Category Archives: Güncel

öfke bankaları, duygu ekonomisi ve türkiye

Sosyal bilimlerin “Soğuk Savaş’ın sonu” konusunda çuvalladığı, elle tutulur hiçbir yaklaşımın 1989 itibariyle Soğuk Savaş diye bir şeyden söz edilmeyecek olduğunu tahmin edememiş olmaları doğrudur. Dönemin sosyal bilimcilerinin 1950’den 1990’a kadar geçen kırk yıllık süreci neredeyse sessiz birer pantomim seyircisi gibi izleyip, yaklaşan dönüşümü ve koca bir devrin kapanışını, bu sürecin son anlarına dek o kutsal soğukluğa konduramamış olmaları, belki de tüm sosyal bilimlerdeki ‘tarafsızlık’ mitini baştan sona zorlayacak, hatta onu alaya alacak kadar ciddi bir meseledir; öyle de olmalıdır…

Lakin sosyal bilimlerin Soğuk Savaş karavanası türünün tek örneği değildir. 1980’lerin “küreselleşme” çağrıları 1990’ların “çokkültürlülük” söylemleri ile kol kola vermişken; pek az ses, 2000’leri karşılayacak “otoriter yönetimlerin dönüşü”nü dillendirmeye, “yükselen sağı” anlamaya, “ulus-devletin ve korumacılık politikalarının yeniden-şahlanışını” öngörmeye muktedir olabilmiştir. Matthew Horsman ile Andrew Marshall’ın Batılı-olmayan coğrafyalarda ortaya çıkan terörist gruplara, yersiz-yurtsuz şiddet hareketlerine ve göçlere bakarak ulus-devlet sonrasına atfettikleri “kabilecilik” (tribalism) anlatıları [1] dahi bir döneme “acaba?” soruları sordurtmuş olsa bile bugünkü görüntüyü yakalamaya bir hayli uzak kalmıştır. Zira o günlere 2018’den yaklaştığımızda belki paramparça olmuş eski Yugoslavya, Irak, Suriye gibi hikâyeleri tahmin edilebilir bulsak dahi, ilk siyahi başkanından para babası redneck’ine ‘düşmüş’ bir Amerika’yı, yirmi yıldır Rusya’yı büyük baskı ve kontrol araçlarıyla yöneten eski bir ajanı, Dünya Kupası kadrosunun yarısı ‘gurbetçi’ aile çocukları ile dolu olan Almanya’da “çokkültürlülüğün ölümünü ilan etmiş” [2] bir sultanı, Avrupa Birliği’nden çıkmış bir Birleşik Krallığı ve daha birçok “milli” örneği, “kabileci” motivasyonlarla açıklamamız pek de mümkün gözükmüyor.

Türkiye, her zaman olduğu gibi bu parçalı bulutlu resmin ortalarında güneşin pek uğramadığı, şimşeklerin çakıp durduğu, yağmurun şiddetle yağdığı ama henüz girdapların başlamadığı bir geçiş bölgesini işaret ediyor. Sosyal bilimlerde üzerine en çok konuşulan vakalardan biri olsa da Türkiye üzerine yazıların çoğu – gerek sansürden gerek oto-sansürden kaynaklanarak – üzeri kapalı ‘endişeleri’ dile getiren şifreli metinlerden öteye gidemiyor. İyinin de kötünün de yanına konuşlandırılmış “…ama…” eklentileri, yapılan tüm tartışmaları Soğuk Savaş-öncesi çekingenliğin kucağına bırakıyor. Bu yüzden de en azından benim, olan biten üzerine, olmayan ve bitmeyen üzerine, sürekli tekrarlar üzerine, süreksiz ölümler üzerine, görmekten bıktığım yüzler üzerine, bir türlü haberini alamadığım konular üzerine, duyunca çıldırmak istediğim haberler üzerine, sükûnetime benim bile şaşırdığım felaketler üzerine, gerçek-olmayan hakikatler üzerine, gerçek-sayılan fanteziler üzerine, çoğul olamamış çoğunluklar üzerine, tekil kalamamış azınlıklar üzerine… herhangi bir şey yazasım gelmiyor.

Gözlemlerim, bana bu bezmişliğin ve çekingenliğin yalnızca bilim insanlarında veya – benim durumumda olduğu gibi – ülkenin haline kafa yormaya çalışan insanlarda değil, toplumun büyük kesiminde mevcut olduğunu gösteriyor. Ülkede siyaset, kamusal bir alanda bireylerin birlikte karar vermeleri ve kanaat oluşturmaları şeklindeki Hannah Arendt’çi “varlık koşulu” olma vasfını [3] çoktan kaybetmiş ve iki güçsüz takım arasındaki küme düşme(me) maçına indirgenmiş durumda. Kaybeden taraf, artık “bu ligde oynamadığı” hissiyatına kapılırken; kümede kalanın gelecek yıl ne yapacağı, yine mi kümede kalma mücadelesinde olacağı, yoksa daha mı yukarıları hedefleyeceği belirsiz. Gelin görün ki, maç sonunda ilk taraf ölüp biterken, ikinci taraf dünya şampiyonu olmuşçasına seviniyor. Biri “dünya fatihi” ilan edilirken, diğeri kendini “tecavüze uğramış” hissediyor. Kamusal alanın öteki yanında insan haklarıymış, kadın olmakmış, hayvanlara işkenceymiş, yoksullukmuş, işsizlikmiş, depresyonmuş… hiçbiri önem taşımıyor.

İşte bu yüzden 24 Haziran 2018 seçimleri öncesindeki ‘değişik hava’ beni bir şeyler yazmaya yeniden heveslendiriyor. Ya da en azından bana öyle geliyor. Yanlış anlaşılmasın, seçimlerin sonrasında herhangi bir şeyin, herhangi bir anlamda bir değişikliğe uğrayacağını tahmin etmiyorum. 2014’te yerel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimleri, 2015’te iki adet genel seçim, 2017 anayasa referandumu ve şimdi de 2018 erken seçimleri olmak üzere son dört senede altıncı (ve belki de 8 Temmuz itibariyle yedinci) seçimine giden bir ülkede, bu seçimden sonrasının da ölüm-kalım meselesiymiş gibi simgeselleştirileceğine ve sonrasında bu ölüm-kalım meselesinin de bir ‘ertelemeye’ tabi kılınacağına şüphem yok. Demokrasi pratiklerinde ve teknolojisindeki türlü değişime ve düzenlemeye rağmen partilerde, seçmenlerde, seçimlerde ve söylemlerde bir değişiklik zaten gözlemlemiyorum ve bunların sonucunda bir kırılma anı yaşanması da bana bir hayli uzak bir ihtimal gibi geliyor.

Benim ilgimi cezbeden şey, artık sıradan bir futbol maçı önemine hâsıl olmuş seçim meselesinde, çoğu insanın ıskaladığını düşündüğüm bir soruyu sormak: “Nerede oy kullanıyoruz?”

Yo hayır… Bu pazar günü mührünüzü basıp bir zarf içine katlayarak yerleştireceğiniz kâğıdın hangi sandıkta, sınıfta, okulda, mahallede, semtte, ilçede, ilde veya ülkede olacağını sormuyorum. İstediğim bana (ya da kendinize) ülkenizi tarif etmeniz. Hangi Türkiye’de oy kullanıyorsunuz, onu merak ediyorum. O Türkiye’yi nasıl tanımladığınızla ilgileniyorum. Neler var o ülkenin geçmişinde, bugününde ve yakın/uzak geleceğinde? Sınırları nerede başlıyor, nerede bitiyor? Üzerinde kimler yaşıyor? Komşuları kim? Düşmanları, dostları kim? Yenilgileri neler, zaferleri neler? Ve pek tabi ki sizin bu sorulara vereceğiniz yanıtlar, ne kadar uyuşuyor sizce diğerlerinin yanıtlarıyla?

Ben kendi yanıtlarımı burada vermeye çalışayım.

Önce sınırlar ile başlayalım. Horsman ve Marshall’ın yukarıda bahsettiğim çalışmalarını da içine alan 1990’ların küreselleşmeci literatürü, içinde yaşadığımız (bu-)günler için bir “ulus-devlet sonrası” hayal ediyordu kuşkusuz ama öyle sanıyorum ki, hayal ettikleri şey ile bugünkünün pek bir ilgisi yoktu. Onların vizyonunda farklı kültürlerin ve kimliklerin bir arada sorunsuzca var olabildiği, daha fazla insanın ülkesi-dışında çalıştığı/yaşadığı, füzyon mutfağın ve sentez şarkıların at koşturduğu bir dünya vardı. Burada yaşanacak sorunlar, henüz bu vizyona göre eğitilmemiş, küreselleşmenin meyvelerinden tadamamış ‘heyecanlı ve öfkeli gençler’den doğacak ve bu gençlerin zaman içinde ehlileştirilmeleriyle son bulacaktı. Bugünkü tabloda ortaya çıkan şey, aynı apartmanda aynı anda pişen körinin, lahananın, kavurmanın, waffleın ve salçanın birbirlerinin tüm moleküllerini tehdit eden ve tahammül sınırlarını zorlayan kötücül karışımlarına benziyor. Gençler teröristlere, bombaların ardı arkası kesilmeyen şehirler kan dolu mezbahalara, vatandaşlar ise rövanş isteyen taraftarlara dönüşüyor. Charlie Hebdo’dan Reina’ya, Kumrular Sokak’tan Stade de France’a, Orlando Night Club’dan Utøya’ya farklılıklar zenginliklere değil, kan ve irin dolu bulamaçlara yol açıyor.

Ama tüm bunların ışığında anlaşılabilecek ve tüm bunları kapsayan daha önemli bir gelişme yaşanıyor hemen hemen tüm dünyada ve elbette Türkiye’de. Karasal anlamda kuruluş sınırları ile hayatlarına devam eden ulus-devletler, yönetimsel anlamda artık birer ulus-devlet gibi değil, imparatorluk gibi yönetiliyor. Michel Foucault buna “yönetim zihniyeti” [4] (governmentality) diyor. Bir devlet (ya da alelade bir kurum), bizzat devlet (ya da kurum) olma vasfını sadece kâğıt üzerinde görünen sınırları ile değil, aynı zamanda o sınırlar üzerinde işletilen yönetim biçimiyle de kazanmaktadır. Avrupa’da 900 ile 1900 yılları arasında yaşanan ve imparatorlukları modern ulus-devletlere dönüştüren bu süreç, imparatorlukların artık yönetilemez sınırlara ve finanse edilemez savaşlara sahne olması nedeniyle yönetim zihniyetinde devrimci bir dönüşüme gitmiş, imparatorlukların sürekli genişletilen sınırlarından, ulus-devletlerin kesin olarak belirlenmiş sınırlarına geçiş, bu zihinsel farklılaşmanın başat sonucu olarak ortaya çıkmıştı [5]. Bugün şahit olduğumuz şey ise (belirli sınırlar içine ve o sınırları korumaya odaklanırken, o sınırlar üzerinde yaşayan insanlarla kimlik temelli bir sözleşme yaptığını varsayan) ulus-devletçi zihniyetin – ulusal sınırlarına tutunmaya devam ederken – nüfuz alanını hâlihazırda parçalanmakta olan başka ulus-devlet sınırları üzerine de genişletmeye çalışmasına dayalı yeni-imparatorlukçu bir zihniyete geçiş yapıyor olması.

Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine kurulduğu Fransız-tipi sivil ulus-devlet modelinin ve onun getirdiği Batıcı, Aydınlanmacı, rasyonalist ve pozitivist ulus-devlet değerleri, bugün bu yeni-imparatorlukçu refleks tarafından nostaljik bir Osmanlı okumasına tabi tutuluyor. Daha birkaç yıl on yıl önce birer “kazanım” olarak değerlendirilen ulus-al değerler, bugün Osmanlı mirasından “kaybedilmiş hazinelerin” yerine getirilmiş “fabrikasyon taklitlere” benzetiliyor [6]. Artık (Eski) Türkiye’nin misak-ı milli sınırları ile çerçeveli ve Batı-yönelimli iç-dış politika pratiğinden değil, parçalanmış Irak’ta, savaş içindeki Suriye’de, Suriye’den gelen göçmenlerde, Somali açıklarında, Filistin topraklarında, sürekli mevki değiştiren türbelerde söz sahibi olan bir (Yeni) Türkiye’den söz ediliyor. Bu Yeni Türkiye’de seçimler, eskiden olduğu gibi sadece iç politikayı değil, doğrudan dış politikayı da etkiliyor. Bir zamanlar bu gelişmeyi, “de-militarizasyon” ya da “Türkiye’nin sivilleşmesi” olarak yorumlayan çoğu başat figür ise bugün yalnızca gazetelerindeki köşeleri değil, özgürlüklerini de kaybetmiş gibi görünüyorlar.

Zihinlerdeki coğrafyada yaşanan bu değişim, zihinlerin o coğrafyaya ve onun üzerinde yaşananlara bakış açısını da değiştiriyor. Ulus-devlet zihniyetinin “rasyonellik” şartı ortadan kalkıp imparatorlukçu “kervan yolda düzülür” mantığı ortaya çıktıkça, ne kadar çok değişiklik gösterirse inandırıcılığı o kadar artan hikâyeleri yeter koşul kabul edilmeye başlanıyor. Türkiye’de her zaman ulus-devletçi olan medya, şimdi ulus-devlet tarafından özelleştirilmiş kimliğini sahiplenip yine tek bir oktavdan yayın yapıyor. Anlatılan ulus-al kahramanlıkların yerini ulus-lararası (emperyal) kahramanlıklar alıyor. Ülkeden çıkmış ilk Nobel Ödüllü bilim insanı, “evrim var mıdır?” tartışması üzerinden bir güruhun “bilgesi,” öteki güruhun “cahili” yapılıyor [7]. Tarihsel olanın evrenselleştirilmesi, bireyin ait olduğu kabul edilen grup ile bir-hale-getirilmesi ve sözün Kelam’a dönüştürülmesi, bu imparatorlukçu kapsayıcılığın rutin birer yan ürünü olarak gündelik pratiklerde gözlenir hale geliyor.

Şüphesiz, yönetim zihniyetindeki bu değişim, dünyanın ve ülkenin kılcal damarlarında aktıkça insanları da dönüştürüyor. Daha önce bu blogda adını ve siyaset teorisini anmışlığım olan on dördüncü yüzyıl düşünürü Ibn Haldun, bir güruhun “toplum” olabilmesi için adına “asabiye” adını verdiği ‘ortak bağlara’ sahip olması gerektiğinden söz ediyordu [8]. Kendisinin yaşadığı dönem, yukarıda değindiğim Avrupalı imparatorlukların modern (ulus-)devletlere dönüşümünün ilk ayak izlerine şahit olsa bile, Ibn Haldun’un öngörüsü, (imparatorluklar ve devletler dahil) her türlü siyasal kurumun, kendisini var eden asabiyeyi bir gün kaybedeceği ve bunun akabinde de yıkılacağı üzerine kuruluydu. Ona göre en güçlü asabiye kanla/akrabalıkla meydana gelirken, ikinci en güçlü asabiye dinle ortaya çıkıyordu. Kanla kurulan asabiyenin nüfus arttıkça azalacağı üzerinde sıkça duran Ibn Haldun’un oto-sansürü, onun bir altında kabul ettiği dinin neden ve hangi koşullarda zayıflayacağını açıklamayıp – tam da karakterine uygun bir kıvraklık ve pragmatizm neticesinde – din asabiyesinin zayıflamasını ekonomik nedenlere bağlıyordu. Oysa Ibn Haldun’dan dört yüz yıl sonra doğan ulus-devletler kanı (etnisiteyi), dini, hukuku, ekonomiyi, kültürü, gelenekleri ve dili bir araya toplayan ve son derece açık uçlu olmasıyla zayıflama ihtimalini de bir hayli zorlaştıran “ulusal/milli asabiye” üzerine kurulmuş oldukları anlatısıyla, imparatorluklardan daha uzun bir ömür vaat ediyorlardı. Bugün görülüyor ki, beklenen olmadı. İnsanları bu açık uçlu ve tanımı imkânsız “ulus/millet” altında toplamaya çalışmak, bilhassa ulus-devletlerin icat ettiği popülist (yani “güruh-tanımlayıcı”) politikalar ve ideolojik hamleler nedeniyle, değil onları imparatorluklardan uzun yaşatmak, şehir-devletlerinden bile daha kısa bir ömrün son demlerine doğru götürmeye yaramışa benziyor.

En azından tarihin şu döneminde kendine “ulus” diyen grupları yönetenler bir ulus-devletten ötesini yönetme hevesindeyken, o ulusun içindeki gruplar da – yeni nesil “star filozof” Peter Sloterdijk’in söylemiyle – birbirlerine karşı “öfke biriktiriyor” ve bu öfkelerini farklı siyasal kurumlara/partilere (Sloterdijk’in deyişiyle “öfke bankalarına”) yatırıyorlar (investments in the rage banks) [9]. Bu tanımda yalnızca yirminci yüzyılın sağ-sol ideolojilerinin yüksek asabiyetlerinin yok olmuşluğu değil, aynı zamanda Ibn Haldun’un söz ettiği “asabiyenin bağlayıcılığı” mefhumunun da tepetaklak oluşu hissediliyor. Artık insanlar ortak-olanın, benzerliğin veya yan-yana getirenin bağlayıcılığı üzerinden değil, farklı-olanın, negatifin ve öfke uyandıranın kutuplaştırıcılığı üzerinden geçici ittifaklar kuruyor. “Öfke bankerleri,” yani politikacılar, yalnızca öfkenin tetikleyicisi görevi görüyor.

Bugün zihinlerinde hiç şüpheye yer bırakmayarak kendilerini “Türk” olarak tanımlayan insanlar, aynı ulusun parçası olduklarını inkâr etmeden, diğer “Türklere” karşı öfke biriktiriyor ve bu öfkeleri karşılığında birer kazanç elde edeceklerini vadeden “partilerin,” “yatırımcısına” dönüşüyorlar. Bir başka deyişle, Türkiye’de artık aynı ulusun üyelerinin sıradan oy verme pratikleri değil, “AKP bankasına” yatırılan öfke ile “CHP bankasına” yatırılan öfkenin, “Cumhur İttifakı bankasına” yatırılan öfke ile “Millet İttifakı bankasına” yatırılan öfkenin çatışması izleniyor. Bu ulus-içi öfke çatışmasının dışında kalmış/bırakılmış HDP’nin “banka statüsü” tartışıladursun, tam da onun üzerinde yine aynı farklılık-anlatısı sayesinde başka bir “öfke birikimi” yaşanıyor. Siyasal partilerin öfke-hazmetme-kapasiteleri genişlediği sürece “demokratik” gibi görünen bu öfke birikim yarışı, o kapasiteler daraldıkça başka siyasal kurumları (daha fazla öfkeyi barındırabilecek, daha yıkıcı enstrümanları) yardıma çağırıyor ve böylelikle toplumsal/kimliksel kopmaların ve yeni ulus-al tanımlamaların yerlerini, canlı ve şiddet içeren çatışmaların alma ihtimali de artıyor. Sloterdijk’in son derece tehlikeli “öfke bankaları,” siyasal partiler ve demokrasinin meşru araçları çevresinde kalma sözü vermedikleri/veremeyecekleri için, her an zincirlerinden kurtulmuş vahşi bir hayvanın çıkartabileceği kaosu – ya da yönünü şaşırmış öfke kümelerini – tetikte bekletiyorlar. Ekonomi, insan hakları, azınlıklar sorunu, çevre sorunu, göçmenler ve bunlar gibi çok acil ve çok daha zorlu konular Türkiye’nin kapısında birikmiş beklerken, seçim üstüne seçim üstüne seçim üstüne seçimin – ve bu seçimlerin popülist söylemlerinin – depoladığı “öfke” birikmeye ve siyasetin başat aktörü olmaya devam ediyor. Böylece Türkiye’de siyaset, somut verilerin değil bir çeşit “duygular ekonomisinin” tekinsiz ve kestirilmesi imkânsız sonucuna indirgenmiş oluyor.

Kendi adıma 24 Haziran 2018, bu “öfke yatırımlarının” şimdilik en yakın ve yine şimdilik en dik zirvesinden öte herhangi bir anlam ifade etmiyor. Ben, “nerede oy kullanıyorum?” sorusuna “rezervi kalmamış öfke bankalarının çok kırılgan savaşının tarafsız bölgesindeyim” diye dramatik ve mastürbatif bir yanıt verirken, memleketim bir kez daha mutlu olmayı, öfkeli olmayı, taraftar olmayı, küme düşmeyi ya da şampiyon olmayı bekleyen insanlarının akıp giden enerjilerine tanıklık ediyor.

“Uğursuz” Niccolò Machiavelli, siyasetini duygularından arındırmayı Lorenzo de Medici’ye beş yüz yıl önce tavsiye etmişken [10], modern olanın “duygu-suz” olma durumunu anlamlandıramayan ama hiçbir duyguyu da hissedemeyen bol antidepresanlı kılcal damarları, bireyleri bu duygu-açlıklarını siyaset büfesinden gidermeye yöneltiyor.

“Her şey dâhil” o büfenin önünde bekleyen herkes obezken, aslında hiç kimse doymuyor.

