “öfke birikimi” yaşanıyor. Siyasal partilerin öfke-hazmetme-kapasiteleri genişlediği sürece “demokratik” gibi görünen bu öfke birikim yarışı, o kapasiteler daraldıkça başka siyasal kurumları (daha fazla öfkeyi barındırabilecek, daha yıkıcı enstrümanları) yardıma çağırıyor ve böylelikle toplumsal/kimliksel kopmaların ve yeni ulus-al tanımlamaların yerlerini, canlı ve şiddet içeren çatışmaların alma ihtimali de artıyor. Sloterdijk’in son derece tehlikeli “öfke bankaları,” siyasal partiler ve demokrasinin meşru araçları çevresinde kalma sözü vermedikleri/veremeyecekleri için, her an zincirlerinden kurtulmuş vahşi bir hayvanın çıkartabileceği kaosu – ya da yönünü şaşırmış öfke kümelerini – tetikte bekletiyorlar. Ekonomi, insan hakları, azınlıklar sorunu, çevre sorunu, göçmenler ve bunlar gibi çok acil ve çok daha zorlu konular Türkiye’nin kapısında birikmiş beklerken, seçim üstüne seçim üstüne seçim üstüne seçimin – ve bu seçimlerin popülist söylemlerinin – depoladığı “öfke” birikmeye ve siyasetin başat aktörü olmaya devam ediyor. Böylece Türkiye’de siyaset, somut verilerin değil bir çeşit “duygular ekonomisinin” tekinsiz ve kestirilmesi imkânsız sonucuna indirgenmiş oluyor.

Kendi adıma 24 Haziran 2018, bu “öfke yatırımlarının” şimdilik en yakın ve yine şimdilik en dik zirvesinden öte herhangi bir anlam ifade etmiyor. Ben, “nerede oy kullanıyorum?” sorusuna “rezervi kalmamış öfke bankalarının çok kırılgan savaşının tarafsız bölgesindeyim” diye dramatik ve mastürbatif bir yanıt verirken, memleketim bir kez daha mutlu olmayı, öfkeli olmayı, taraftar olmayı, küme düşmeyi ya da şampiyon olmayı bekleyen insanlarının akıp giden enerjilerine tanıklık ediyor.

“Uğursuz” Niccolò Machiavelli, siyasetini duygularından arındırmayı Lorenzo de Medici’ye beş yüz yıl önce tavsiye etmişken [10], modern olanın “duygu-suz” olma durumunu anlamlandıramayan ama hiçbir duyguyu da hissedemeyen bol antidepresanlı kılcal damarları, bireyleri bu duygu-açlıklarını siyaset büfesinden gidermeye yöneltiyor.

“Her şey dâhil” o büfenin önünde bekleyen herkes obezken, aslında hiç kimse doymuyor.

 

[1] Matthew Horsman ve Andrew Marshall, After the Nation-State: Citizens, Tribalism, and the New World Disorder, Londra: Harper Collins, 1994.

[2] “Angela Merkel Declares Death of German Multiculturalism,” The Guardian, 17 Ekim 2010.

[3] Hannah Arendt, İnsanlık Durumu, B.S. Şener (çev.), İstanbul: İletişim, 1994/2013, ss. 57-64.

[4] Michel Foucault, Essential Works: Power, 1954-1984, (der.) J. D. Faubion, R. Hurley vd. (çev.), New York: The New Press, 2000, s. 202.

[5] Charles Tilly, Zor, Sermaye ve Avrupa Devletlerinin Oluşumu, K. Emiroğlu (çev.), İstanbul: İmge, 1990/2001.

[6] Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu, İstanbul: Küre, 2002.

[7] Orhan Bursalı, “Aziz Sancar: Evrim Gerçektir…,” Cumhuriyet, 29 Haziran 2017.

[8] Bknz., “Ibn Haldun Bilmecesi” ve “Ibn Haldun Günlükleri.”

[9] Peter Sloterdijk, Rage and Time: A Psychopolitical Investigation, M. Wenning (çev.), New York: Columbia University Press, 2006/2010, ss. 62-68.

[10] Niccolò Machiavelli, Hükümdar, N. Adabağ (çev.), İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 1513/2014.

Comments Off on öfke bankaları, duygu ekonomisi ve türkiye

Filed under Güncel, Siyaset, Teori