 

[1] Matthew Horsman ve Andrew Marshall, After the Nation-State: Citizens, Tribalism, and the New World Disorder, Londra: Harper Collins, 1994.

[2] “Angela Merkel Declares Death of German Multiculturalism,” The Guardian, 17 Ekim 2010.

[3] Hannah Arendt, İnsanlık Durumu, B.S. Şener (çev.), İstanbul: İletişim, 1994/2013, ss. 57-64.

[4] Michel Foucault, Essential Works: Power, 1954-1984, (der.) J. D. Faubion, R. Hurley vd. (çev.), New York: The New Press, 2000, s. 202.

[5] Charles Tilly, Zor, Sermaye ve Avrupa Devletlerinin Oluşumu, K. Emiroğlu (çev.), İstanbul: İmge, 1990/2001.

[6] Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu, İstanbul: Küre, 2002.

[7] Orhan Bursalı, “Aziz Sancar: Evrim Gerçektir…,” Cumhuriyet, 29 Haziran 2017.

[8] Bknz., “Ibn Haldun Bilmecesi” ve “Ibn Haldun Günlükleri.”

[9] Peter Sloterdijk, Rage and Time: A Psychopolitical Investigation, M. Wenning (çev.), New York: Columbia University Press, 2006/2010, ss. 62-68.

[10] Niccolò Machiavelli, Hükümdar, N. Adabağ (çev.), İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 1513/2014.

Comments Off on öfke bankaları, duygu ekonomisi ve türkiye

Filed under Güncel, Siyaset, Teori

laiklik, milliyetçilik, apati

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı İsmail Kahraman, 1982 Anayasası’nın halihazırda “laiklik” kavramını içermesine rağmen gerçekte “dindar bir anayasa” olduğunu, zira resmi tatillerin Kurban Bayramı ve Ramazan Bayramı olarak belirlendiğini, din derslerinin ise mecburi ve inanca dayalı bir yapıya sahip olduğunu söyledi.[1] Bu noktaya kadar kendisine tümüyle katıldığım – hatta verdiği örnekleri bizzat Diyanet İşleri Başkanlığı kurumunun varlığı; başka hiçbir ülkede kutlanmayan Sünni inanca dair ‘kandil’lerin resmen kutlanması; imam maaşları sıradan vatandaşın vergilerinden alınırken farklı mezheplerin ve dinlerin görevlilerine aynı imkanın tanınmaması; devlet bütçesinden cami, külliye gibi Sünni inancın mimari yapılarına fon ayrılırken farklı mezheplerin ve dinlerin yapıları için bu fonlara ulaşılamaması; resmi tatil ayrıcalığının diğer mezheplerin ve dinlerin kutsal günlerine verilmemesi; hangi inancın ‘din’ olduğuna hangisinin olmadığına devletçe karar verilmesi; resmi Cuma namazı tatili gibi laiklik kavramıyla bağdaşmayan diğer örneklerle genişletmek istediğim – Kahraman, bu sözlerinin hemen arkasından kendisine göre çelişkili görünen bu sorunun, “laiklik yeni anayasada olmamalıdır” fikriyle çözüleceğini söyledi.

Kahraman’ın sözleri, mevcut parlamento içinde 3 başlık altında ele alınmış gözüküyor:

1- Kahraman laiklik kavramının yeni anayasada olmamasını, “Türkiye’ye din devletini ya da Sünni İslam şeriatını getirmek için istiyor” diyen grup.

2- Kahraman laiklik kavramının yeni anayasada olmamasını, “bugüne kadar Türkiye’de uygulanan laiklik yanlıştı, bunu düzeltmeyi işaret etmek için söylüyor” diyen grup.

3- Kahraman laiklik kavramının yeni anayasada olmamasını “isteyemez çünkü bu, mevcut hukuka ve Anayasa’nın değiştirilmesi teklif edilemez üç maddesine aykırı” diyen grup.

Kemal Kılıçdaroğlu ilk gruba dahil olarak, şu açıklamayı yapıyor:

“Emin olun, bunlar laikliğin ne olduğunu da bilmiyorlar. Laiklik, bütün inançların güvencesidir. Laiklik, din ve vicdan özgürlüğü demektir; din ve vicdan özgürlüğünün güvencesi demektir laiklik. Kim neye inanırsa-başımın üstüne- devlette laiklik devletin dini istismar etmemesi demektir. Devlet iki konuda kör olmak zorundadır; bir etnik kimlik, iki inanç. Devlet vatandaşına hizmet verirken kişinin kimliğini sorgulayamaz. “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıysa başımın üstüne” der, her türlü hizmeti verir. Devlet budur, laik devlet budur. Devlet, “Sen şu inançtansın sana hizmet vereceğim, sen şu inançtan değilsin sana hizmet vermeyeceğim” diyemez. Hangi inançtan olursa olsun devlet bütün vatandaşlarına eşit davranmak zorundadır, laiklik budur. Laiklik, toplumsal barışımızın en temel güvencesidir. Hiç kimse inancından ötürü ötekileştirilmiyor, herkese eşit davranılıyor; kavga yok, barış var, huzur içinde yaşıyoruz. Ayrıştırmaya çalışıyorlar, iç kavgaya yöneldiler.”[2]

Akademisyenliği sürecinde “komşularla sıfır-sorun,” “stratejik derinlik” gibi kavramları siyasal literatüre ekleme amacıyla öne süren Ahmet Davutoğlu, bu kez de “otoriter laikçilik” ile “özgürlükçü laiklik” kavramlarını üretip, bunları birbiri karşısına konumlandırarak ikinci gruba dahil oluyor:

“Yeni Anayasada da Laiklik ilkesi inanç gruplarına eşit mesafede olmasını garanti altına alan bir ilke olarak yer alacaktır. Otoriter bir laikçilik anlayışı değil, özgürlükçü bir laiklik anlayışını anayasamızda yer vereceğiz. Hazırladığımız yeni Anayasada da Laiklik ilkesi bireylerin din ve inanç özgürlüklerini teminat altına alan devletin tüm inanç gruplarına eşit mesafede olmasını garanti altına alan bir ilke olarak yer alacaktır.”[3]

Aslında Davutoğlu’ndan bir gün önce “özgürlükçü laiklik” kavramını ortaya atmış olan Figen Yüksekdağ ise Kahraman’ın sözlerine karşı birinci grup ile ikinci grup arasında bir pozisyon alıyor:

“Daha fazla din vurgusu yaparak hegemonya kurma peşindeler. Çok dindar oldukları için mi ‘dindar Anayasa’ istiyorlar?… Laiklik bu ülkede gerçek anlamda hiçbir zaman yaşanmadı. Özgürlükçü laikliğe susamış topraklarda yaşıyoruz. Zorunlu din derslerinin olduğu yerde, ‘Din eksenli bir anayasa yapılmalıdır’ diyor. Tam bir fütursuzluk.”[4]

Üçüncü grubu takip eden Devlet Bahçeli ise laikliğe dair kavramsal bir tartışmadan veya kavramın toplumsal önemine dair bir duruş sergilemekten kaçınarak, Kahraman’ın bu isteğini ‘hukuksuz’ bulduğunu söylemekle yetiniyor:

“Bu çıkış doğru değildir. Anayasa’mıza göre seçilmiş bir Meclis Başkanımızın Anayasa’nın ilk dört maddesini tartışmaya açması doğru bir yaklaşım değildir. Bir yandan anayasa değişiklikleri üzerinde düşüncelerinizi ortaya koyacaksınız, düşüncelerinizin gerçekleştirilmesinde milletimizin ön şart ve kabulü olan 4 maddenin içerisindeki laikliği ayrıca tartışmaya açacaksınız, bu doğru bir düşünce olmamıştır.”[5]

Benim bu yazıda dikkat çekmek istediğim iki nokta var. İlk olarak, Kahraman’ın bir anda gündeme getirdiği ‘laiklik’ anlayışına ve ardından gelen tartışmaların kavramsal tutarlılığına göz atmaya çalışacağım. İkinci olarak ise MHP başkanının kendilerini büyük oranda temsil ettiği varsayımıyla, günümüz Türk milliyetçilerinin neden ‘laiklik ile ilgili bir tartışmaya girmekten kaçındıkları’ üzerine bazı tarihsel çıkarımlarda bulunacağım.

Başlayalım…

Bir haftadır süren laiklik konuşmalarının ontolojik/kavramsal tutarlılığı ile ilgili ilk tartışmayı, BirGün Gazetesi’nde yer alan röportajında Korkut Boratav Hoca yapmış. Kendisine göre, bu tartışmayla birlikte siyasetçiler

“…laikliği din ve vicdan özgürlüğü diye tanımlamaya başladılar. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu da buna benzer bir açıklama yaptı. Bir kere bu yanlış. Laiklik din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili bir şey değildir. Aydınlanmanın bir öğesidir. Laiklik, ortaçağ kurumlarına, ortaçağın devlet anlayışına karşı verilen mücadelenin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Devletin ve toplumun dini kurallardan arınmasıdır. Kavramları karıştırmamak lazım. Zaten devlet ve toplum dini kurallardan arınırsa din de bireysel alana, bireyin dünyasına çekilecektir. Doğrusu da budur.”[6]

Boratav Hoca’nın bu kısa röportajında ayrıntıya giremediği noktalara değinmeye çalışalım…

Mademki laikliği bir Aydınlanma öğesi olarak ele alıyoruz, o halde önce Aydınlanma kavramı ile neyi anlamamız gerektiği sorusunu yanıtlamak ve bunun için de Immanuel Kant’ın 1784 yılında yazdığı “Aydınlanma Nedir?” makalesine gitmek gerekiyor.[7] Kant’a göre,

“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. Sapare Aude! ‘Aklını kullanmaya cesaret et!’ sözü Aydınlanma’nın sloganı olmaktadır.

Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter maiorennes), tembellik ve korkaklık nedeniyle insanların çoğu, bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar. Aynı sebeple başkaları için bu insanların başına vâsi [yönetici] olarak gelmek çok kolaydır. Çünkü ergin olmama durumu çok rahattır. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum olduğu zaman, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz. Para harcayabildiğim sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; çünkü başkaları beni bu sıkıcı ve yorucu işten kurtaracaktır. Başkalarının denetim ve yönetim işlerini üzerlerine almış bulunan vâsiler, insanların çoğunun, bu arada ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için gerekeni yapmaktan geri kalmazlar. Önlerine kattıkları hayvanları sersemleştirip aptallaştırdıktan sonra, bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler. Oysa onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek tehlike bu denli büyük değildir; çünkü birkaç düşüşten sonra bunu göze alanlar, sonunda yürümeyi öğreneceklerdir; ne var ki bu türden bir örnek, insanı ürkütüverir ve bundan böyle de yeni denemelere kalkışmaktan alıkoyar.”[8]

Kant’ın tarifiyle Aydınlanma, özel alandaki ve kamusal alandaki tüm yöneticilerin/otoritenin, basmakalıp tüm kuralların ve dogmaların yerini “tembellikten ve ergin olamama durumundan sıyrılmaya cesaret etmiş, düşünmekten ve aklını kullanmaktan korkmayan” insanların kendi rasyonel istekleri ve amaçları doğrultusunda çizdiği yollarla değiştirmesidir. Çünkü “insanın doğal yetilerinin akla uygun kullanılışının ya da daha doğru bir deyişle kötüye kullanılmasının mekanik araçları olan dogmalar ve kurallar, erginleşme ve olgunlaşma için sürekli bir ayak bağı olurlar.”[9] İnsan kendi kendine koyduğu bu ayak bağlarından ve engellerden özgürleşmeli, aklını kullanmaya hiçbir sınır olmadan devam etmelidir. Aydınlanma’nın özü budur.

Laiklik ile Aydınlanma, Kant’ın tarifindeki “ayak bağlarından” biri olan, ve Boratav Hoca’nın tarifinde belirttiği, Ortaçağ’a özgü dini ve siyasi kurumların otoritesi ile hiçbir ayrım olmadan tüm insanların düşünebilme sınırlarının (“ortak aklın” veya “sağduyunun”[10]) kesiştiği yerde bir araya gelir. Ortaçağ’ın dini ve siyasi kurumları, meşruiyetlerini “aşkın bir otoriteden” aldıkları iddiasında bulunurlar. Bu aşkın otorite Papa’ya, Kral’a ve yerel liderlere (feodal beylere) kutsallıklarını bahşettiği öne sürülen Tanrı’dır. Tanrı’nın Papa’yı, Kral’ı ve yerel liderleri kutsaması varsayımı, Aydınlanma ile birlikte “Tanrı neden sadece yöneticileri kutsar?” ve “Tanrı neden yönetici ile yöneten arasındaki ilişkinin kurucu unsurlarından biridir?” sorularına evrilir. Aydınlanma’nın bu sorulara verdiği yanıt – laiklik kavramı ile sık sık karıştırılan ve çoğunlukla da tercüme hatasına kurban edilen – sekülerleşmedir.

“Dünyevi işlerle uğraşırken dinsel inançların bir referans olmaktan çıkmaya başlamasını anlatan sekülerleşme kavramı, Fransızca’dan gelen, devlet yapısının ve yönetim biçiminin din-dışı bir zeminde örgütlenmesine işaret eden laiklik kavramından farklı olarak, insanların gündelik yaşam pratikleri ve fikir yürütme biçimlerindeki değişimleri de kapsar.”[11]

Sekülerleşme ile birlikte hem algıda hem de pratik yaşamda bir ayrım oluşması hedeflenir: özel alan ve kamusal alan. İki alanın birleştiği nokta “insan aklı”dır ve “sivil toplum”da açığa çıkar. Bu akıl, Kant’a göre “saflaşmalı,” üzerindeki her türlü dogmadan, her türlü baskıdan, her türlü otoriter etkiden sıyrılmalıdır. İnsan aklı, sivil toplumda (üretim, yönetim, siyaset, kültür, medya, vb.) yer alan her şeyin kurgulanmasının, algılanmasının ve gerçeğe dönüştürülmesinin temel dayanağı, referans noktası olarak kabul edilmelidir. En basit ifadesiyle sekülerleşme, insan aklının kendi başına varolabilmesinin, kendi kendine düşünebilmesinin, kararlar alabilmesinin ve ‘bilmeye cesaret edebilmesinin’ önündeki tüm otoriter eğilimleri ortadan kaldırmasıdır. Bu otoriter eğilimler aileyi, eğitimi, kültürü, medyayı, hukuku, devleti, üretimi, siyaseti, dini ve bunlara benzer her türlü üstyapı aracını kapsar.

Sekülerleşmeyi geniş kapsamlı bir otoriterlikten-özgürleşme-süreci olarak ele alırsak, laiklik bu özgürleşme sürecinde insanın kendisini yönetecek kişileri ve kurumları seçerken her türlü dini otoriteden uzaklaşabilme hakkı olduğunu ifade eden parçadır ve kabaca, devletin bir toplumdaki farklı ahlaki, ideolojik ya da dini inançlara/düşüncelere karşı eşit tarafsızlıkta (neutrality) kalması, Charles Taylor’ın deyimiyle, “vatandaşların ahlak bakımından eşitliğini” varsayması anlamına gelmektedir.[12] Bu açıdan, sekülerleşme çok daha kapsamlı ve toplumsal bir olgu iken, laiklik siyasal rejimi ilgilendiren bir eşitlik ve inanç/düşünce özgürlüğü sürecidir.

Laiklik seçme/seçmeme özgürlüğünün, yönetilme/yönetilmeme özgürlüğünün, inanma/inanmama özgürlüğünün aynı potada eridiği bir özgürlük hakkıdır. Laiklik olmadan, aynı iktidar çatısı altında yaşayan farklı inançtaki insanlara eşit davranılmıyorken, Aydınlanma’nın gerçekleşemeyecek olması bu yüzdendir.

Laiklik bir Aydınlanma sürecidir.

Laikliğin yalnızca “din ve inanç özgürlüğü”ne indirgenemeyecek olması, Kemal Kılıçdaroğlu’nun İsmail Kahraman’ın sözlerine verdiği yanıtın – ve bu anlamda Kahraman’ın bir şeriat devleti istediği düşüncesine sahip ilk grubun – kavramsal olarak son derece kaygan bir zeminde olduğunu gösteriyor. Ülkedeki laikliğin savunucusu olarak kendisini belirlemiş bu düşüncenin,[13] savunduğu kavram ile ilgili ciddi sorunlarının olduğu ve bu açıdan nasıl bir savunma stratejisi geliştirebileceği, oldukça ciddi bir soru olarak karşımızda duruyor. Aslında, laikliği yalnızca devleti dinin, vatandaşı da devletin baskısından kurtarmak biçiminde algılamak; CHP’nin vatandaş üzerindeki ‘kurucu’ arzularını da açıklamaya oldukça yardımcı oluyor.

Öte yandan hem Figen Yüksekdağ’ın hem de Ahmet Davutoğlu’nun (sonradan-)üretip ortaya attıkları “özgürlükçü laiklik” kavramının, Kılıçdaroğlu’nun içeriksel probleminden farklı, bir başka ontolojik probleme işaret ettiği de ortaya çıkıyor. Yüksekdağ ve Davutoğlu bu kavramsallaştırmalarıyla, içinde zaten “özgürleşme” olan bir kavram olan laikliği, ‘özgürlükçü özgürleşme’ gibi kendi kendini yiyen bir yılana (ouroboros) dönüştürüyorlar.

Davutoğlu’nun “özgürlükçü laiklik” kavramının karşısına konumlandırdığı “otoriter laikçilik” kavramı ise ontolojik problemi bir adım öteye taşıyor. Her şeyden önce Davutoğlu “laiklik” ile “laikçilik” arasında ‘söylemsel’[14] bir ayrıma gidiyor. Davutoğlu’nun kullandığı laik-çi-lik kelimesi iki adet yapım eki alıyor: Kelimedeki “-çi” eki bir ‘taraftarlık’ durumu belirtirken (laik-taraftarı); “-lik” eki, ‘laikçi’ kelimesine ‘bağlılık’ ve ‘özellik’ anlamı katıyor (laik-taraftarı olma durumu). Buna göre “laik-lik” kelimesinden farklı olarak “laik-çi-lik” kelimesinde, “laikliği sadece taraftarı olduğu için kabul eden,” ancak buna karşılık laikliğin kendisine taraftar olmamakla suçlanan biri, birileri, bir kurum veya kurumlar yer alıyor. “Laik-çi-lik”in önüne getirilmiş “otoriter” sıfatı ise bir yandan laiklere sempati duyarken diğer yandan laikliğe uzak kalan kişinin/kurumun, bu sempatisini toplumun geri kalanına da “zor yoluyla” kabul ettirmeye çalıştığı anlamı ortaya çıkıyor. Laikliğin kendisi herhangi bir kavramı “zor yoluyla kabul etmemek” ve “otoriterliği” reddetmek üzerine kurulu olduğuna göre, Davutoğlu burada laik-çi-lik yapanların laikliğin kendi özünden ayrıldıklarını söylüyor. Bu analizinin bir sonraki adımı olan “özgürlükçü laiklik” kavramını kullanması ise Davutoğlu’nu yapı-sökümde bir çıkmaza sokuyor: Davutoğlu eğer “laik-çi-lik” kavramını, laikliğin zaten sahip olduğu “özgürlük”ten soyutlamak/ayırmak için kullanıyorsa, neden “laik-lik”in önüne “özgürlükçü” sıfatını koyuyor? Yok eğer “laik-lik”in kendisinin özgürlükçü olmadığına inanıyorsa, neden “laik-lik” ile “laik-çi-lik” arasında bir ayrıma gitme ihtiyacı duyuyor? Kılıçdaroğlu’nun içerikle ilgili ontolojik problemi, Davutoğlu’nda hem içeriksel hem de söylemsel bir probleme dönüşüyor.

Kılıçdaroğlu’nun, Yüksekdağ’ın ve Davutoğlu’nun laiklik açıklamaları, yukarıdaki gibi kavramsal tartışmalara yol açabilecek potansiyeldeyken, Devlet Bahçeli’nin laiklik açıklaması öznellikten tümüyle uzak, hukuki bir platformda seyrediyor. Açıklama metninde yer verdiği kelimeler ve bu kelimelerle birlikte kullandığı ekler, Bahçeli’nin laiklik meselesine dair nerede durduğunu açıkça işaret ediyor. Buna göre, Bahçeli “Anayasa’mız” kavramı ile 1982 Anayasası’nı benimsediğini, “seçilmiş Meclis Başkanı” ifadesiyle Kahraman’ın üstlendiği pozisyonu meşru kabul ettiğini, “milletimizin ön şart ve kabulü olan 4 madde” ifadesiyle 1982 Anayasası’nın millet iradesi ile yazıldığını varsaydığını ve “milletimizin ön şart ve kabulü olan 4 maddenin içerisindeki laikliği” ifadesiyle de laiklik kavramını tümüyle ‘(ana)yasal’ ya da iradesini milletten alan ulusal hukuk çerçevesinde değerlendirdiğini anlatıyor.

Laikliği kavramsal boyutundan sıyırıp tamamen hukuksal bir gereklilik çerçevesine sokmak, İsmail Kahraman’ın sözleri ve önerisi hakkında yine aynı çerçevede bir yanıt vermeyi gerektirebilir. Bunu yapmanın siyasi ve bireysel bir tutarlılık olduğu söylenebilir. Hepsi bir yana, MHP’nin bugünlerde içinde bulunduğu ‘hareketlilik,’ “şu anda bu konuya karışmama” stratejisini öne çıkartmış da olabilir.

Sorun şu ki, laiklik ile ilgili söz etmeme(yi tercih etme), MHP’nin, milliyetçilerin ya da Bahçeli’nin yalnızca bugününe, içinde bulundukları siyasi-toplumsal bağlama ya da kişisel kaygılarına bağlı değil. Milliyetçi geleneğin önde gelen gazetesi Ortadoğu‘da İsmail Kahraman’ın açıklamalarına dair yayınlanan sadece iki köşe yazısı olması ve bunların birinde laiklik tartışmaları “boş ve sonuçsuz iş”[15] olarak nitelendirilirken, diğerinde Davutoğlu-Yüksekdağ benzeri bir “laiklik vs. laikarlık” ayrımı yapılıp “Hz. Muhammed’in laik olduğu”ndan[16] söz edilmesi, milliyetçi geleneğin temelde Bahçeli’nin duruşundan fazla uzaklaşmamış olduğunu gösteriyor. Şüphe yok ki bunlara milliyetçi (hatta MHP’li) olduklarını açıkça beyan eden ve güncel meselelere dair attıkları tweetlerle öne çıkan akademisyenlerin ve araştırmacıların, Kahraman’ın açıklamalarına dair yorum yapmaktan (tweet atmaktan) kaçınmaları da eklenebilir.

Tüm bunlar bana laikliğin bugünkü milliyetçi siyasetin ‘can damarları’ndan birini oluşturmadığını anlatıyor.

Peki neden?

Pratik/güncel siyasetle ilgili nedenleri dışarıda tutarsak, ben bu soruya iki temel yanıt bulabiliyorum.

Birincisi, MHP’nin bir parti olarak kendini konumlandırdığı yer ile ilgili.

Malum, Türkiye’de Sağ ve Sol siyasal söylemleri, Batı’daki faşizm ve sosyalizm/komünizm geleneklerinden farklı olarak, Sağ ile özdeşlemiş MP/CKMP/MHP (milliyetçilik) geleneği ve Sol ile özdeşleşmiş Ecevit-sonrası CHP (sosyal demokrasi) geleneği ile birlikte anılıyor. Milliyetçi hareketin bir fraksiyon olarak Demokrat Parti’den ayrılmasının temelinde yatan “CHP’nin laiklik vurgusuna yeterince eleştiri yapılmıyor olması” gerekçesi, bu fraksiyonun içinden çıkan partilerin yapılandırılmaları ve kadroları büyük değişiklikler geçirse de,[17] CHP ile laiklik kavramını yan yana (birlikte) ele almak ve milliyetçi hareket ile laiklik arasında tam bir bağlantı kuramamak alışkanlığını besleyerek devam etti.

2011 sonrası AKP iktidarının kendini konsolide etmesi ve giderek güçlenmesi, en azından 1 Kasım 2016 Genel Seçimlerine kadar (Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nde ortak aday çıkartacak kadar) CHP ile MHP politik söylemlerini (‘ulusalcılık’ paradigması üzerinden) birbirine yakınlaştırdı belki ama eğer bugün bu iki parti arasında temel bir farklılıktan söz edilecekse bu temel farklılığın “laiklik çizgisi” üzerinden geçtiği oldukça açık.

Bugünün sol-liberal CHP zihniyetine göre, “Atatürk bilimi bir araç olarak kullanmayı Batılılığın en başta gelen özelliği saymakla birlikte dini bir araç olarak kullanmayı beğenmemektedir, reddetmektedir. İslam tarihi içindeki en çok eleştirdiği nokta Müslümanlığın en başından itibaren politik bir araç olarak kullanılmış olmasıdır. Atatürk’e göre Müslümanlık nerede böyle bir nitelik kazanmışsa bir ‘aldatmaca’ olmuştur. Asıl mesele, dini bu gibi konulara ‘bulaştırmamaktır.'”[18] Söz konusu bulaştırmama işi, yukarıda da tartışıldığı gibi, zaten laikliğin tanımıdır.

Bunun karşısında, artık iyice AKP’ye kaymış olsa bile, bir zamanlar MHP seçmeninin büyük çoğunluğunu oluşturan (İç) Anadolulu “yerel liderler,” (1930-1945 arasındaki) kurucu CHP kadrolarının sahiplendiği laikliği de içeren “ulus olmanın nesnel öğelerini yadsıyarak ve dinsel bağlantıları vurgulayarak İslami millet anlayışını korumak için büyük bir enerjiyle”[19] savaşmış grupların kurucuları ve mirasçılarıdır. Onlara göre “İslam’la [Türkiye’deki] sosyal düzen arasında doğrudan bir bağ vardı[r]. İslam, toplumun nasıl olması gerektiğini belirttiğine göre dini politikadan çıkartmak mümkün değildi[r].”[20]

Üstelik, Kemal Karpat’a göre, 1930-45 arasındaki “CHP yönetiminde rejime yönelik gerçek veya sanal bir tehdidin ortaya çıktığı her durumda rejimin savunulması için laiklik ilkesine başvurul[muştur]. Laiklik, tek parti yönetiminin ve rejimin ‘düşmanları’ için her zaman kolaylıkla dinsel, başka bir deyişle İslami kaynaklı veya amaçlı olarak nitelenen her türlü muhalefet için getirilen yasaklamaların gerekçesini oluştur[muştur]. Laiklik politikası ile devlet dinsel alanın hakemi durumuna getiril[miştir]… ‘Laiklik’ tanımının, ilkenin gerçek anlamını saptırdığı ve devleti ‘ulusal irade’nin patronu konumuna getirdiği eleştirisi CHP’ye yöneltilen en temel eleştirilerden biri[dir].”[21] Laiklik, bu ‘pratik’ alanda, daha erken dönemde CHP seçmeni ile MHP seçmenini iki zıt kutupta karşılıklı konumlandırmıştır.

Ancak, tam da bu noktada, MHP’nin ve milliyetçi seçmenin bugün neden söz konusu karşıtlığı ‘kendi lehine’ kullanmaktan kaçındığı, hatta ‘konu bile etmediği’ sorusunun ikinci yanıtı ortaya çıkar.

Evet, (yakın-)tarihsel olarak MHP’nin temsil ettiği Sağ ve CHP’nin temsil ettiği Sol seçmeni birbirinden uzaklaştıran şey “laiklik çizgisi” olabilir; ama MHP, Türkiye’nin 1980-sonrası siyasal geleneği içinde “Sağ siyaset”in tek aktörü değildir artık! Özellikle 2011 sonrası Türkiye’deki Sağ seçmenin büyük çoğunluğu – burada tartışılması gerekmeyen nedenlerle – artık ‘güvenilir’ birer AKP seçmeni haline gelmiştir. Milliyetçi  seçmen, kendisini eski ya da bugünkü CHP ‘ulusalcılığından’ ayırt etmeye çalıştığı kadar, bu “Yeni Sağ”[22]ın temsilcileri olan AKP’den de ayırt etmek zorundadır artık. Ama bu, CHP’den uzaklaşmak kadar kolay olmayacaktır.

MHP ile AKP’nin paylaştığı ortak (Sağ) seçmen havuzundaki “dindar kişilerin İslam’a kesin olarak bağlı oldukları dolayısıyla da Atatürk’ün laik reformlarının yadsınmasını toplumun kültürel bütünlüğünün yeniden sağlanması için zorunlu gördükleri doğrudur. Ancak toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan insanlar için sorun, Türk kimliğinin tarihsel ve kültürel gelenekleri kapsayacak şekilde tanımlanmasının yolunu bulmak ve aynı zamanda da statülerini ulusal bir devletin modern yurttaşları olarak sağlamlaştırmaktı. Görünüşe göre dine verilen önem dindarlıktan çok pratik nedenlerden kaynaklanıyordu: Toplumu bir arada tutan çimentonun İslami gelenek ve göreneklerden türediği apaçık bir gerçekti. Büyük çoğunluğa göre demokrasi, modernleşme veya (Batıcılıktan farklı olarak) Batılılaşma, genelde toplumsal dayanışmanın temel değerlerinin yadsınmasını veya önemsenmemesini değil, bu değerlerin, Türklerin kültürel ve tarihsel mirasının bir parçası olduğunun kabul edilmesini gerektiriyordu.”[23]

Kemal Karpat’tan alıntılanan bu cümlelerde Batı-cı-lık ve Batı-lı-laşma arasına konulan “fark” size de çok tanıdık gelmiyor mu? İlkinin “olumsuzluğu” ile ikincisinin “nötrlüğü” veya “uygun bir hale getirilebilirliği” ile başka bir karşılaştırmayı size de hatırlatmıyor mu?

Elbette Davutoğlu’nun laik-lik ve laik-çi-lik arasına koymaya çalıştığı farktan söz ediyorum burada. Ve tabi ki, aynı anda, MHP’nin ve milliyetçi kitlenin laiklik tartışmalarının ötesinde, içinde bulundukları çıkmazdan da…

“Sağ”ı “Sol”dan ayırmak, “Sağ”ı “Yeni Sağ”dan ayırmak gibi değil. İlki, söylem düzeyinde bile kalıp başarıya ulaşabilecekken; ikincisi, hem söylemi hem de pratiği gerektiriyor. Milliyetçiler, halihazırda AKP siyasetinin doldurduğu “söylem deliklerini” yeniden-düzenleyebilecek ya da değiştirebilecek siyasal güçten yoksunlar. Örneğin, “Osmanlı nostaljisi”ne sahip olsalar da, “Osmanlı’nın en büyük nostaljiği” olamıyorlar. Türkiye’de “dindarlığı” en yakın yaşayan kesim olduklarına inansalar da, “Türk dindarlığı”nın ne olduğunu “ilk kez onlar” açıklayamıyorlar. “Baş örtüsü” hassasiyetleri, başkalarınca bayraklaştırılıyor. Bir “reis-hayalini” Alparslan Türkeş’ten beri kursalar da, kendi ‘reis’lerini çıkartamıyorlar. Kendi “ocakları” (Ülkü Ocakları, Alperen Ocakları) olsa da, yeni bir “ocağın” (Osmanlı Ocakları) kurulmasına engel olamıyorlar. AKP iç-dış politikada ne zaman “milliyetçi” adımlar atsa (Kürt Açılımı’nın ortadan kalkması, Rusya ile gerilim, İsrail-Filistin tarafgirliği, vb.), “asıl milliyetçinin” kendileri olduğunu kimseye anlatamıyorlar. Milliyetçi söylem ne zaman hükümet lehine popülerleşse, seçmenlerinin bir kısmını AKP’ye kaptırmaktan kurtulamıyorlar.

Oturmak istedikleri koltuklar çoktan kapılmış, doldurmak istedikleri boşluklar çoktan doldurulmuş.

Zaten hassas oldukları, olabilecekleri, belki de “laik-lik” ile “laik-çi-lik” farkını ortaya koyabilecekleri laiklik “olay”ında bile, AKP’den (hatta bu kez HDP’den bile) önce davranamıyorlar. Söylem üretemedikleri gibi, eylemde de bulunamıyorlar. Hep kendilerinden önce davranmış, hep kendi söylemlerini çoktan düşlemiş ve ifade etmiş birileri ile karşılaşıyorlar.

Adeta kendi doğurdukları çocuğun (Sağ siyasetin), büyüyüp gelişme evrelerini kaçırıyorlar. Çocuk çoktan ergenleşmiş, büyümüş, evlenmiş, “yenilenmiş,” küresel/modern hayatın gereklerini yapmaya başlamış, onlar çocuklarının hala kendi kurdukları “baba kurumları”na sadık kalmasını bekliyorlar. Yeni Sağ’ın gerektirdiği piyasa liberalizminden devletçilikleriyle, kurup-bozduğu geçici arkadaşlıklardan (Kürtler, Aleviler, eşcinseller, İsrailliler, Avrupalılar, Amerikalılar, vb.) ezeli düşmanlarıyla, küreselleşme vurgusundan yerellikleriyle, popülizmden ‘ağır abilikleri’yle uzaklaşıyorlar.

O yüzden de zamanı ıskalıyorlar.

Sadece laiklik konusunda değil, her konuda suskun kalıyorlar.

Kendilerini Sağ-Sol, yerel-küresel, piyasa-siyaset, dün-bugün gibi sınırları belirsiz, bulanık ve denetimsiz kavramlar arasına sıkıştırmaktan ve üzerlerindeki otoriteyi sürekli yeniden-güçlendirmekten vazgeçmedikçe, “milliyetçi dava bana ne der?” diye kendilerini korkuttukça, Kant’ın deyişiyle “kendi suçları ile düşmüş oldukları bir ergin olmama durumundan” kurtulmak için cesaret etmedikçe, suskun kalmaya da mecburlar…

İronik olan şu ki, onlara bu cesareti verebilecek “laiklik” tartışmasında bile taraf olmayarak, bir başka tarihi fırsatı da ıskalamış durumdalar.

Eğer bu kez korktukları şey laikliğin, sekülerleşmenin, en nihayetinde Aydınlanma’nın Batılı birer kavram olduğu ve “milletimize-dinimize” uymayacakları idiyse, yine yanılıyorlar…

Fazla uzağa gitmeyip milliyetçi literatürün ana yayıncılarından Ötüken Neşriyat’tan çıkmış İbn Sina Felsefesi ve Ortaçağ Avrupasındaki Etkileri başlıklı kitaba bakabilirler mesela. Orada şu satırlarla karşılaşacaklar:

“[İbn Sina] Kitab el-Nefs adlı eserinde: ‘Farzedelim ki’ diyor ‘bizden biri aniden ve mükemmelen yaratılmış ama gözleri örtülü ve harici şeyleri göremiyor olsun. Havada veya hissedebileceği havanın mukavemetinde çarpmaması için, daha ziyade boşlukta yaratılmış bulunsun. Uzuvları ayrılmış olduğundan ne bir şeye rastlıyor ne de dokunuyor. Sonra bizzat kendi varlığının delilinin olup olmadığını kendi kendine sorarsa, hiç şüphesiz kendinin var olduğunu doğrulayacaktır…’ Dış alemle irtibat kurmaksızın, bizzat kendi düşüncesi, kendisinin var olduğunu ve düşündüğünü ilham edecek olan meşhur uçan adam mecazını alamet olarak alırken, ruhun bir cevher olduğunu, bir araz olmadığını, ölümsüz ve manevi olduğunu ortaya koyar. Bu mecaz, Ortaçağ’ın çok sayıda yazarı tarafından ele alınmıştır. Öyle ki, [René] Descartes’ın Cogito ergo sum‘u ona öylesine yakın ki, uçan adam mecazını biliyor olması kuvvetle muhtemeldir.”[24]

Cogito ergo sum (je pense, donc je suis), bilinen çevirisiyle, “düşünüyorum, öyleyse varım”[25] demektir. Aralarında bilinen, kesin bir bağ yoktur belki ama İbn Sina’nın uçan adam‘ı Descartes’ın düşündüğü için var olan adamından önce gelir. Onlara göre insan, duyularına ve insan yapısı hiçbir şeye (siyasete, dile, dine, kültüre, devlete, otoriteye) ihtiyaç duymadan, kendi kendine var olduğunu bilir. Bunu bildiği için varlığı kesindir. Aklı saflaştırmak, onu insan yapısı olan her tür etkiden uzaklaştırmak anlamına gelir. Bir kez bu gerçekleştiğinde, artık insanın önündeki tüm engeller ortadan kalkar. İlerleme başlar. İnsan birilerinden aldığı yetkiyle değil, kendi varlığı sayesinde ayağa kalkar. ‘Var’ olmaktan çıkıp ‘yaşamaya’ başlar. Aydınlanma, buna işaret eder. Sekülerleşme de… Laiklik de…

Ama bunu yapabilmek için, önce cesaret gerekir…

Laikliği istemeyenler, cesaret etmeye cesaret edemeyenlerdir. [26]

 

[1]Meclis Başkanı Kahraman: Laiklik Yeni Anayasada Olmamalı,BBCTürkçe, 25 Nisan 2016.

[2]Ya Laik, Demokratik, Sosyal Hukuk Devletine İnan Ya da O Koltuğu Terk Et,” CHP, 26 Nisan 2016.

[3]Ahmet Davutoğlu: ‘Yeni Anayasada Özgürlükçü Laiklik Olacak’,Euronews, 27 Nisan 2016.

[4]HDP’den Laiklik Açıklaması,HaberSol, 26 Nisan 2016.

[5]Bahçeli’den Laiklik Açıklaması,HaberSol, 26 Nisan 2016.

[6]Korkut Boratav: Laiklik Aydınlanma’nın Bir Öğesidir,BirGün, 28 Nisan 2019.

[7] Batı dünyasının 200 yıl önce sorgulayıp çözdüğü meseleleri, kavramsal olarak kendi lügatine yedirmeyi başaramamış bir toplum olmamız, Türkiye’de laiklik ve Cumhuriyet-kazanımları ile ilgili en kayda değer tartışma bana kalırsa.

[8] Immanuel Kant, “Aydınlanma Nedir?,” Özgürlüğün İdeolojisi: Liberalizm içinde, D. Gürpınar (der.), A. Kurt (çev.), İstanbul: Liber+, 1784/2016, ss. 68-69 (68-76).

[9] Kant, a.g.e., s. 69.

[10] René Descartes, Söylem – Kurallar – Meditasyonlar, A. Yardımlı (çev.), İzmir: İdea, 1637/1996, ss. 13-14.

[11] Tony Bilton vd. Sosyoloji, K. İnal (çev.), Ankara: Siyasal, 2003/2009, s. 9.

[12] Jocelyn Maclure ve Charles Taylor, Laiklik ve İnanç Özgürlüğü, İ. Güllü (çev.), İstanbul: İskenderiye, 2010/2015, ss. 17-25.

[13] CHP Sözcüsü Selin Sayek Böke’nin “tek bir Cumhuriyet Halk Partili hayatta kalana kadar savunacağımız ve kırmızı çizgi olarak her zaman arkasında duracağımız bir laiklik davamız var” açıklaması, CHP’nin kurumsal olarak bu savunuyu üzerine almakta gönüllü olduğunu gösteren bir başka örnek sanırım. “Selin Sayek Böke’den ‘Laiklik’ Açıklaması,” Sözcü, 27 Nisan 2016. Öte yandan, bu söylemin pratik ile nasıl uyuşacağı veya CHP’nin yakın tarihinin bu ‘laiklik savunuculuğu’nu nasıl garanti altına alacağı da önemli bir soru işareti… Mesela “Davutoğlu olayı”nın ardından Kılıçdaroğlu’nun kendisine ‘hakkını helal etmesi,’ öncesinde HDP-saflarında görünmemek için dokunulmazlıkların kaldırılmasına ‘evet’ denilmesi ve elbette Ekmeleddin İhsanoğlu’nun 2014 adaylığı gibi örneklerle mi “laikliği kesin CHP korur” izlenimine kapılacak seçmeni? Belki başka bir yazının konusu ama burada esas sorulması gereken soru, gerçekte CHP’nin hangi seçmene yönelik bir söylem geliştirdiği ile alakalı olmalı sanıyorum: AKP+MHP seçmenine yönelik mi, yoksa kendi seçmenine yönelik mi?

[14] Burada “söylem” (discourse) kavramını Michel Foucault’ya atıfla, “söylenen her türlü şey içinde belli bir sistemlilik içine girebilen ve kendileriyle birlikte düzenli bir iktidar etkisi meydana getirebilen ‘ifade’lerin bütünü” olarak kullanıyorum. Foucault’dan aktaran, Taner Timur, Felsefi İzlenimler: Sartre, Althusser, Foucault, Derrida, İstanbul: İmge, 2005, s. 65

[15] Orhan Karataş, “Türkiye Gerçeğinden Habersiz,” Ortadoğu, 28 Nisan 2016.

[16] Şükrü Alnıaçık, “Hz. Muhammed’in Laikliği,” Ortadoğu, 28 Nisan 2016.

[17] Bknz. Jacob Landau (1982) “The Nationalist Action Party in Turkey,” Journal of Contemporary History, 17(4), ss. 587-606; ve Hakan Yavuz, “The Politics of Fear: The Rise of the Nationalist Action Party (MHP) in Turkey,” Middle East Journal, 56(2), ss. 200-221.

[18] Şerif Mardin, Türkiye’de Toplum ve Siyaset: Makaleler I, İstanbul: İletişim, 1990/2012, s. 191.

[19] Kemal Karpat, Türkiye’de Siyasal Sistemin Evrimi: 1876-1980, E. Soğancılar (çev.), İstanbul: İmge, 2007, s. 213.

[20] Şerif Mardin, Türkiye’de Toplum ve Siyaset: Makaleler I, İstanbul: İletişim, 1990/2012, s. 191.

[21] Kemal Karpat, Türkiye’de Siyasal Sistemin Evrimi: 1876-1980, E. Soğancılar (çev.), İstanbul: İmge, 2007, ss. 67-68.

[22] Bknz. Nafiz Tok, Mehmet Özel ve Vedat Koçal (der.), Yeni Sağ, Küreselleşme ve Türkiye, Ankara: Orion, 2008.

[23] Kemal Karpat, Türkiye’de Siyasal Sistemin Evrimi: 1876-1980, E. Soğancılar (çev.), İstanbul: İmge, 2007, s. 315.

[24] A.M. Goichon, İbn Sina Felsefesi ve Ortaçağ Avrupasındaki Etkileri, İ. Yakıt (çev.), İstanbul: Ötüken, 1951/2000, ss. 35-36 ve 87-88.

[25] René Descartes, Söylem – Kurallar – Meditasyonlar, A. Yardımlı (çev.), İzmir: İdea, 1637/1996, s. 32. Aradan neredeyse beş asır geçmesine rağmen, “düşünmenin kendisi[nin], hükmedenler tarafından salt ideoloji diye yadsınır oldu[ğu]” günümüzde, düşünebilmek hala bir varlık göstergesi, bir meydan okuma/tanınma eylemidir. Thedor W. Adorno ve Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği: Felsefi Fragmanlar, N. Ülner ve E. Ö. Karadoğan (çev.), İstanbul: Kabalcı, 1944/2010, s. 61.

[26] Ergin Yıldızoğlu’nun yakın dönem Türkiye tarihine ışık tutan ve laiklik tartışmalarına da özel bir yer ayıran kitabı, “Laiklik Savunulmalıdır”ı, bu yazıda yer alan her şeyin sağlamasını yapmak adına, herkese öneririm: Ergin Yıldızoğlu, Laiklik Savunulmalıdır, İstanbul: Tekin, 2016, ss. 109-154.

Comments Off on laiklik, milliyetçilik, apati

Filed under Güncel, Siyaset, Teori

müzik, nöronlar ve fetva

ABD’li ünlü progressive metal grubu Dream Theater’ın bu yılın (2016) başında çıkardığı albüm, The Astonishing, dinleyicilerini müziksiz bir dünyayı tasvir eden bir hikayeye çağırıyordu.

2285 yılına gelinmiş, tüm dünyanın kontrolü Great Northern Empire’ın İmparatoru Nafaryus’a geçmiştir. Nafaryus’un en dikkat çekici icraatı gezegende müzik yapılmasını yasaklamak olmuştur. Müziğe benzer tek şey, insansız hava araçları Noise Machine’ler (NOMAC’ler) tarafından üretilen ve insanlarda hiçbir duygu uyandırmayan katatonik ‘sesler’/’gürültüler’dir. Nafaryus’un imparatorluğuna karşı olsalar da onu devirmek için hiçbir güce sahip olmayan insanlar, bir umutla Ravenskill Rebel Militia isimli isyancı örgütü kurar. Örgütün yöneticisi Arhys tüm iyi niyetine karşılık, Nafaryus’un icraatlarına karşı koyamaz. Ta ki, kardeşi Gabriel’in bir özelliğini keşfedene kadar…

Hikaye bu ya, Gabriel o güne dek eşi benzeri görülmemiş bir sese ve müzikal yeteneğe sahiptir. Onun yaptığı ezgili çağrılar, her geçen gün daha fazla insanda yankı bulur; Ravenskill Rebel Militia’nın katılımcı sayısını da sürekli arttırır. Kurtuluş, Gabriel’in sesi ve müziğindedir. Hayatlarında ilk defa bir müzikle, bir melodiyle, bir tınıyla karşılaşan insanlar, onun cazibesine kapılarak Nafaryus’a karşı ayaklanmayı başlatma cesaretine nihayet sahip olmuşlardır…

Hikayeyi daha başa saralım… taa milattan önce dördüncü yüzyıla…

Daha o günlerde “acaba müziğin gerçek doğası dinlenme gereksinmesini doyurmaktan daha yüksek bir değer taşıyor mu?” diye sorar Aristoteles ve ekler, “biz herkesin onda bulduğu genel hazzı yalnızca paylaşmaktan fazlasını yapmalıyız; müziğin karakter ve zihin üstünde herhangi bir etkisi olup olmadığını araştırmamız gerekiyor… [Müziğin] kişiliği etkilediği, insanları çılgın gibi heyecanlandırdığı – hem bir zihin hem de bir ahlak durumu olarak taşkın bir heyecan yarattığı – pek iyi bilinmektedir.”[1]

Yazdığı satırlarla okuyucusunu müziğe karşı ‘dikkatli olmaya’ davet eden Aristoteles, devam eder:

“Ritm ve melodilerde gerçeğe – öfke ve yumuşaklığın, ayrıca cesaret ve ılımlılığın ve bunların karşıtlarının, giderek bütün ahlak niteliklerinin gerçekliklerine – yakın bir benzerlik vardır; dinlenilen müziğin bizde sahiden duygusal bir değişiklik yaratması, bunun bir belirtisidir. Gerçeğe benzeyen şeylerde haz (ya da acı) duyma alışkanlığı olmak, gerçek karşısında da aynı yatkınlığı olmaya çok yakındır… [M]üzikte ahlaki nitelikler vardır, işittiğimiz melodiler bunları temsil eder. Böyle olduğu besbellidir, çünkü bir kere, makamlar ya da uyumlar arasındaki doğal ayrılık vardır – bunlar, dinleyenlerinde farklı tepikler yaratırlar, hepsi aynı yönde etkilenmez.”[2]

Bu nedenle Aristoteles’e göre müzik eğitimi ciddi bir iştir. Müzik “belli zihin halleri yaratma gücü”[3] olduğu için bizzat devlet tarafından eğitimi verilmesi gereken ve kontrol edilmesi gereken bir sanattır. Çocukların bir enstrüman çalmaları veya şarkı söylemeleri, müzikten zevk alabilmeleri ve onu bilebilmeleri için hafif bir eğitim, görevini pekala yerine getirecektir. Ancak, bundan sonrası – hele bazı makamların veya kitara ya da üflemeli çalgıların öğrenilmesi – kesinlikle yasaklanmalıdır.

“Öyleyse, profesyonel ölçülerle ve yarışma niteliğinde çalgı çalmayı ve şarkı söylemeyi öğrenmek eğitim değildir, diyeceğiz. Bu anlamda çalıp söyleyenler, kendi karakterlerini geliştirmek için değil, dinleyicilerine zevk vermek için böyle yapmaktadırlar, hem de bayağı bir zevk… [Yöneldikleri] amaç – halkı eğlendirmek – aşağılık bir şey olduğu için sonuçları da ister istemez alçaltıcıdır. Dinleyici adi bir adamdır…”[4]

Aristoteles, yorumunda çok açıktır: Müzik bir zevk verme aracı olduğu ve gerçeğin yerini almaya başladığı ölçüde aşağılıktır ve bu nedenle de yönetici tarafından yasaklanmalıdır.

Hikayeyi bugüne getirelim… 2016 yılı Türkiye’sine…

Aristoteles’i çağrıştıran bir fetva ile gündeme gelen Diyanet İşleri Başkanlığı diyor ki: “Kuran ve sünnette, müzikle meşgul olmanın, müzik dinlemenin mutlak anlamda günah olduğunu gösteren deliller bulunmamaktadır. Bu itibarla, dinimizin temel inanç, amel ve ahlak ilkelerine aykırı olmayan, haramların işlenmesine sebep olmayan müzik türlerini dinlemekte dinen bir sakınca yoktur. Ancak cinsel arzuları tahrik eden ifade ve tasvirleri içeren, haramları güzel gösteren müzikleri yapmak ve dinlemek ise günahtır.”[5]

Olayın iki boyutu var.

İlk boyutu, 2016 yılında, Anayasasında (Madde 2[6]) “laiklik” güvencesi olan bir ülkenin herhangi bir kurumunun, herhangi bir sıfatla ‘fetva’[7] verebiliyor oluşu ile ilgili… İslam dininde bir ruhban sınıfının bulunmayışı, Cumhuriyetin Batılı değerlerini taşıması istenen ‘yeni Türk’ insanının ortaya çıkartılması sürecinde dönemin hakim ideolojisine, Şeriye ve Evkaf Vekaleti yerine Diyanet İşleri Başkanlığını ve Evkaf Umum Müdürlüğünü kurdurtmuştu (1924) – verdikleri bu karardan bugün ne kadar memnun oldukları ayrı bir tartışma konusu herhalde.[8] Başbakanlık kurumuna bağlı olan Diyanet İşleri Başkanlığı, o günden bu yana her yeni gelen hükümetin ve esen her yeni ideolojik rüzgarın etkisiyle bir oraya bir buraya savruldu. Daha ilk günden, bol Türk etnisitesi ile bezeli Sünni-Hanefi geleneği üzerine kurulu doktrinleri savundu, böylece başta Alevilik olmak üzere diğer mezhepleri ve sayıları gittikçe azalan gayri-Müslim inançları yadsıdı. Yadsıdı yadsımasına ama Alevi veya gayri-Müslim vatandaşlardan, hatta kağıt üzerinde Sünni-Hanefi mezhebinden olsa da herhangi bir dini ritüeli takip etmeyen insanlardan alınan vergilerle hayatta kalmaya devam etti. Kimi zaman radikalleşen söylemlerine rağmen orta-yolcu bir muhafazakarlık tutturdu, son derece öznel bir laiklik yorumuyla da bir şekilde çerçevelendi/meşru hale getirildi (Madde 136[9]).

Eh ‘orta-yolcu muhafazakarlık’ denildiğinde akla gelen ilk filozofa – Aristoteles’e – bu kadar benzeyen bir kurum, neredeyse kopyalanmış bu söylemi tekrarlayarak bizi de çok şaşırtmadı haliyle…

Ancak burada öne çıkması gereken bir başka nokta daha var. 1928 yılından, Anayasadan “devletin dini İslamdır” ibaresi çıkartıldığından beri, Türkiye Cumhuriyetinde siyasal otoriteyi Max Weber’in “yasal-akılcı otorite”si temsil ediyor. Bir başka deyişle, Türkiye’de o günden beri konulan tüm resmi hükümler, varlık ve geçerlik sebeplerini aklın gerektirdiği bir nedene dayanma ve (ana)yasal çerçeveyle sınırlanma koşullarından alıyor. Dinsel bir nedene dayanan yasalar, öneriler ve hatta dinsel kuralları belirleme gibi yaptırımlar, devletin herhangi bir organı aracılığıyla vatandaşlara dayatılamıyor. Tam da bu noktada benim merakımı Diyanet’in “cinsel çağrışımlar yapan müzik dinlenmez” söyleminin ne kadar akla uyduğu ve (hangi) yasalarla nasıl çerçevelendiği mevzuları çekiyor.

Dolayısıyla olayın ikinci boyutu, Diyanet’in kendini fetva verecek kadar yetkili ve sorumlu ilan ettiği müzik konusunda gerçekten ne kadar bilgili olduğu ile ilgili oluyor… Diyanet’in ya da Din İşleri Yüksek Kurulunun İslam dini ile ilgili bilgisini tartışacak değilim. Bu kurumlarda çalışan insanlar hangi sınavlarla veya eleme yöntemleriyle çalıştıkları pozisyonlara atanıyorlar bilmiyorum; bu nedenle, bir devlet kurumunun ciddiyetini verili sayıp, buralarda çalışanların hem bu işi yapmak isteyen hem de en iyi şekilde yapan insanlar olduğunu kabul ediyorum. İslam dinine, daha doğrusu Sünni mezhebe dair konularda çalışmak isteyen, bunun okulunu okuyan ve insanlara hem bu dünya hem de öldükten sonra gideceklerini söyledikleri dünya hakkında bilgi verme cesaretine sahip olan insanların “kesin bilgi” sahibi olmadan ‘görüş bildirmekten’ kaçınacağına da ayrıca inanmak istiyorum.

Benim takıldığım kısım, Diyanet bünyesinde çalışan insanların kendilerine sorulan soruların “ikinci bölümüne” nasıl yanıt verebiliyor oldukları ile alakalı… ‘İslam ve siyaset,’ ‘İslam ve felsefe,’ ‘İslam ve bilim,’ ‘İslam ve psikoloji,’ ‘İslam ve eğitim,’ ‘İslam ve evrim,’ ‘İslam ve mimari,’ ‘İslam ve medya,’ ‘İslam ve otoyollar,’ ‘İslam ve lunaparklar,’ ‘İslam ve yarınki maçın sonucu’ ve en nihayetinde ‘İslam ve müzik’ gibi konularda sorulan binlerce farklı sorudaki ‘İslam’ referansıyla ve Diyanet’in bu konuda sunduğu çözümlerle bir problemim yok benim. Benim derdim, Başkanlığın yetkili şahıslarının, soruların diğer tarafında bulunan, sırasıyla, ‘siyaset,’ ‘felsefe,’ ‘bilim,’ ‘psikoloji,’ ‘eğitim,’ ‘evrim,’ ‘mimari,’ ‘medya,’ ‘otoyollar,’ ‘lunaparklar,’ ‘yarınki maç’ ve ‘müzik’ ile ilgili konularda ne kadar bilgi sahibi oldukları!

Amacım Diyanet’in müzik bilgisini sınamak değil. Aslında, “sadece Diyanet’in” müzik bilgisini sınamak değil.

Herkese soruyorum: Müzik nedir?

Aristoteles haklı mıdır, mesela? Müzik bir duygu katalizörü müdür, örneğin? Bir müzik makamından diğerine duygularımız nasıl değişir? Neden bazı sesler canımızı acıtırken, diğerleri bize huzur verir? Müzik bizi hangi yollardan etkiler, bizim müziğe tepkimiz nereden doğar?

Klasiktir, bazıları müziğin konuşmadan bile önce geldiğini, insanlar-arası iletişimin ilk araçlarından biri olduğunu söyler. Harfler yokken notalar vardır onlara göre. Evrendeki tüm varlıkların birer sesi, birer müziği vardır. Dünya’nın dönüşü bile bir müziktir. Doğa sesleri, uyumlu bir ezgi yaratır vs… Bazıları ise müzik ile insan arasındaki ilişkinin, bu varsayımların çok ötesinde olduğunu kanıtlıyor!

Massachusetts Institute of Technology’de (MIT) yapılan çok yeni bir çalışma, müziğin (metodik, ezgi-temelli, bilerek yapılmış ve çalınmış müziğin) insan beyninde algılanması için kendine has bir sinir sistemi yolu izlediğini ispatlamış durumda.[10] Kısaca açıklamak gerekirse, beynimizin müziği algılaması sürecinde rol oynayan nöronlar, karşımızdaki insanın konuşmasını, bir köpeğin havlama sesini, çamaşır makinesinin tıngırtısını veya gök gürültüsünü duymamızı sağlayan nöronların izlediğinden farklı bir yol izliyor. Beynimiz ve sinir sistemimiz, müzik için, bu sesleri işlemekte kullandığından tümüyle farklı, bambaşka bir işlem yürütüyor: Müziği kendine özgü, temel bir kategori olarak ele alıyor.

Bu çalışmadan türetilebilecek yüzlerce, binlerce yeni çalışma olacaktır. Müziğin neden farklı bir kategori olarak ele alındığı, bunun nasıl yapıldığı, farklı müzik türleri için farklı nöral yolların olup olmadığı, eğer bu yolları belirleyebilirsek bunlara uygun yapay müzik ‘üretip üretemeyeceğimiz’ veya müzik nöronlarının izleklerinin nihai hedefinde hangi duyguların olduğu gibi sorular, hala yanıtını arıyor.

İşte tam da burada, bu zihin açıcı çalışmanın karşısında, ‘müziğin cinsel arzuları tetiklediği’ varsayımına dayalı bir fetva verilmesi beni şaşırtıyor. Diyanet İşleri, neye, hangi bilgiye, hangi ilahi varsayıma dayanarak müzik ile duygular arasında bir bağ kurabiliyor? Bu bağlantıyı işaret eden bir ayet veya hadis mi var? Varsa, neden fetvasında bunları paylaşmıyor? Yoksa, bu bağlantı varsayımını hangi ilahiyatçıya, araştırmaya dayandırıyor? İslam’ın ortaya çıkışından bin yıl önce yaşayan Aristoteles’e mi? Dahası, eğer bu bağlantıyı sadece bir varsayım olarak kabul ediyorsa, nasıl olup da bir varsayımın sonucunu, sonsuz bir cezalandırma (haram-günah) olarak belirleyebiliyor?

Bana kalırsa, Diyanet daha da büyük bir hataya düşüp ‘müzik’ ile ‘şarkı sözleri’ni, hatta ‘müzik’ ile ‘klip’i birbirine karıştırıyor. Müzik hakkında ‘fetva’ verirken, henüz söz ettiği şeyin gerçekten ‘müzik’ ile ilgili olup olmadığı konusunda bile vatandaşları tatmin edemiyor. Müzik ile şarkı sözlerinin farklı birer nörolojik süreçten geçerek insan zihninde işlendiklerini dikkate al(a)mamasına rağmen, kendi kurumsal varlığının akılcı-yasal olmama ‘lüksüne’ dayanarak, resmi bir açıklama ya da tavsiye yapabiliyor.

Rihanna’nın 2016 albümü Anti, Barbados-Jamaika melodilerini, soft bir R&B soundu altında insanlara sunma hedefiyle piyasaya sürülmüşe benziyor. Albümden çıkan ilk single, “Work,” twerking adı verilen popo-sallama hareketinin envai çeşidini içeriyor, Rihanna ile Drake’in de dahil olduğu erotik dans sahneleri ile öne çıkıyor. Şarkının klibini bir kez izleyen biri, şarkıyı bundan böyle erotik çağrışımlarla hatırlamaya neredeyse mahkum ediliyor. Oysa, şarkının klipsiz hali, pek de ‘erotik’ sıfatını hak edecek gibi tınlamıyor…

Şimdi, Diyanet acaba bu şarkıyı nasıl ‘yasaklılar listesine’ alabiliyor? Şarkı kendi haliyle erotik değilken, klibiyle birlikte dinlendiğinde erotikleşiyora, Diyanet’in müzik fetvası yeniden mi şekilleniyor? Bir şarkı ile bile değişebilen, öznelleşen fetva, nasıl olup da cennet-cehennem tasviri yapabiliyor? “Niyet” bu işin neresine dahil oluyor?

İsmiyle bile erotizmin dibine vuran Puscifer grubunun “Rev. 22:20” isimli şarkısı aslında dini motiflerle ve sözlerle bezeli olsa da, bana Rihanna’nın kıç salladığı herhangi bir şarkıdan daha erotik geliyor! Aslında bir cinayetin anatomisini anlatan Nick Cave, “bu enfes yaratığa sordum / evet, sordum; evet, sordum / benimle biraz yürür mü dedim / bu hızlı geceye doğru…” derken nefesim kesiliyor. Massive Attack, ‘meleği’ ile baştan çıkarıyor. Leonard Baba’nın derinden gelen sesi groove ile birleşince yer yerinden oynuyor. Lamb’in “Sugar 5″ı insanın suratında hınzır bir gülümseme bırakıyor. Madonna’nın kendisini aforoz ettiren “Like A Prayer”ı birçok sevişmeye soundtrack olmaya devam ediyor. Rob Halford’ın eski erkek arkadaşına (evet evet, inanmazsınız ama bu dünyada bazen hemcinsler de birbirlerini sevebiliyorlar!) mı yoksa müptelası olduğu uyuşturuculara mı atfettiği muhabbeti hala yapılan “A Touch of Evil,” bir insanı en zayıf yerinden vuran ‘sahiplik’ güzellemeleriyle erotizmin bir heavy metal şarkısında bile vücuda gelebileceğine örnek teşkil ediyor. Nina Simone bu işi zaten biliyor; “bu yeni bir şafak / bu yeni bir gün / bu yeni bir hayat benim için / ve ben kendimi iyi hissediyorum” derken, her bir hücrenizi daha canlı, daha iyi hissettiriyor…

Son derece ironik bir biçimde Diyanet İşleri, henüz on beşinci yüzyılın başında ünlü İslam alimi İbn Haldun’un din bilginlerini uyarmak zorunda kaldığı metodolojik bir hatayı, kendisinden altı yüzyıl sonra bir kez daha tekrarlama hatasına düşmüşe benziyor.

İbn Haldun’a göre, din bilginleri “düşünce ve akıllarını incelemelerde bulunmaya ve derin anlamlara dalmaya alıştırmış, duygularla bilinen maddi şeylerle meşgul olmaktan uzaklaşmış ve bu bildiklerini bütün ve genel kalıplara sokmaya alışmış olan kişilerdir. [Oysa] politika ve memleket işlerinde politikacı daima hariç ve vakii ve buna bağlı durumları göz önünde bulundur[ur.] Çünkü politik işler ve haller belirsiz olup, bu halleri kendi benzerlerine katmaya engel olan durum ve sebeplerin bulunması, bunun ölçüsünün uygulanmak istenilen ölçüden aykırı olması mümkündür. Sosyal hayat ve bayındırlık işlerinden hiçbir nesneyi diğerleriyle ölçmek doğru değildir… [Buna karşılık] din bilginleri hükümleri genelleştirmeye, iş ve olayları birbiriyle ölçmeye ve karşılaştırmaya alışmış ve kendilerini bırakmış oldukları için politika işleriyle uğraştıkları zamanda politika işlerini de alıştıkları ve benimsedikleri bu kalıba sokup, bu yol ile istidlal ederek, birçok yanlışlıklara katlanacaklardır. Bundan ötürü idare ve politika işlerinde onlara güvenilmez.” [11]

Müzik üzerine söz söyleyen ya da bir karar vermeye çalışan insanların anlamaları gereken bir şey var: Müzik insana bağımlı bir değişken değil! Müzik insanlar olsa da olmasa da devam ediyor, edecek… İnsanın tüm evrenin anlamı ve merkezi olduğu düşüncesi ya da inancı, müzik hakkında karar vermeyi yine insanlara bırakma muhafazakarlığını gösterecek olsa bile, müzik muhafazakar düşünce çemberinin dışına taşmaya devam edecek. Duyguları serbest bırakmanın bir yolu olarak müzik, duyguların baskılandığı ve her türlü şiddeti ortaya çıkardığı ortamda, yine insanlığı kurtaracak. “Asla tatma elmayı / asla çıkma yoldan / asla bozma yeminini / yalan söyleme asla” diye vaaz verenlerin karşısına dikilecek, uygarlığın huzursuzluğunu mutluluğa dönüştürecek.

 

 

[1] Aristoteles, Politika, (çev.) M. Tunçay, İstanbul: Remzi, 2010, s. 240.

[2] A.g.e., s. 241.

[3] A.g.e., s. 241.

[4] A.g.e., s. 244.

[5] Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan aktaran: “Müzik, Cinsel Arzuları Tahrik Ediyorsa Günahtır,” Cumhuriyet, 15 Şubat 2016.

[6] T.C. Anayasası Madde 2: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

[7] Diyanet İşleri Başkanlığı, adı üzerinde din ile ilgili bürokratik bir kurumdan fazlası değil. 22 Haziran 1965 yılında kabul edilmiş, 633 numaralı “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun”da belirtildiği üzere, Başkanlığın görevi “İslam dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek” (Madde 1) olarak belirlenmiş. Bu ‘toplumu aydınlatma’ işi, Başkanlık bünyesinde kurulan Din İşleri Yüksek Kurulu’na verilmiş. Bu kurulda “en az lisans düzeyinde dini yüksek öğrenim görmüş veya dini ilimlerde temayüz etmiş kişiler” ve “ilahiyat fakültesi öğretim üyeleri” bulunuyor (Madde 5). Din İşleri Yüksek Kurulu’nun “doğru müzik” konusunda ‘haram’ ve ‘günah’ kavramlarına atıfta bulunarak görüş beyan etmesi, aynı kanunun 5. Maddesi’nin devamında belirlenen ‘kurulun görevleri’ne dayandırılıyor. Orada belirtildiği gibi, “İslam dininin temel bilgi kaynaklarını ve metodolojisini, tarihî tecrübesini ve güncel talep ve ihtiyaçları dikkate alarak dinî konularda karar vermek, görüş bildirmek ve dinî soruları cevaplandırmak,” önce Kurula, sonra da Başkanlığa verilmiş kanuni/idari bir ayrıcalık olarak duruyor. Gelin görün ki ne bu kanunda ne de bir başka düzenleyici metinde Başkanlığın “fetva” yayımlaması ya da yayımladığı ‘görüşlerin’ yaptırımları hususunda bir ibare yer alıyor. Yine adı üzerinde, dini konularla ilgili gündelik bir konuya dair idari çapta bir karar verebilmek, bu konuda görüş bildirmek ve olası soruları yanıtlamak dışında, Başkanlığın kurumsal bir gücü yok. Üstelik, ne bu kanunda ne de bir başka düzenleyici metinde Başkanlığın “fetva” yayımlaması ya da yayımladığı ‘görüşlerin’ yaptırımları hususunda bir ibare yer alıyor.

Öyle sanıyorum ki, Madde 1’de geçen “inanç” kavramı, bu kavramın temsilcisi olduğunu iddia eden Başkanlığın sürekli olarak onu “bilim” ile karşı karşıya getirme nedenini de – bilinçdışında – açıklamış oluyor. Ne de olsa, Adorno ve Horkheimer’ın ta 1944’te yazdıkları gibi, modern zamanlarda “eğer inancın bilgiye karşıt olduğu ya da tersine bilgiyle bağdaştığı sürekli vurgulanmazsa; inanç, inanç olarak yok olur. İnancın daima bilginin kısıtlanmasına gereksinim duyması kendisinin de kısıtlı kalmasına neden olur. İnanç, inancın kendisini aşan hakikat ilkesi [Diyanet İşleri özelinde, Tanrı; Aydınlanma özelinde ise bilim] olmadan varlığını sürdüremez.” Thedor W. Adorno ve Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği: Felsefi Fragmanlar, İstanbul: Kabalcı, 1944/2010, s. 39.

[8] Diyanet İşleri Başkanlığı’na dair akademik bazı tartışmalar için bknz. Ufuk Ulutaş, “Religion and Secularism in Turkey: The Dilemma of the Directorate of Religious Affairs,” Middle Eastern Studies, 46(3), 2010, ss. 389-399; İştar Gözaydın, “A Religious Administration to Secure Secularism: The Presidency of Religious Affairs of the Republic of Turkey,” Marburg Journal of Religion, 11(1), 2006, ss. 1-8; İştar Gözaydın, “Religion, Politics, and the Politics of Religion in Turkey,” Religion, Politics, and Turkey’s EU Accession içinde, D. Jung ve C. Baudvere (der.), New York: Palgrave Macmillan, 2008, ss. 159-176; ve Ahmet E. Öztürk, “Turkey’s Diyanet Under AKP Rule: From Protector to Imposer of State Ideology?,” Southeast European and Black Sea Studies, 16(4), 2016, ss. 619-635.

Türkiye Cumhuriyeti’nin toplumsal sekülerleşme süreci içinde bir Diyanet İşleri kurumunun varlığına ihtiyaç duymuş olması, adeta Cumhuriyet kadrolarının Freudyen bir yorumla, dini bir anda ortadan kaldırmaya çalışmanın onu ‘şehit’ mertebesine yükselteceğinden ve o anki gücünü katlayacağından korkmuş olmalarına yorulabilir. “Dini zorla ve bir vuruşta ortadan kaldırmayı istemek hiç kuşkusuz anlamsız bir başlangıçtır,” der Freud. “İnanan insan ne [akılcı açıklamalar] ne de yasaklamalar yoluyla inancının ondan koparılmasına izin [verir]. Ve eğer bu kimilerinde başarılı olsa bile, acımasızlık olacaktır. On yıldır uyku ilacı almakta olan biri bu ilaç ondan alındığından doğal olarak uyuyamaz [hale gelecektir].” Sigmund Freud, Bir Yanılsamanın Geleceği, İstanbul: İdea, 1927/2000, s. 43.

[9] T.C. Anayasası Madde 136: “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.”

[10] Aktaran: Natalie Angier, “New Ways into the Brain’s ‘Music Room,'” The New York Times, 8 Şubat 2016.

[11] İbn Haldun, Mukaddime III, (çev.) Z. K. Ugan, 1372-1402/1991, İstanbul: MEB Yayınları, ss. 164-166.

Comments Off on müzik, nöronlar ve fetva

Filed under Güncel, Müzik, Teori

kürtler vadisi

Perşembe geceleri, sokakta kimse olmazdı…

Türkiye’nin televizyon dizileriyle geçmişi, ABD’de fazla popüler olmayı başaramamış yapımların başarılı dublajlar ve muhtemelen izlenebilecek başka hiçbir şey olmaması faktörleri ile TRT’nin siyah-beyaz ekranlarından orta sınıfın evinde “olay” yaratmaları geçmişine dayanıyor. O dönemlerde ekrana gelen Bonanza, Küçük Ev, Dallas, Kaçak vb. diziler, şehirli memur/işçi kesimini “evde tutmaya yarayan” bir işlev görüyor, günlük hayata her yoldan nüfuz ediyordu. Bir kötülük birimi olarak J.R.’dan söz ediliyor, Laura’nın acılarına ağlanıyor, Cartwrightların akşam yemeğinde birbirlerini selamlamaları taklit ediliyordu. Ekranın renklenmesi Mavi Ayların, Beyaz Gölgelerin, Cosbylerin, MacGyverların, Köle Isauraların,Hayat Ağacı‘nın, Cesur ve Güzellerin, Yalan Rüzgârı‘nın ve çok sayıda çizgi filmin egemenliğinde olsa da bir yandan yerli dizi sektörünün doğuşuna tanıklık ediyordu. Perihan Abla, Uzaylı Zekiye, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Lüküs Hayat, Gençler, Mahallenin Muhtarları, Kuruntu Ailesi ve elbette Bizimkiler gibi yapımlar, köyden kente, doğudan batıya göç dalgası ile yeniden kurulan şehirli yaşamın hem göstereni hem de gösterileni oluyordu…

Yazının devamı için lütfen tıklayınız: Birikim Dergisi, “Kürtler Vadisi”

Comments Off on kürtler vadisi

Filed under Güncel, Teori

ankara

“Neden Ankara katliamı hakkında bir yazı yazmıyorsun?”

Sadece etrafımdakiler sormuyordu bu soruyu, ben de kendime soruyordum. Soruyordum ama yanıtlayamıyordum…

Biraz önce Alain Badiou’nun şu sözlerini okudum ve aslında Ankara katliamına dair zihnimde bir araya getiremediğim tüm sözcüklerin, benden önce ve benim hiçbir zaman anlatmayı beceremeyeceğim biçimde söylenmiş olduğunu fark ettim. Sadece onları buraya aktarmak istedim.

“Her halükarda yaşayacak ya da öleceğiz; üstüne üstlük mutluluk ya da mutsuzluğun, ne başkaları ne de kişinin kendisi adına, hiçbir zaman dert edilmemesi gerekir. Söz konusu olan, zarları mümkünse, en azından bir kez atmaktır… Her insan en az bir hakikat için olanaklı bir bahis nesnesini elinde bulundurur. Sırrı budur… zira eğer ‘her bir düşünce bir zar atımını ortaya koyar’ ise, zar atımı olmayan yerde düşüncenin de olmadığını kabul etmek gerekir.

Sırra ilişkin olarak, Sartre bunu ‘Her insanın değeri diğer her insan kadardır’ şeklinde ifade ediyordu; ben de şöyle diyorum: Bütün insanlar düşünebilir, bütün insanlar tesadüfi bir biçimde özne olarak var olmaya çağrılırlar… İnsan insanın adaletidir çünkü herhangi bir olay onu çağırdığı takdirde, cesedini terk ederek çuvalıyla birlikte hakikatin karanlığında emeklemeye yetecek kadar sırrı vardır içinde.” [1]

10 Ekim 2015 sabahı Ankara’da olan bitenin sorumlularının tüm derdi buydu işte: o zarı attırmamak! İnsanı düşüncesinden, adaleti insandan ayırmak…

Oysa zar hep var. Zar varsa, adalet de var…

 

[1] Alain Badiou, “Jean-Paul Sartre: Tutulma, Bırakış, Sadakat,” Fransız Felsefesinin Macerası: 1960’lardan Günümüze içinde, (çev.) P. B. Yalım, 2012/2015, İstanbul: Metis, ss. 33-34.

Comments Off on ankara

Filed under Güncel

ozan arif, şivan perwer’in yerini alınca…

Üstüne haki yeşilden kalın bir bez çekilmiş pazar yerleri geliyor aklıma.

Tezgahlarda satılanların ne olduğunu anlamak için dikkat etmeniz gerekir ya hani. Şekiller ve kokular yardımcınız olur en başta, gözünüz alışana kadar pazarın karanlığına, kalabalığına, karmaşasına. Sadece güneşten korunmaya değil, aynı zamanda birbirinden kopuk tezgahları birleştirip bir ‘yer’ haline getirmeye de yarar o bez parçası. Onun altında olup bitenleri ‘bir’ yapar; kuralları, kuralsızlıkları, alanları ve verenleri ile birlikte, yaşayan, nefes alan bir şeye dönüştürür.

Bazen rüzgar eser… Bir iner bir kalkar. Aradan her şeyi bir anlığına da olsa gözle görülür yapan güneş sızar. Tam o anda bir tezgahtaysa gözünüz ve elinizle seçmeye çalıştığınız şeye vurduysa güneş, şanslısınızdır. Aval aval geziniyorken yakalanırsanız, canınıza okur. Aklınız artık, elinizdeki kilolarca sebze-meyve torbalarıyla akan terinizi nasıl sileceğinizden başka bir şeye çalışmaz ama cevap da bir türlü bulunmaz. Güneşin açığa çıkarttığı renklerin yeniden karanlığa gömülmesiyle, gözünüzün yeniden tezgahtakilere alışmaya çalışması da eşzamanlı gerçekleşir. Sanki tüm hikaye en baştan başlamış gibi…

Sıcak, terli, karanlık…

Ne oldu bilmiyorum. Bilen birileri var mı, onu da bilmiyorum. Sebebi neydi de yeniden günlük cehennemini kan kırmızısına çevirdi ülke, inanın ki bir fikrim bile yok. Her gün ölü saymaya neden başlandı yeniden? Açılımlar, kapanımlar; ziyaretler, görüşmeler; aklı başında olan-olmayan adamlar…

Şivan Perwer’den Ozan Arif’e nasıl geçildi bir anda?

Neden bir denge yok hayatta?

Pazar yerinin hakisini güneş aydınlatmıştı, Türkiye’nin üzerindeki pis bez parçasını insanların kanları karartıyor. İçinde olup bitene anlam verebilmek için gereken güneş çoktan batmış, kan kokusu ve kan kırmızısı boyuyor tüm tezgahları. Ne var ne yok görebilmek için elimize aldığımız her şeyden kan damlıyor. Kan, görüşümüz oluyor. Kan, görebildiğimiz oluyor. Kan, görmek istediğimiz oluyor.

İşin içine kan girince, anlaşılan o ki, insan ‘özüne’ dönüyor.

Cennetten, şehitlikten, cesaretten, adaletten – nerede bir metafizik anlatı varsa hepsinden – konuşulur oluyor. Elle tutulmaya çalışılan acılar ve öfkeler nehri akıyor herkesin zihninde. Herkes onun kanlı ıslaklığından nasipleniyor.

Aslında hayatta bir denge var diyor Arthur Schopenhauer. Hayatın bir dengesi vardır ve bu dengeyi insanın özü sağlar. İyiliği bir istisna olarak alırsanız, diye ekliyor, hayatın bir dengesi olduğunu ve bu hayatı dengede tutanın da herkesin içindeki kötülük olduğunu anlarsınız.

“Gerçekte vahşi ve korkunç bir hayvandan başka bir şey değildir insan. Biz, onu evcilleştirilmiş ve dizginlenmiş haliyle tanıyoruz ki uygarlık dediğimiz şey de budur. Bu yüzden de arada bir gerçek tabiatı ortaya çıkarsa dehşete kapılıyoruz.” [1]

Bizler diyor Schopenhauer, “kelimenin tam anlamıyla kötülükçü hayvanlarız.” (l’animal méchant par excellence) “Çünkü insan, sadece zarar vermiş olmaktan başka bir amaç gütmeksizin başkalarına acı veren tek hayvandır… Hiçbir hayvan, bir diğerine sadece işkence etmiş olmak amacıyla işkence etmez ama insan yapar bunu. Ve işte onun karakterindeki safi hayvani olandan çok daha kötü olan şeytani özelliği de bu oluşturur.” [2]

Schaudenfreude, yani başkalarının başına gelen talihsizliklerden duyulan haince zevk, [3] insan tabiatındaki en kötü özellik olma niteliğini korur. Zalimlikle benzerliği hayli fazla olan bir histir bu ve doğruyu söylemek gerekirse ondan ayrılışı sadece teorinin pratikten ayrılışı gibidir.” [4]

Uygarlık dediğimiz, Schopenhauer’a göre, bu içsel kötülüğümüzü gizleyecek maskelerin icadından başka bir şey değildir aslında. Her bir bireyin içinde tek tek bulunan kötülükler, uygar maskelerin ardına saklanır ve maskeyi takan o gözlere ‘barış’ gibi, ‘mutluluk’ gibi, ‘yardımlaşma’ gibi, ‘merhamet’ gibi gözükür. Herkesin istediği bunlarmış gibi, ahlak bile bu maskeli kavramların üstüne kurulmuştur. Sözde toplumdan istenen, özlenen şeylerdir bunlar. Ama gelin görün ki, aynı toplumdur bunları birer istisnaya dönüştüren.

“Zira bizim medeni dünyamız, şövalyelerle, askerlerle, eğitimli insanlarla, avukatlarla, rahiplerle, filozoflarla ve daha bilmediğim başkalarıyla karşılaştığınız büyük bir maskeli balodan başka nedir ki? Fakat göründükleri kişiler değildir bunlar [pek çok insan bir başkasını gerçekte olduğu gibi görebilseydi eğer dehşete kapılırdı]; sadece birer maske ve kural olarak onun arkasında daima servet avcılarıyla karşılaşırsınız. Örneğin birisi maksatlı olarak barodan elde ettiği ve sadece bir başkasını daha sağlam ve kesin bir biçimde hezimete uğratabileceği hukuk maskesini geçirir yüzüne; bir başkası aynı niyetle yurtseverlik ve kamu yararı maskesini seçer; bir üçüncüsü ise din veya öğretide arılık ilkesini benimser; birçokları ise her türlü amaç için zaten felsefe hatta insanseverlik maskelerini ve benim bilmediğim daha başkalarını geçirmiştir yüzüne.” [5]

Tüm bu büyük ve boş kavramlar aynıdır Schopenhauer’a göre: hukuk, yurtseverlik, din, insanseverlik… Hadi biz de ekleyelim birkaç tane daha: demokrasi, oy, çözüm, vatan, şehit, cennet, kahramanlık, baba, anne, yetim, feda, evlat…

“Bırakalım da gençler, bu maskeli baloda elmaların balmumundan, çiçeklerin ipekten, balıkların mukavvadan yapıldığını ve her şeyin ama her şeyin birer oyuncak ve ufak zırvalıktan ibaret olduğunu öğrensinler.” [6]

Bırakmadılar, Sayın Schopenhauer. Siz öldüğünüzden beri yüz elli beş yıl geçti ama kimse gençlerin zırvalıkları öğrenmesine izin vermedi. Sizin zamanınızın gençleri nasıl boşlukları gerçek sandıysa, bugünküler de öyle yapmaya devam ediyor. Bu geçen yıllarda aynı boş zırvalar için iki tane dünya savaşı bile yapıldı. Üstünden nükleer silahlar, soğutulmuş savaşlar, sabun yapılan insanlar, petrol kokan özgürlükler, içinden sermaye akan liberteler, mide bulandıran ideolojiler, doğal sanılan icatlar geçti. Devletler isim aldı. Sınırlar her gün yeniden çizildi. Cennet kokusu diye yutturulan ağız kokuları sardı etrafı. Gençler sadece izlediler. İzlettirildiler.

Tüm bu karmaşada Şivan Perwer ile Ozan Arif’i birbirinden çok farklı gördüler.

Maskeler düşer gibi yapınca, uyanmak istediler.

Şimdi uyku ilaçları girdi devreye… Uyanmanın ihtimalini bile yok ettiler.

[1] Arthur Schopenhauer, İnsan Doğası Üzerine, (çev.) E. Yıldırım, 1836/2014, İstanbul: Oda, s. 18.

[2] A.g.e., s. 21.

[3] Aslında “Schaudenfreude” kavramındakine benzer bir içeriği, Schopenhauer’dan neredeyse yüz yıl önce, muhafazakar düşüncenin peygamberlerinden Edmund Burke’te bulabiliyoruz. Burke, 1757 yılında kaleme aldığı bir yazıda, “başkalarının gerçek talihsizliklerinden ve acılarından bir miktar, hem de az sayılmayacak bir miktar, zevk aldığımıza inanıyorum,” diyor ve ekliyordu, “zira görünürdeki duygulanım ne olursa olsun, eğer bizi bu tür nesnelerden sakınmaya itmiyor ve tam tersine bizi onlara doğru çekiyor ve onlar üzerinde durmamıza neden oluyorsa, bu durumda bu tür nesneleri [veya olayları] seyre dalmanın bize şu ya da bu türden bir keyif verdiğine inanırım.” Mutlak haz (pleasure) kavramı ile acının ve tehlikenin bizden uzakta olduğunu bilmenin bize verdiği keyif (delight) kavramı arasında önemli bir fark göre Burke, “dehşet, ensemizde hissetmediğimiz müddetçe her zaman için keyif veren bir tutkudur,” derken Schopenhauer’ın kavramsal öncüllüğünü yapma gibi bir niyete sahip değildi elbette… Edmund Burke, Yüce ve Güzel Kavramlarımızın Kaynağı Hakkında Felsefi Bir Soruşturma, (çev.) M. B. Gümüşbaş, 1757/2008, Ankara: BilgeSu, ss. 48-49.

Schopenhauer’e “hocam” diyen ama birçok konuda kendisiyle ters düşen Friedrich Nietzsche de ‘insanın zulmetme aşkı’ konusunda hocasına katılıyor gibi görünüyor: “Başkalarının acı çekişini görmek, mutlu kılar insanı, başkalarına acı vermek daha da mutlu.” Friedrich Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üstüne: Bir Kavga Yazısı, (çev.) A. İnam, 1887/2015, İstanbul: Say, s. 82.

[4] Schopenhauer, İnsan Doğası Üzerine, s. 23.

[5] A.g.e., 17.

[6] A.g.e., 18.

Comments Off on ozan arif, şivan perwer’in yerini alınca…

Filed under Güncel, Teori

su(ru)ç

Hala sayısı bilinmiyor ölülerin.

“İstatistik devlet bilimidir” der, Michel Foucault: adı üstünde, state-istics. [1] Sayamadığından değil, kimleri sayıp kimleri saymayacağına henüz karar verememiş olduğundan yayınlamaz ölü sayılarını devlet. [2]

1999 depreminde kaç kişinin öldüğünü bileniniz var mı?

2011’de Van’da?

2013’te Reyhanlı’da?

Dün Suruç’ta?…

Etienne Balibar, Cumhuriyet‘te yayımlanan söyleşisinde söylüyor: “Biliyoruz ki bugün, devlet çatışmalar karşısında tarafsız değil. Genelde bazı grupların çıkarlarını diğerlerine tercih ediyor… Diğer yandan, devletin gücü kullanma tekeli, yasal bir denetime de tabi kılınmıyor ve devlette bu gücün kullanımında aşırıya kaçma eğilimi görülüyor.” [3]

İşte aynen böyle oluyor. Devlet yine birilerinin tarafını tutuyor. Üstelik bunu – Thomas Hobbes’un öngörüsünün bile ötesine geçerek – kendi sınırları içinde değil, başka sınırlara bilfiil müdahale ederek yapıyor. Gücünü farklı topraklarda test ediyor. Bunu önce “gizlilik,” sonra “devletin kutsallığı” kılıflarına sarıyor. Kendisini ve eylemini, seçtiği tarafı sorgulatmıyor; yalnızca ve yalnızca onaylatmak istiyor. Güç/şiddet, sadece birilerinin üzerine bomba atarak gerçekleşmiyor. Atılan bombayı göstermemek de aslında devlet şiddetini gösteriyor.

Ama sınırlar da en az devletin kendisi kadar geçirgen olduğundan, başka topraklarda yaydığı şiddet bir bumerang gibi dönüp dolaşıp kendisini vuruyor. Devlet on şiddet kullanıyorsa, ona yönelik şiddet belki bir’de kalıyor ama ateş yine düştüğü yeri yakıyor.

Üstelik ‘bir’ var, ‘bir’ var…

Bazen ‘bir’ bir’den bile az kalırken, bazen bir’den çok oluyor.

IŞİD’in dünkü eylemi, milletin nezdinde ‘bir’in içini dolduramayacak bir grubu hedef aldı. Kimler katledildi dün? Bir avuç çocuk. Çocuk derken, yaşını başını almış anarşistlerdi bunlar. Komünistlerdi. ‘Kürtlere’ yardım ediyorlardı. ‘Kürtler’di veya ‘kanı-bozuk Türkler’di onlar. Kobani de neyin nesiydi? Ne işleri vardı, “Türkiye’de yer ve insan bitmişti de, geriye bir tek Kobani mi kalmıştı?” [4] ‘Adam’ olsalardı, Uygur Türklerine yapılan Çin zulmünü protesto etmek için ülkedeki çekik gözlüleri dövenler gibi, Türkiye’deki IŞİD’çilere girerlerdi tekme tokat, olur biterdi. Ne olurdu canım birkaç sakallı çocuğu yanlışlıkla pataklasalar? Ha IŞİD’çiydi ha sakallı… Ha Çinli ha Koreli ha Uygur Türkü olduğu gibi… Oysa onlar, düşmanla işbirliği yaptılar. Yaptıklarının cezası bu olmamalıydı belki ama olmuştu işte bir kere.

İşin özü, dün katledilen çocuklardan daha ‘doğru’ bir hedef bulamazdı IŞİD. Bu ülkenin yarısından fazlası, hiçbir şey yapmasalar da sevmezdi zaten o çocukları. Birkaç entel dantelle fotoğraf çektirirlerdi ancak. Belki de ‘su testisi su yolunda kırılmıştı’.

Oysa öyle mi olurdu IŞİD’in katlettikleri Nişantaşı ahalisi olsa? Asker-imiz olsa? Polis-imiz olsa? Antalya’da güneşlenen turistler-imiz olsa? Maazallah turist gelmezdi bir daha ülkeye de ekonomi yerle bir olurdu… Borsa çöker, dolar fırlardı Allah göstermesin. Yunanistan’a dönerdik valla! Hele bir de bakan makan, milletvekiline düzenlense saldırı? Ya o milletvekillerden biri kazara HDP’li olmasa? Büyük şehirlerden birinde patlatılıverse o bomba? Belediye başkanları sakat bırakılsa? Güzide sanatçılarımızdan birine çekilse silah? Yaşadıklarını önce televizyonlara sonra kitap sayfalarına dökse o ağlayan bir çift göz? Bir de kutsalından alıntılar yapsa… Birileri kesik kesik, kameraya kaçak bakışlarla anlatsa hikayesini fonda ney sesi, gürleyen bir şelale, okunan bir dua…

IŞİD sanıldığından çok daha ‘akıllı’ galiba… Hedefini doğru tutturacak, ne idüğü belirsiz bir gençlik örgütünün, dandik bir basın (!) açıklamasını dakikası dakikasına haber alıp, oraya canlı bomba gönderecek kadar oturmuş bir istihbaratı; titizlikle yürütülen bir siyasi stratejisi; taaa ecnebi ellerden insanları kendisine katılmaya teşvik eden, bir sürü zor aygıtının arasına konuşlandırılmış birbirinden başarılı rıza aygıtları var IŞİD’in… Ne kadar da çok ‘modern devlet’e benziyor değil mi böyle anlatınca? Toprağı olmayan, ülküsünü dinden alan, uyruksuz vatandaşlarını teste tabi tutup kabullenen modern bir devlet IŞİD! Ve aynen Balibar’ın söylediği gibi ne tarafsız ne de şiddetinin sınırları var…

Devletin tarafsızlığını savunanlar, devlete ait olanı ‘sivil bir din’ gibi kabullenenler; IŞİD’in tarafsız olmayan bilhassa ‘gerçek bir din’ üzerinden meşruiyetini kazanan söylemine karşı koymanın tek yolunun aradan ‘devlet’i çıkartmak olduğunu geç de olsa anlayacaklar elbet. Ne zaman olacak, nasıl olacak, şimdilik belirsiz. Belli olansa bu işin kansız olmayacağı. Kanlı, cansız, ölü bedenler göreceğiz. Dün katledilen çocukların üzerinden masallar dinleyeceğiz. ‘Kalbimizde yaşayacak’larını haykıracağız. Bir iki kapsül, üç beş biber gazı sonrası sıcak yataklarımıza döneceğiz. Kendi çocuğumuzun başına gelmesin diye dualar edecek, yurtdışı eğitim toplantıları düzenleyeceğiz. Bir sonraki patlamaya kadar ‘güldür güldür’ eğleneceğiz.

Suruç’takileri sayamadan yeni ölüler izleyeceğiz.

Birinin kanı soğumadan yenisinin kanı ile boyanacak ekranlarımız.

Ama meraklanmayın, ‘itidali elden kaybetmeyeceğiz’…

 

[1] Michel Foucault, Essential Works: Power, 1954-84, (der.) J.D. Faubion, (çev.) R. Hurley vd., New York: The New Press, s. 212.

[2] Öyle ki, bazen sizin saymanızı da istemediği için, her türlü haberleşme aracına erişimi bile engelleyebilir: “Twitter Neden Kapatıldı?,” Hürriyet, 22 Temmuz 2015.

[3] “Şiddet Hastalığı Bizi Öldürecek,” Cumhuriyet, 21 Temmuz 2015.

[4] “Devlet Bahçeli’den Suruç Saldırısı Açıklaması,” Hürriyet, 20 Temmuz 2015.

Comments Off on su(ru)ç

Filed under Güncel, Siyaset

“ne oldu, ne olmuştu, ne olacak?” üzerine laflamalar

7 Haziran 2015 seçimlerinin üzerinden bugün itibariyle on yedi gün, iki farklı duygu yoğunluğu, bir Baykal müdahalesi, bir milletvekilliği mazbata alım töreni ve sayısız koalisyon haberi/söylentisi geçti. Bir önceki yazımda [1] öne çıkartmaya çalıştığım, “bu seçimin tek fark yaratabilecek göstergesi” olan HDP’nin parti olarak %10’luk seçim barajını geçip geçemeyeceği sorusu, en geniş aralıkta tahmin yapanları bile şaşırtacak biçimde %13 ile cevabına kavuştu. HDP, seçim söylemindeki kimlik-siyaseti dozajını azaltmasının ve Türkiye genelindeki ‘diktatörlük korkusunun’ yarattığı dördüncü bir partiye ihtiyaç olduğu söyleminin verdiği büyük atılımla, İzmir gibi bir büyükşehirde bile %10’luk seçmen desteğini sağlayıp esas ‘yaşam alanı’ olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden önceki seçimlerde AKP’ye giden milletvekili kontenjanlarını da toplayarak, AKP’nin tek başına iktidar olmasını sağlayacak sayısal çoğunluğa ulaşamamasına neden oldu.

Seçimin ‘reklamlar’ departmanındaki açık ara galibi CHP, kendi seçmen tabanındaki oy oranını sağlama almış olsa da özellikle CHP’ye oy veren ailelerin bir sonraki jenerasyonundan HDP’ye doğru yönelen sempatiye ve oy akışına engel olamayıp, 2011 seçimlerindeki performansını tekrarlamakla yetindi. HDP’nin dozajı hayli azaltılmış kimlik-siyasetini gerçekte tehdidi sabit kalan bir seçim hamlesi olarak algılayan ulusalcı-milliyetçi kesimin oyları ise seçimin milletvekili bazında olmasa da oy oranı bazındaki bir diğer galibi MHP’ye ve yoğunluğu artırılmış Türk-milliyetçiliği söylemine gitti. ‘Çözüm Süreci’ adı verilen dur-kalklı macera, öyle görülüyor ki CHP seçmeninin bir kısmına aktardığı olumlu havanın tam zıddını AKP’nin geleneksel merkez-sağ seçmeninde yarattı ve böylece MHP’ye giden oyların bir kısmının kaynağını eski AKP seçmeni oluşturdu. Gezi Olayı, 17-25 Aralık süreçleri, Başkanlık tartışmaları, “Paralel Yapı” söylemi altında gerçekleştirilen bürokratik değişiklikler, “İç Güvenlik Yasası,” Suriye İç Savaşı’na doğrudan katılım, IŞİD, Reyhanlı, Kobane gibi konularda izlenilen tutum vb. iç ve dış politika meseleleri ile birlikte AKP, yürütmenin başından ve ana akım medyadan aldığı olağanüstü propaganda desteğine rağmen, 2011 seçimlerinde toplamda aldığı 21,466,446 oyun – oy kullanan kişi sayısı 3,5 milyonun üzerinde artış göstermesine rağmen – 2015 yılında 18,347,747’ye düşmesine engel olamadı. [2] Bir başka deyişle, 2011’den bu yana geçen dört senenin muhasebesinde AKP’nin “kayıp hanesi,” “kazanç hanesi”ne göre çok daha baskın çıktı.

Şimdi gündemimiz, ortaya çıkan yeni meclis tablosundan nasıl bir politika-yürütücüsü (koalisyon) yükseleceği üzerine yoğunlaşmış vaziyette olsa da ben bu yazıda 2011-2015 arasında geçen bu dört senenin muhasebesini biraz derinleştirmek istiyorum. Gelecekle ilgili senaryoların bolca duygusal ve bolca çıkar-temelli [3] tahminleri yerine, geçmişin olası-geleceğe yöneltebileceği bir projeksiyon açıkçası çok daha fazla ilgimi çekiyor.

2011-2015 yılları arasında yukarıda da saydığım olayların odak noktasında, iktidardaki (en erken) sekizinci yılını dolduran AKP’nin olmasından daha doğal bir sonuç elbette beklenemezdi ve nitekim ele alınabilecek her bir olayın ya karar alıcısı ya da hedefi AKP ve AKP hareketiyle özdeşleştirilen kişi(ler) oldu. Çoğu gelişmiş demokratik sistemin reddettiği iki dönemden fazla iktidarda kalma ısrarının organik bir sonucu olarak, AKP hareketinin ‘tarihsel blok’u sürdürme hedefi ülke sınırlarının içinde ve dışında olan biten her şeyin bir “uzantısı/eki” (supplement) [4] olarak AKP’ye sorumluluk/aktörlük taşıdı. Ana algının bu şekilde gelişmesiyle ilgili hiçbir itirazım olmasa da burada hala AKP’nin “tikel varlığını” (particular entity) sorgulamanın faydalı olacağına inanıyorum. Aklıma ilk olarak, parti hareketinin kuruluş aşamasında ondan hiçbir desteğini esirgemeyen uluslararası finans çevreleri geliyor. AKP’nin “Orta Doğu’yu Demokratikleştirme” sürecindeki simgesel değerini Arap Baharı’ndan hemen sonra aniden kaybetmesi, ülke içinde gelişen “faiz lobisi” söylemleri ve ‘sıcak para’ akışının tamamen birkaç ülkeyle (Katar, Suudi Arabistan vb.) sınırlandırılması bir arada gözlemlendiğinde ortaya AKP’nin ‘tekliği’ni ilgilendiren çok sayıda soru işareti çıkıyor.

Benim bu konudan çok daha fazla ilgimi çeken mesele, bilhassa 2012 sonrasında medyatik bir hal alan ancak temelleri, bugün kendisi vazgeçmiş olsa da, AKP’nin “Kürt sorunu” söylemini dile getirdiği yıllara dayanan ‘Çözüm Süreci’nde AKP’nin kurucu ve yürütücü rolünü yalnız başına oynamış olduğu imasında yoğunlaşıyor. Oldukça tuhaf bir biçimde bu imayı sadece Türk milliyetçiliği kartını oynayan muhalefet değil, aynı anda Kürt tarafına ‘biz olmazsak süreç işlemez’ mesajını veren AKP de (kendi kendine) ortaya atıyor. 2015 seçim sonuçları gösteriyor ki, Çözüm Süreci hakkında oluşturulan bu söylem, içinde yer alan üç aktör (milliyetçiler, Kürt siyaseti ve AKP) içinde yalnızca AKP’nin aleyhine çalışıyor. Bir yandan MHP, Çözüm Süreci’nin anti-tezini kuracağı iddiası ile seçim propagandasını şekillendirip bunda başarılı olurken; diğer yandan HDP, Çözüm Süreci’nin sonu gelmez tartışmalarının ve AKP’nin sözde-tekelindeki işleyişinin yetersizliğini kullanıyor. Her iki (zıt) bakış açısından da kaybeden, AKP ve AKP’nin “bu ülkede olan biten her şeyden sorumlu olduğu” iddiası oluyor.

Oysa, 2011-2015 seçimleri arasında birkaç temel üzerine kurulabilecek basit bir kıyaslama, AKP’nin 2011’den itibaren geliştirdiği politikaların örtük (latent) bir ögesi olarak “HDP’nin Türkiye siyasetinde kendini kısıtlı-konumlandırma stratejisi”ni öne çıkartıyor. Aşağıda hazırlamış olduğum tablo, 2011 Genel Seçimleri’nde toplam 17 ilde aday gösterdiği 36 bağımsız adayın tamamını seçtirmeyi başaran HDP’nin (o zamanki adıyla Barış ve Demokrasi Partisi’nin – BDP’nin), seçimlere parti olarak katıldığında yalnızca TBMM milletvekili sayıları dağılımında değil, dolaylı olarak AKP’nin aldığı toplam oy sayısında da ne kadar ciddi bir etkiye sahip olduğunu gösteriyor.

View post on imgur.com

Tablodan okunabileceği gibi, 2011 seçimlerinde aday gösterdiği tüm bağımsız adayları meclise sokan HDP, parti olarak seçime girdiğinde toplam milletvekili sayısını 36’dan 66’ya çıkartıyor. Ancak bundan çok daha önemlisi, 2011’de 36 milletvekilinin çıktığı bu 17 ilde toplam oy kullanıcı sayısı 2015 yılına kadar 1,168,350 artarken, HDP kendi oylarını 2,046,237 (~%97 oranında) artırıyor ve bununla birlikte AKP’nin oyları da 1,221,861 (~%20 oranında) azalıyor. Bu tablo, HDP’nin kimlik-siyasetinin yaşam alanının dışında kalan İstanbul, Adana ve Mersin büyükşehirleri çıkarıldığında çok daha dramatik bir hal alıyor: Buna göre, bu dört ili hesaplama dışında bırakırsak, HDP geri kalan 14 ildeki 5,015,018 oyun 2,760,329’unu alıyor (bir önceki seçime göre 1,187,487 daha fazla oy alıyor); AKP ise bir önceki seçime göre 569,142 oy kaybediyor. Bunun sonucunda, 2011 yılında bu illerden toplam 38 milletvekili çıkartan AKP, bu yıl 14 milletvekili ile yetinmek durumunda kalıyor (HDP için ise bu sayılar 2011’de 31, 2015’te 56).

Oy oranlarındaki bu dalgalanmalar elbette çok farklı nedenlerle açıklanabilir. İç politikadan bir örnek seçilecek olursa, bölge seçmeninin AKP’nin Çözüm Süreci’ndeki tavrına yönelik negatif tepkisi, partinin oylarındaki azalışı pekala açıklayabilir. Dış politikada ise IŞİD’in yarattığı korkunun bir yansıması olarak, devletin kendisine (bu minvalde AKP’ye) yönelik güvenlik kaygılarının artışı makul bir açıklama olarak algılanabilir. Ancak tüm bu açıklamalar, sadece 2011 ile 2015 arasında olan bitene dair bir veri ortaya koyar ve AKP’nin 2011 seçiminde bölgeden aldığı oyların açıklamasını yapmaz.

Bilhassa merak ettiğim, 2007-2011 seçim dönemleri arasındaki toplumsal, ekonomik, (iç-dış) siyasal olguların hangilerinin ‘mükemmel sayıda seçmeni’ (yani, partiye kimi bağımsız aday gösterdiyse milletvekili seçtirmeyi başartacak sayıda seçmeni) HDP’ye yönelttiği, hangilerinin ise geriye kalan seçmeni CHP’ye, MHP’ye veya başka bir partiye değil de özellikle AKP’ye yöneltmiş olduğu… 2007-2011 arasında ne olmuştu ki, HDP hareketi kendini bir parti olarak değil, bağımsız adaylar çerçevesinde mecliste temsil ettirebileceği kararına varmıştı, örneğin? Ya da illerinin 3 milletvekili kontenjanını sırasıyla 31,927 + 31,756 + 30,977 gibi olağanüstü başarılı bir istatistiki dağılımla HDP bağımsız milletvekillerine veren Hakkari seçmeninin 19,533’ü neden AKP’yi diğer alternatiflere tercih etmişti? Hakkari’nin bu kısıtlı sayıdaki milletvekili kontenjanının aksine, HDP neden Diyarbakır’ın toplamdaki 11 milletvekili kontenjanının (yine olağanüstü bir dağılımla: 78,220 + 71,231 + 69,292 + 66,119 + 65,138 + 61,232) yalnızca 6 tanesini almak istemiş; geriye kalan 5 milletvekilliği (ki tümü AKP’ye gitmiştir) ve yeter sayının çok üstündeki 231,018 adet oy için, ekstra 1 veya 2 bağımsız aday daha göstermekten kaçınmıştı? İstanbul, Adana ve Mersin hariç geri kalan 14 ilde 2015 yılında iki partinin aldıkları oylar arasındaki fark 1,760,121 ile HDP lehineyken, 2011 yılından önce yaşanan hangi gelişmeler veya hangi siyasal strateji bu farkın – yine HDP lehine olmakla birlikte – yalnızca 3,492’de kalmasını sağlamıştı? Rakamları tekrarlayacak olursam, 2007 ile 2015 yıllarını kapsayan bu sekiz yıllık dönemde, iki parti arasındaki oy dağılımı farkının 3,492’den  1,760,121’e çıkmasından söz ediyorum ve bu da tam %50,404’lük bir artışa tekabül ediyor! 2011’de bölgede bu iki parti seçmeni sayısı neredeyse aynıyken, bugün her bir AKP oyuna karşılık 2.7 HDP oyu geliyor.

Bu rakamların hepsi ayrı ayrı araştırılmayı, değerlendirilmeyi ve yeni birer strateji/söylem olarak ortaya konmayı bekliyor. Şimdilik yapabileceğim, gözleme dayalı, yorumlar ise şöyle: 2007-2011 arasındaki dönemde öne çıkan Ergenekon-Balyoz Davaları, Davos Olayı ve belki Cumhuriyet Yürüşleri dışında herhangi bir toplumsal olayın HDP ile ‘doğrudan’ ilgisini kurmak benim adıma ne kadar zorsa; bu olayların AKP seçmen kitlesini arttırdığını öne sürmek de bir o kadar kolay. 2011 sonrasındaki olaylara baktığımda ise bu tablonun neredeyse tam tersi ortaya çıkıyor. Öte yandan, HDP’nin seçim stratejisinin ve söyleminin ana hatlarını incelediğimde bu olaylara yapılan vurgulardan ziyade, eski düşmanların (CHP’nin ve MHP’nin) yerini bir eski dostun başına gelen felaketler (AKP ve 2011 sonrasında çıkan olayları ele alış biçimi) aldığını söyleyebiliyorum. Bir başka deyişle bugün HDP, seçmenlerine aslında 2011-2015 arasındaki olaylar hakkında neler yapabileceğine dair bir reçete sunmak yerine, AKP’nin bu olayları nasıl yanlış yönettiğine dair bir ‘eleştiri belgesi’ sunuyor. 2007-2011 arasındaki dönemi, ‘vaatler’ ve ‘kötünün iyisi olarak AKP’ söylemi üzerine kuran HDP, bu seçim öncesinde ciddi bir strateji değişikliğine gidiyor – belki de bu durum HDP’nin toplumsal tabanını neden Gezi Olayları sırasında örgütlü bir dahle yöneltmediğini de açıklıyor. Pozitif siyasetin yerini, negatif bir söylem alıyor. Örneğin, Selahattin Demirtaş’ın “seni başkan yaptırmayacağız” [6] cümlesi bu negatif söylemin en etkili kullanılış biçimlerinden biri olarak öne çıkıyor ve “AKP’nin yanlışları” üzerine oynamak HDP’ye ciddi bir sempati/oy toplamışa benziyor. Ancak tam da bu nedenle, halihazırda içinde bulunduğumuz koalisyon alternatifleri/yapılandırılması döneminde HDP’nin masaya koyabildiği öneriler de sınırlı kalıyor. Altan Tan gibi sivri bir figürün sivri bir açıklaması dışında, HDP tam da 2015 seçim stratejisine uygun olarak şimdilik “bekle-ve-gör” taktiğini uyguluyor. Seçimin en vaatçi partisi CHP, sürekli yeni arayışlarla kamuoyunu ‘meşgul eder’ ve tümüyle negatif bir siyaset süren MHP her şeyin reddedicisi konumunu ‘korurken,’ [7] HDP aslında yine havayı kokluyor. Bu negatif-pragmatist siyaset, bana göre olası bir erken seçimde HDP’nin oyları üzerinde yine çok ciddi bir artışa yol açacaktır. Öte yandan, olası bir vaat veya koalisyon girişiminde, HDP’nin elindeki oyların yeni adresinin (doğudan oy çıkartma potansiyelini neredeyse kaybeden CHP ve tümüyle Türk milliyetçisi bir çizgiye kayan MHP birer alternatif olamayacağına göre) yine “eski dost” AKP olacağı da halihazırda yapılabilecek en kolay tahmin gibi gözüküyor.

Son olarak, HDP hareketinin 2007-2011 arasında bilinçli ya da bilinçsiz olarak uyguladığı bu ‘vaat’ ve ‘kötünün iyisi AKP’ stratejileri göz önüne alındığında, 2011-2015 AKP siyasetinin ve onun meşgul olduğu (Gezi Olayı, Kobane-Reyhanlı saldırıları, “İç Güvenlik Paketi,” son bir yıldaki ekonomik kriz, vb.) olayların ne kadarından kendine pay çıkartmak zorunda olduğu sorusu, aklımın bir köşesine takılmış duruyor…

Bu ülkede eski dostlar kolay düşman, eski düşmanlar da kolay dost oluyor…

Bana bu kadarı Machiavelli’yi bile şaşırtırdı gibi geliyor…

 

[1] “Suskunluk, Seçim Söylemleri ve Gezi,” 29 Nisan 2015.

[2] “2011 Genel Seçim Sonuçları,” Hürriyet, 25 Haziran 2011.

[3] Burada liberal siyaset teorisinin üzerine kurulduğu rasyonel-irrasyonel ayrımını/varsayımını reddederek, dışarıdan bir gözlemciye rasyonel gibi görünen kararların veya davranışların büyük bir çoğunluğunun duygusal kazançları içerebileceğini öne süren yarı-Spinozacı görüşü takip ediyorum.

[4] Buradaki “uzantı/ek” kavramını, her türlü ideolojinin altyapısını hazırlayan “hayaletimsi şey” anlamında, Slavoj Zizek’e atıfla kullanıyorum; bknz., Slavoj Zizek, “The Spectre of Ideology,” Mapping Ideology, S. Zizek (der.), Londra: Verso, 1994/2012, ss. 1-33.

[5] Tabloda kullanılan 2011 seçim sonuçları için bknz., “2011 Genel Seçim Sonuçları,” Hürriyet, 25 Haziran 2011; 2015 seçim sonuçları için bknz., “2015 Genel Seçim Sonuçları,” Yüksek Seçim Kurulu, 23 Haziran 2015. Bu tablonun hazırlanmasındaki yardımlarından ve katkılarından dolayı Abdulkerim Cidal’a çok teşekkür ederim.

[6] “Seni Başkan Yaptırmayacağız,” YouTube, 17 Mart 2015

[7] Yeri gelmişken, MHP’nin daha iki ay önce haysiyetiyle oynanan Meral Akşener’i Meclis Başkanlığı’na aday göstermeyi düşün(e)memesi ve diğer partilerden de bu konuda bir teklif dahi gelmemiş olması, Türkiye’de yapılan siyasetin ne kadar ‘uzlaşmaz’ ve ‘amnezik’ olduğunu anlatmak ve bu ülkede kadın olmanın zorluğunu hatırlamak açısından çok iyi bir örnek herhalde…

Comments Off on “ne oldu, ne olmuştu, ne olacak?” üzerine laflamalar

Filed under Güncel, Siyaset, Uncategorized

suskunluk, seçim söylemleri ve gezi

Değerli gazeteci büyüğüm Muharrem Sarıkaya’nın 29 Nisan 2015 tarihli köşe yazısı, “Sessiz Çoğunluk,” [1] Türkiye toplumunun seçimlere kırk günden az bir süre kala neden ‘kendini beklemeye aldığı,’ daha net bir ifadeyle, neden seçimler öncesinde hak ve talep iddialarının yüksek sesle dile getirilmediği hakkındaydı. Sarıkaya ile yaptığımız sohbetin bir bölümünün de yer aldığı yazı, bende seçimle ilgili düşüncelerimi yeniden gözden geçirme ve argümanlarımı netleştirebileceğim bir karşı-yazı yazma isteği doğurdu. Kendisine hem görüşlerimi yazısına taşıdığı hem de bana verdiği bu istek için teşekkür ediyorum.

Öncelikle, bir gazete sayfasının verdiği kelime limitlerinin üzerine çıkabilme özgürlüğümü de kullanarak, Sarıkaya’nın ‘seçim öncesi suskunluk’ gözlemi hakkında genel bir yorum yapmak isterim.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonraki siyaset teorisinin ana sorunsalı, bireylerin siyasetteki rolü olarak öne çıkıyor. ‘Demokrasi,’ ‘meşruiyet,’ ‘siyasal katılım’ veya ‘kamusal alan’ gibi kavramlar üzerinde yükselen teorik tartışmalar, yakın geçmişteki Occupy! hareketleri veya Arap Baharı gösterilerinin de öncesine uzanan (1999 Seattle WTO protestoları, 1992 Los Angeles sokak olayları, Thatcher Dönemi maden işçileri eylemleri vb.) kimi örneklerle kanlı canlı bir pratik olarak karşımızda duruyor. Bu örnekleri var eden temel sorun, mevcut (neoliberal) siyasal-ekonomik rejimin, demokrasi kavramını yücelterek, bireyleri ‘oy verme hakkı ile kutsamasından’ ve onları birer ‘oy verme makinesi’ olmak dışında siyasal bir kimliğe (politik özneliğe) konumlandırmaktan ısrar ve itina ile kaçınmasından kaynaklanıyor.

Joseph Schumpeter’in “minimal ya da prosedürel demokrasi” [2] anlayışı olarak adlandırdığı bu yoruma göre, insanlar zaten oy verebilme (yani önlerine sunulan siyasi parti alternatifleri arasından bir seçim yapabilme) yetisine sahip olmak dışında, başlı başına bir meslek (profession) olan siyasetin inceliklerini kavramaktan uzak, bir ülke/halk yönetiminin gitmesi gereken yolları inşa etme vizyonundan aciz ve daha önemlisi tüm bunların önünde geciktirici birer engel olmanın ötesine geçemeyen ‘makineler’ olarak kurgulanıyorlar. Hannah Arendt’in veya Jürgen Habermas’ın “katılımcı cumhuriyet/demokrasi” [3] tanımlarında gerçek kimliklerini ancak ve ancak kamuya açık alanda kazanabilecekleri ve gerçek bireyselliklerine kamusal alanda fikirlerini beyan ederek ulaşabilecekleri öngörülen “siyasal insanlar,” bugünkü siyasi pratikte, oy verme dışında siyasete katılımı tehlikeli görülen ve sesi farklı bir platformda çıktığı anda susturulması gereken birer parazit olarak ele alınıyor. [4]

Schumpeterci minimal demokrasi, elbette 1980-sonrası neoliberal kurumları özümsemeye uğraşan Türkiye siyasetinin de başat düsturu durumunda. Bugünlerde hemen herkesin – belki de haklı olarak – ‘ulusalcı bir fantezi’ olarak ele aldığı Cumhuriyet Mitingleri veya Susurluk Olayı sonrası ‘sürekli aydınlık için bir dakika karanlık’ eylemleri gibi ‘resmi ideolojiye yakın’ örnekleri bir kenara bırakırsak, Türkiye’de farklı seslerin çıkmasına, halk hareketlerine, boykotlara [5], 1 Mayıs gösterileri başta olmak üzere işçi hareketlerine ve hatta siyasi fikirlerin basın aracılığıyla açıkça beyan edilmesine bile şüphe ile yaklaşan, disiplinci bir iktidar zihniyeti hüküm sürüyor. Gezi Olayları’nın ve 17-25 Aralık süreçleri sonrasında kalkışılmakla kalınan ayaklanmaların fiziksel ve sembolik şiddetle bastırılması, elbette seçim öncesi kamusal tartışmaların yapılmasına ve seçim sonrasına yönelik taleplerin dışa vurulmasına da engel oluyor.

Öte yandan, Sarıkaya’nın sözünü ettiği seçim öncesi suskunluğun bir nedeni de bana kalırsa normal koşullarda kamusal alanda ses çıkartmaya en meyilli kesimin, bugünkü seçimlerdeki rollerine henüz karar verememiş olmasından kaynaklanıyor. Daha açık ifade etmek gerekirse, benim gözlemime göre, Türkiye siyasetinin konuşan/konuşabilen aktörleri bir süredir 7 Haziran’da kullanacakları oy üzerinde kafa yormaya ve dolayısıyla da oy verme davranışları ile ilgili bir karar almaya çalışıyor. Basit bir söylem analizi [6] ve buna eklenecek bir matematik hesabı, bu gözlemime destek sağlayacaktır görüşündeyim.

7 Haziran 2015 Genel Seçimleri’nin kritik sorusu, HDP’nin %10 barajını geçip geçemeyeceği ile alakalı olarak öne çıkıyor. İktidar partisinin de diğer muhalefet partilerinin de gündemini meşgul eden bu mesele, şüphe yok ki oy verecek bireyleri de birincil derecede ilgilendiriyor. Muhalif söylemin AKP’nin seçim sonrası başkanlık sistemine geçişi ön gören vaatlerini bir “diktatörlük hamlesi” olarak yeniden-üretmesi, HDP gibi seçmen kitlesinin büyük bölümünü bir azınlık grubunun oluşturduğu küçük ölçekli bir ‘siyasi parti’yi başkanlık sistemine geçişi ‘önleyebilme potansiyeline’ sahip, büyük ölçekli bir ‘siyasi aktör’ haline getirmiş durumda. Bu söylemsel değişimin sonucu olarak, daha önce HDP ile arasına (etnik) mesafe koyan AKP-karşıtı seçmen için HDP, artık oy verilebilecek bir ‘olasılık’ halini almış gözüküyor. Bu durumda bizi ilgilendiren seçimin ve seçmenin matematiği de değişmiş oluyor.

Matematikteki bu değişimi hesaplamak için, 2011 Genel Seçimleri’nin ve 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nin verilerini karşılaştırmalı olarak hatırlamanın gerekli olduğunu düşünüyorum.

2011 Genel Seçimleri [7]

Toplam Seçmen Sayısı: 52,806,322

Kullanılan Oy Sayısı: 43,914,948 (%83,16)

AKP: 21,399,082 oy (%49,83)

CHP: 11,155,972 oy (%25,98)

MHP: 5,585,513 oy (%13,01)

Bağımsız: 2,819,917 (%6,57)

 

2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimi [8]

Toplam Seçmen Sayısı: 55,692,814

Kullanılan Oy Sayısı: 41,283,627 (%74,13)

Recep Tayyip Erdoğan: 21,000,143 (%51,79)

Ekmeleddin İhsanoğlu: 15,587,720 (%38,44)

Selahattin Demirtaş: 3,958,048 (%9,76)

 

2015  Genel Seçimleri’nde 56,632,889 kayıtlı seçmen oy kullanacak [9] ve katılım oranının %80’lerde olacağı tahmin ediliyor. Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nde CHP ve MHP’nin ortak adayı İhsanoğlu’na, 2011 seçimlerinde bu iki partiden birine oy veren 1,153,765 kişinin oy vermediği; Selahattin Demirtaş’a ise 2011 seçimlerinde bağımsızlara giden oylardan 1,138,131 oy daha fazla çıktığı görülüyor. AKP seçmeninin oy verme davranışının genel katılımla paralel bir düşüş gösterdiği dikkate alınırsa, bu iki rakamın birbirine çok yakın olması (1,153,765 – 1,138,131 = 15,634 oy), Demirtaş’ın temsil ettiği HDP’nin 2015 Genel Seçimlerinde %10 barajını geçmesi için gereken yaklaşık 500,000 oyu [10] Cumhurbaşkanlığı Seçimi için oy kullanmayan ve bu seçimde oy kullanmaya gönüllü olan (yaklaşık) on dört milyon insandan alması gerektiğine işaret ediyor.

Kendi adıma, Sarıkaya’nın “suskunlar” olarak nitelediği, benim yukarıda tartıştığım ve “normal koşullarda kamusal alanda ses çıkartmaya en meyilli kesim” olarak tanımladığım insanların, Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nde Erdoğan’a zaten oy vermeyen, (bugünkü siyasal söylem öncesi-) Demirtaş’a güvenmeyen, CHP-MHP çatı adayı İhsanoğlu’ndan ise tatmin olmayarak uzak duran seçmen profili ile büyük ölçüde örtüştüğünü düşünüyorum. Bir başka deyişle, 2015 Genel Seçimleri’nde HDP’nin %10 barajını geçip geçemeyeceği ile ilgili ana sorunsala cevap verecek kesim, bana göre Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nde oy kullanmayan insanlar olacak. Şimdi esas mesele, bu insanlardan kaçının “HDP’ye oy vermeye meyilli” olduklarını tahmin etmekte yatıyor.

Kişisel gözlemlerime dayanarak, Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nde oy kullanmayan seçmenin önemli bir kısmının CHP’ye oy vermek konusunda kişisel endişelere sahip ve daha önemlisi Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na “o kadar da olumsuz gözle bakmayan” milliyetçi-muhafazakar insanlardan oluştuğunu öne sürüyorum. Bu gruptan küçük bir azınlığı dışarıda bırakırsak, aynı isimlerin 2015 seçimlerinde HDP’ye yönelme ihtimallerinin çok düşük olduğu sanırım ortada… Bu grup dışında, Cumhurbaşkanlığı için oy kullanmayan seçmenin diğer önemli kısmı ise aileleri CHP geleneğinden gelen, ulusalcı olarak anılamayacak, liberal-sol’a daha yakın, ancak hala HDP’nin azınlık milliyetçiliği söyleminden uzak duran seçmenler bana kalırsa. Bu grubun ayırt edici özelliğinin, minimal demokratik katılımları dışında, son otuz beş yıldır ülkede gerçek anlamda bir ‘halk hareketi’ olarak adlandırılabilecek tek olay olan Gezi Olayı’na aktif olarak katılmaları ve bunu bir kamusal alan açılımı olarak ele almaları olduğuna inanıyorum. Bu anlamda, söz konusu grubu HDP’ye “bağlayacak/eklemleyecek” (articulation) söylemin bir “Gezi göstereni” içermesi beklentisi kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Peki bu beklenti ne kadar karşılık buluyor?

Bu soruya yanıt vermek için, dört başat partinin seçim bildirgelerine bakmak yeterli olacaktır.

AK Parti 2015 Seçim Beyannamesi (“Yeni Türkiye Yolunda: Daima Adalet Daima Kalkınma”) [11] Gezi Olayı’na herhangi bir atıfta bulunmuyor. AKP’nin Gezi Olayı’nın ‘nefret nesnesi’ olduğu ve partinin toplumsal tabanının Gezi Olayı’na yönelik (inşa edilmiş) bakış açısı düşünüldüğünde, seçim bildirgesinde verilebilecek olası bir Gezi referansının en iyi ihtimalle “olumsuzlama” işlevi göreceğini öngörmek çok zor değil. Bundan itina ile kaçınılması ise sanırım başka bir söylem analizinin konusu olmalı…

CHP Seçim Bildirgesi 2015 (“Yaşanacak Bir Türkiye”), Gezi’yi bir “olay” olarak görmeyi reddederek, onu dolaylı bir yoldan “Toplantı ve Gösteri Özgürlüğü” başlığı altında değerlendirmeye gidiyor. Aynen alıntılıyorum:

“Türkiye’de özellikle Gezi hareketi sonrasında toplantı ve gösteri haklarının kısıtlanmasına yönelik uygulamalar yoğunluk kazanmıştır. Yurttaşlarımız “makul şüpheli” durumuna düşürülmüş, her türlü sosyal paylaşım potansiyel suç kanıtı konumuna getirilmiştir. Çalışanlar, öğrenciler ve sanatçılar üzerinde çok yönlü baskı kurulmuştur. Türkiye, polis ve istihbarat görevlilerinin yetkilerini keyfi ve aşırı biçimde kullandığı bir baskı ve fişleme devletine dönüşmüştür. Kitlesel gözaltılar olağanlaşmış, usulsüz tutuklamalar cezalandırma halini almıştır. Aşırı güç kullanımı, kötü muamele ve hakaret sıradan uygulamalar haline gelmiştir. CHP gerekli tüm yasal ve idari önlemleri alarak yurttaşlarımızın toplantı ve gösteri özgürlüğünün gelişmiş demokrasilerdeki düzeye eriştirilmesini sağlayacaktır.” [12]

MHP kendi seçim beyannamesini 3 Mayıs’ta (Türkçülük Günü’nde) açıklayacağı [13] için henüz bu noktada net bir çıkarım yapmak mümkün gözükmese de, Gezi referansının beyannamede yer almayacağı, yer alsa bile CHP’ninkine benzer – belki ondan da dolaylı bir şekilde – başka bir başlık altında tutulacağını iddia etmek olası. Bilhassa, MHP’nin Gezi Olayları sırasında seçmenine yaptığı “sağduyu çağrısı” [14] göz önünde bulundurulursa, bu iddia daha anlaşılır bir hale gelebilir sanıyorum.

Gelelim, HDP 2015 Seçim Bildirgesi‘ne (“Büyük İnsanlık: Biz’ler Meclise”)… Daha önce, Demirtaş’ın Gezi Olayı’nı “darbeci kısmı” ve “demokratik talep kısmı” olarak ikiye ayırarak ele aldığını belirtmek gerekiyor. [15] Benzer bir ikili anlamı bildirge metninde bulamamak, Gezi’ye dair netleşmiş bir görüşün HDP siyasi stratejisinde olmadığını gösteriyor. Nitekim, Gezi referansı bildirgede “Eşitlik ve Özgürlüğün Yeşerdiği Yeni Bir Yaşamı Gençler Kuracak” başlığı altında şu cümleler içinde yer alıyor:

“Zorlu koşullarda çalışan, okuyan, çalışma yaşamının dışına itilen, ötekileştirilen ama tüm bunlara rağmen yaşamın umudunu büyüten; Gezi’de, Kobâne’de direnen, Rojava’da devrimsel bir sürecin inşasında rol alan, dünyanın dört bir yanında egemenlerin dayattığı politikalara karşı koyan gençlerin mücadelesi ile yeni yaşam çağrısı büyüyor. Gençlerin isyanı, yeni siyasi dili, demokratik siyasal kültürü, özgürlükçü tutumu yeni yaşam siyasetimizi ülke siyasetinin gerçek alternatifi haline getirebilecek ve yeni yaşamı örgütleyecek potansiyeli taşıyor.” [16]

Burada Gezi’ye yapılan vurgunun CHP’ninkinden daha güçlü olduğunu iddia etmek zor değil. Ancak, Gezi Olayı’nın Kobâne ve Rojava gibi çok daha bölgesel – hatta etnik – iki farklı ‘olay’ ile aynı bağlamda ele alınması, hem (HDP’nin ‘Türkiye’nin partisi olma’ söylemi dikkate alındığında) Gezi’nin kapsayıcılığının hem de toplumsal dinamiklerinin, önceden çizilmiş bazı katı siyasal sınırlar çerçevesinde okunduğunu gösteriyor. Gezi sürecine katılan insanların hangi talepleri dile getirmeye çalıştıklarının, üzerinden neredeyse iki yıl geçtikten sonra bu taleplerden hangilerinin karşılık bulduğunun veya HDP’nin meclise girmesi durumunda hangilerine önem vereceğinin muhasebesi bu bildirgede yer almıyor.

Elbette partilerin seçim bildirgelerinin tek bir konu (Gezi Olayı) üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini öne sürmüyorum. Sarıkaya’nın yazısında belirttiği gibi, önümüzdeki seçimler için üretilen kümülatif/toplam siyasal söylemin çok kapsayıcı olduğu iddiamın da hala arkasındayım. CHP’nin sosyo-ekonomik vaatleri, AKP’nin yeni bir gelecek inşası önerisi, MHP’nin – muhtemel – milliyetçi (Kürt siyasi hareketi karşıtı) vurgusu ve HDP’nin çevre, LGBT, azınlıklar vb. sözde-ikincil demokratik talepleri de kapsayan bildirgesi alt alta konduğunda, belki de uzun yıllardır ilk defa Türkiye seçmeninin hemen hepsine (ama aynı anda değil, ayrı ayrı) hitap edebilecek bir kümülatif seçim söylemi ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Burada üzeri açık bırakılan, bir talep olarak ciddi şekilde yanıtlanmadan geçilen tek nokta ise ‘bir talep olarak’ Gezi Olayı.

Toparlamak gerekirse, temel iddiam, önümüzdeki seçimlerin söylemsel olarak Türkiye toplumunu ‘başkanlık sistemi taraftarları’ ve ‘başkanlık sistemi karşıtları’ olarak ikiye ayırdığı; bu ikinci gruba da HDP’yi basit bir siyasi parti olarak algılamak yerine, ona meclis matematiğini değiştirip Türkiye’nin geleceği üzerinde kilit rol oynayabilecek siyasal bir rol atfettiğidir. AKP, CHP, MHP ve HDP’nin seçim bildirgeleri/söylemleri bir bütün olarak ele alındığında, hemen hemen tüm seçmenlerin bu ikili karşıtlığı kabullendiği ve (yalnızca) bu karşıtlık çerçevesinde taleplerine cevap buldukları görülebilir. Buradaki tek istisna ise henüz kendi taleplerine yanıt bulamamış ve sunulan vaatler arasından seçim yapmaya çalışan suskun kesimin varlığı ve bu kesimin hiçbir seçim vaadinde kendine hak ettiği yeri bulamamış Gezi Olayı ile organik bağlantısıdır. Gezi Olayı’nın üstünü örten – onu yok sayan – seçim bildirgeleri/vaatleri, siyasal aktörlükleri oy vermenin ötesine geçen bu kesimi, seçim öncesi kararsız ve suskun bırakmıştır. Kendi adıma Gezi ile birleştirilmemiş seçim vaatlerinin, söylemin tek istisnasının, bu seçim için kurucu (constitutive exception) nitelikte olacağını ve bugünün ‘suskun’ insanlarının oy verme davranışlarını hesaplayamayan ya da bu davranışları kendi matematiklerine dahil etmeyen partilerin (özellikle de HDP’nin) bu siyasal stratejileri sebebiyle seçim sonrasında büyük bir pişmanlık yaşayabileceğini düşünüyorum.

Bekleyip göreceğiz.

 

[1] Muharrem Sarıkaya, “Sessiz Çoğunluk,” Habertürk, 29 Nisan 2015.

[2] Joseph Schumpeter, Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, H. İlhan (çev.), İstanbul: Alter, 1942/2013.

[3] Hannah Arendt, İnsanlık Durumu, B. S. Şener (çev.), İstanbul: İletişim, 1958/2012; ve Jürgen Habermas, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, T. Bora ve M. Sancar (çev.), İstanbul: İletişim, 1962/2013.

[4] Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasında “devletlüye sadakat” boyutunda mutlak bir devamlılık gören Kudret Emiroğlu’nun aşağıdaki yorumu, Türkiye’de (minimal demokratik bir prosedür olarak) ‘seçim’lerin neden tek meşru, tek gerçek ve tek doğru siyaset modeli olarak ‘söylemsel hakikat’ düzeyine ulaştığını, hatta kutsallaştırıldığını, gösteriyor kanımca:

“Osmanlı’da, oluşturulmaya çalışılan bir devlet değil, paylaşılmaya çalışılan bir devlet iktidarı vardır. Bu mücadelede Avrupa’daki gibi yeni sınıfların kendilerini var etmek (ekonomik yaşamlarını hukuki ve siyasi boyuta ulaştırmak) için yasama ve yargıyı biçimlendirme mücadelesi değil, yürütmeyi (devletin kurumlarını ve malını) paylaşma mücadelesi verilmektedir.” (Kudret Emiroğlu, Kısa Osmanlı-Türkiye Tarihi: Padişahlık Kültürü ve Demokrasi Ülküsü, İstanbul: İletişim, 2015, s. 63.)

Aynı kaynaktan devam edersek, Osmanlı’da ve Türkiye’de “iktidar paylaşımı” bir devlet-bölüşümü çeşidi olarak kavranır ve bu ‘oyun’un göstergesi olarak (demokratik) seçimler/meclis kutsallığı anlatılagelirken, “İngiltere, kralla aristokrasinin diğer üyeleri arasında uzlaşma gereği daha 1066 sonrasından itibaren toplanan ‘meclis’ geleneğine sahiptir. Magna Carta [1215], meclisin toplanmasını keyfilikten çıkarma mücadelesinin ürünüdür. 1264’te bu sınıflar ilk kez ilan edilen parlamento yasasına bağlı olarak toplanırlar. 1341’den itibaren de lordlar ve avam kamarası birbirinden ayrılarak, aristokrasi dışındaki sınıf ve tabakalar da en üst düzeyde siyaset kurumsallaşmasının parçası olması mücadelesinde yerlerini alırlar. 1430’da avam kamarasına katılma koşulları mülkiyete göre belirlenerek, aristokrasi ve ruhban sınıfı yanında burjuva mülkiyetinin siyaseten önemi kurumsallaştırılır. İngiltere Devrimi’nden itibaren ve 1707’den sonra taht, fiilen veto hakkını kullanabilmiş değildir. Ancak bütün erkeklerin oy kullanma hakkını kazanması 1918’de, bütün kadınların bu hakkı elde etmesi ise 1928’de gerçekleşmiştir.” (Emiroğlu, a.g.e., ss. 71-72.)

[5] Türkiye tarihinde adı anılabilecek belki de tek ‘gerçekten’ işe yarar boykotun, aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan çok önce, 1876 yılında Bosna-Hersek’i ilhak eden Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na karşı, Avusturya ürünlerinin ihracatına/tüketimine yönelik gerçekleşmiş olması ironiktir; bknz. Roman Kodet, “Austria-Hungary and the Ottoman Empire Since the End of the Bosnian Annexation Crisis till the Italo-Turkish War,” Central European Papers, 1(2), 2013, ss. 29-38.

[6] Burada “söylem” (discourse) kavramını Michel Foucault’ya atıfla, “söylenen her türlü şey içinde belli bir sistemlilik içine girebilen ve kendileriyle birlikte düzenli bir iktidar etkisi meydana getirebilen ‘ifade’lerin bütünü” olarak kullanıyorum. Foucault’dan aktaran, Taner Timur, Felsefi İzlenimler: Sartre, Althusser, Foucault, Derrida, İstanbul: İmge, 2005, s. 65.

[7] http://www.ysk.gov.tr/ysk/docs/Kararlar/2011Pdf/2011-1070.pdf

[8] http://www.ysk.gov.tr/ysk/content/conn/YSKUCM/path/Contribution%20Folders/HaberDosya/2014CB-Kesin-416_d_Genel.pdf

[9] 2015 Genel Seçimleri’nde oy kullanacak seçmen sayısına dair rakam YSK’nın  resmi sayfasında yer almadığı için wikipedia burada verisini doğru kabul ediyorum; http://tr.wikipedia.org/wiki/2015_T%C3%BCrkiye_genel_se%C3%A7imleri

[10] Ezgi Başaran, “7 Haziran Seçimleri İçin En Gerçek Matematik,” Radikal, 9 Nisan 2015.

[11] AK Parti 2015 Seçim Beyannamesi, “Yeni Türkiye Yolunda: Daima Adalet Daima Kalkınma”

[12] CHP Seçim Bildirgesi 2015, “Yaşanacak Bir Türkiye”

[13] “MHP’nin Seçim Bildirgesi 3 Mayıs’ta Açıklanacak,” Anadolu Ajansı, 21 Nisan 2015.

[14] “Devlet Bahçeli’den Gezi Parkı Açıklaması,” Habertürk, 7 Haziran 2013.

[15] https://www.youtube.com/watch?feature=player_detailpage&v=zJU0fFg3sUM#t=91

[16] HDP 2015 Seçim Bildirgesi, “Büyük İnsanlık: Biz’ler Meclise”

Comments Off on suskunluk, seçim söylemleri ve gezi

Filed under Güncel, Siyaset

kabataşı hikayeleştirmek, kamusal alanı yok etmek

Gezi’nin çok sayıda hikayesi oldu.

Türkiye’nin son otuz yılında yaşanmamış, tecrübe edilmemiş ne varsa oradaydı sanki. Olayların içine giren de olan biteni evinden izleyen de, sokağa çıkan da çıkana ateş püsküren de, biber gazının tadını alan da penguenlerin hayatı hakkında bilgi sahibi olan da, ileride torunlarına anlatacak bir hikaye çıkarttı Gezi’den. Gezi’yi öven ya da Gezi’ye söven bir hikaye artık herkesin aklında ve öyle sanıyorum ki, son otuz yılda olmayıp Gezi’den sonra yeniden hortlayan şey de bu ‘ortak hikaye’nin anlatısıydı işte.

Hannah Arendt, bu ortak hikayeye “kamusal alan” diyor.

Hayatın zorunlu gereksinimlerinin karşılandığı, mülkiyetin ortaya çıktığı, üretimin ve tüketimin deneyimlendiği “özel alan”ın karşısında konumlanan “kamusal alan,” diğer insanlarla bir arada yaşamak zorunda olan ‘politik hayvan’lar olarak bizlerin, “bir araya gelmemizi sağlayan… tabiri caizse birbirimizin üzerine yıkılmamızı önle[yen]” [1] bir ortak dünyadır. Arendt’e göre kendi özel alanında, ürettiği ile tükettiği arasındaki mesafede nefes alan birey, üretimini sona erdirdiği anda yok olmaya mahkum olduğunun bilincindedir. Birey, fiziksel olarak yok olma mahkumiyetini bertaraf etme yolunu, kamusal alanı yaratmakta bulur. “Romalılar için res publica, Yunanlar için de polis, her şeyden evvel bireysel yaşamın faniliğine karşı bir teminat, bu faniliğe karşı korunak, ölümlülerin ölümsüzlüklerine olmasa da görece kalımlılıklarına ayrılmış bir mekan olma özelliğine sahipti[r].” [2]

Kamusal alan, bir ortak görünümler alanı olarak, “herkesin bir araya toplandığı bir yer olmakla birlikte orada bulunanlar bu dünyada farklı konumlar işgal etmektedirler ve iki kişinin birbirlerine göre konumu iki nesnenin konumlanışından daha az tesadüfi değildir. Başkalarınca görülenler ve duyulanlar, anlamlarını, herkesin farklı bir konumdan görüyor ve duyuyor olmasından alır.” [3] Bir başka deyişle kamusal alan, herkesi eşitleyen ve totaliter bir siyaseti getiren bir yapılanma değildir. Tam aksine, “onu oluşturan, herkesteki mevcut ‘ortak doğa’ değil, konum farklılıklarına ve buradan kaynaklanan perspektif çeşitliliğine rağmen her bir kişinin aynı nesneyle ilgilenme[si]” [4] olduğundan, kamusal alan özgürlüğün, birbirleriyle iletişime girerek şekillenen kanaatlerin (doxa) ve özgür tartışmanın alanıdır.

Gezi’nin yarattığı hikaye – ona hangi taraftan bakarsanız bakın – bir kamusal alanın yaratımına zemin hazırlayabilirdi. Herkesin farklı kanaatleri, paylaşıldıkları, konuşularak anlaşıldıkları ölçüde büyüyebilir; ikna ve doğru iletişim kodları aracılığıyla, bu ülke tarihinin görmediği ölçekte bir toplumsal uyanışa zemin hazırlayabilir, hayal edilen siyasetin gerçekleşmesini sağlayabilirdi.

Olmadı. [5]

Olmamasının altında yatan sebeplerden biri ülkenin kuruluşundan bugüne kamusal alanların ortaya çıkmasına izin vermeyen otoriter gelenekler (particilik, etnik siyasetçilik, ötekileştirme pratikleri, sözde-dinsel eğilimler, vb.) ise; diğeri de kamusal alanda oluşan kanaatlerin simülatif karakteri ve bu kanaatleri iletişime döken kanalların çürüklüğü idi.

Son dönemde yeniden hortlatılan “Kabataş Olayı,” [6] [7] bu ikinci noktayı gözler önüne sermek açısından eşsiz bir örnek sunuyor bize…

Kabataş’ta ne olup bittiğini bilmiyorum. Tıpkı Gezi Olayı’nın kaynağı, haklılığı-haksızlığı ile ilgilenmediğim gibi, Kabataş’ta olup bitenin doğruluğu-yanlışlığı ile de ilgilenmiyorum. Televizyonda ya da herhangi bir ekranda gördüğüm şeyi ‘gerçek’ olarak kabul etmeyi çoktan bıraktığım için, Kabataş’ta mağdur olduğunu beyan eden kadına dair ortaya çıkan-çıkmayan görüntüler de ilgimi çekmiyor. Beni ilgilendiren şey, o gün Kabataş’ta gerçekte olan biten şeyin, bugün aldığı biçim.

O gün Kabataş’ta her ne olduysa (ya da her ne olmadıysa) oradan çıktı, birilerinin ağzına dolandı, kulaktan kulağa, bir sosyal medyadan diğerine aktarıldı ve bugünkü ‘hal’ini aldı. Anlatılan bir hikaye olarak Kabataş, kendi ‘hakikiliğini’ geçtiği iletişim kanallarına, olayı gördüğünü iddia eden şahitlere, gazetecilere ve politikacılara devretti. İçerisinde taşıdığı tüyler ürpertici ayrıntılara (üstleri çıplak, deri kıyafetli adamlar, üzerine işenen bir kadın, denize fırlatılır gibi yapılan bir bebek, vb.), hikayenin her yeniden anlatılışında yenileri eklendi. Kabataş’ı bir ‘Olay’ haline getiren bu yeni ayrıntılar, zaman içerisinde onu kendi özünden farklılaştırdı; birbiriyle çelişen veya birbirinin tam üstüne binerek bir öncekini kapatan göstergelere dönüştü. Tam da Jean Baudrillard’ın söylediği gibi, Kabataş’ta “bir taklit, suret ya da parodi değil aslı yerine göstergeleri konmuş bir gerçek… işlemsel ikiz” [8] ortaya çıktı.

Kabataş’ta yaşananların, Baudrillard’ın simülasyon teorisinde anlatıldığı şekliyle “bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesi” ya da “hipergerçeklik” [9] olup olmadığını bilmiyoruz. Simüle edilenin yalan ya da gerçek olduğu iddia edilemiyor artık. Herkesin bir ‘hakikat’ karşısında farklı bir konumlanışı var ve bu konumların çokluğu, simüle edilmişlerin bile birbirinden ayırt edilemediği bir absürtlüğe sürüklüyor bizi. Bildiğimiz tek şey, o gün orada olan ile bugün burada anlatılanın artık birbiriyle bir ilişkisi olmadığı ve o gün ile bugün arasındaki bağlantının kopmasına yol açan faktörlerin, hikayeyi yeniden-anlatanların kullandıkları göstergeler olması.

Kabataş Olayı’nın göstergeler ve yan-anlamlarla genişletilmesi, yalnızca olası mağdurunun mağduriyetini arttırmıyor aslında. Bundan çok daha önemlisi şu ki, Kabataş Olayı hikayeleştikçe, toplumda ortak bir yaşam alanının, dürüst ve gerçek iletişim kodlarının, siyasi bir etiğin – dolayısıyla da bir kamusal alanın – ortaya çıkması imkansızlaşıyor. Kabataş’ta yaşananların üzerinde bir araya gelebilecek ‘toplum,’ kendisini Kabataş’a inananlar ve Kabataş’a inanmayanlar olarak yeniden-kodluyor, bölüyor, ayrıştırıyor. Çok kısa bir sürede, bu ayrışmanın ağırlığı altında ezilen insanlar, kamusal alanın onlara vaadettiği ‘ölümsüzlük’ten vazgeçerek, kendi özel alanlarına yeniden dönüyorlar. Bir araya gelmektense, kendi boğucu ölümlülüklerinin verdiği küçük tatminden mutlu olmaya çalışıyorlar. Özel alanı tümüyle kaplamış tüketim kültürünün esirleri, minimal demokrasinin oy-vericileri, partilerinin taraftarları, beyaz ekranın boş-bakıcıları olmaya devam ediyorlar.

Eğer bir gün bireyin özel alana hapsedilmesinin gerçekte kimin işine yaradığını anlayacaksa bu insanlar, Gezi Olayı’nın ‘ayrıştırıcılığını,’ Kabataş’ın ‘gerçekliğini,’ gündemin ‘suniliğini’ yeniden sorgulayabilecekler belki ama buradan bakıldığında o günün gelişi çok ama çok uzakta gözüküyor.

 

[1] Hannah Arendt, İnsanlık Durumu, (çev.) B. S. Şener, İstanbul: İletişim, 1958/2012, s. 96.

[2] A.g.e., s. 100.

[3] A.g.e., s. 101.

[4] A.g.e., s. 102.

[5] Ne zaman Gezi Olayı’nın nihayetinde özgürleştirici ve somut bir sonuç vermemiş olduğuna dair bir yorum duysam, aklıma hemen (her ne kadar bağlam ve aktörler birbirinden son derece farklı olsa da) Bakunin’in Paris Komünü’nün sosyalist katılımcıları hakkında söylediği şu sözler geliyor: “Onlar öyle adamlardı ki yakında bulunan hiç kimse ateşli çabalarından, sadakat ve iyi niyetlerinden kuşku duymazdı. Fakat tam da iyi niyetli insanlar oldukları için duygularını, çabalarını ve yaşamlarını adamış oldukları büyük yapıt önünde kendi kendilerine karşı güvensizlik duyuyorlardı; kendilerinden çok az şey bekliyorlardı.” Mihail A. Bakunin, “Paris Komünü ve Devlet Kavramı,” Tanrı ve Devlet içinde, (çev.) M. Tüzel, İstanbul: Belge, 1871/2013, s. 281-282 (271-294).

[6] Bu konuda daha önceden yazmış olduğum bir metin için, bknz., “Kab’ından Taş’an Fanteziler”

[7] 5 Mart 2015 tarihli Star Gazetesi‘nin beş yazarının (Ahmet Kekeç, Halime Kökçe, Saadet Oruç, Murat Çiçek, Ardan Zentürk) aynı başlıkla (“Diliniz Kaba, Vicdanınız Taş”) gündeme getirdikleri Kabataş Olayı’nın, 6 Mart 2015 tarihinde yeniden dile getirilmesi, alelade bir rastlantıdan ziyade sistematik bir yeniden-anlatıyı işaret ediyor.

Üstelik yazarların kullandığı ‘ortak başlık’ta geçen “vicdan” kelimesi de, söylemekte oldukları yalanın olası toplumsal yıkıcılığı/ayrıştırıcılığı konusundaki ‘içsel rahatsızlıklarını’ anlamak için son derece elverişli gözüküyor: “Zira, ‘vicdan’ nedir ki? Dilin şahitliğine başvurmak gerekirse, vicdan en iyi şekilde bilinen hususlara dahildir (Almanca vicdan = Gewissen [wissen = bilmek fiil kökünden türetmiştir]. Çevirenin notu). Bazı dillerde ise vicdan [conscience] kelimesinin adı bilinç [consciousness] kelimesinden pek farklı değildir. Vicdan, içimizde mevcut olan belirli arzu hareketlerinin elden çıkartılmasına ilişkin içsel algılamadır. Buradaki vurgu, elden çıkartma ediminin tek dayanağının, kendi kendisinin farkında olmasındadır. Bu durum suçluluk duygusunda, yani belirli arzu hareketlerimizi gerçekleştiren edimlere ilişkin içsel muhakemenin algılanmasında, daha belirgindir… Bir vicdana sahip olan herkes, muhakemenin haklılığını, sergilenen davranışa yönelik suçlamayı içinde hisseder. İşte aynı bu özelliği, vahşilerin tabuya ilişkin tutumlarında görüyoruz. Tabu bir vicdan talimatıdır. Çiğnenmesi sonucunda dehşet verici bir suçluluk duygusu uyanır. Bu suçluluk duygusunun kökeni ne kadar belirsizse, kendisi de o kadar normaldir.” Sigmund Freud, Totem ve Tabu, (çev.) A. Kanat, İzmir: İlya, 1913/2006, ss. 144-145.

[8] Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon, (çev.) O. Adanır, Ankara: Doğu-Batı, 1982/2008, s. 15.

[9] A.g.e., s. 14.

Comments Off on kabataşı hikayeleştirmek, kamusal alanı yok etmek

Filed under Güncel, Teori