Category Archives: Uncategorized

neden maske takmıyorlar?

Bendeki de laf işte…

Hiç hesap vermek zorunda kalmamış bir nesil, senin kokuşmuş sorularını ne yapsın be adam?

Karl Marx’ın meta fetişizmini açıkladığı satırlarında yer alan ünlü “bilmiyorlar ama yine de yapıyorlar” [1] cümlesi, işçi sınıfının tüm toplumsal ilişki (Marx’a göre üst-yapı) araçları tarafından nasıl bulanık filtrelerle (camera obscura) hayata bakmak zorunda kaldığına ve üretim ilişkileri içindeki gerçek yerlerini ve güçlerini görmemeleri için bu toplumsal araçların nasıl işlediğine dair bir çıkarımdı.

Sonra rock star filozofumuz Slavoj Žižek geldi ve Marx’ın bu cümlesini, Lacancı bir perspektiften, “Je sais bien mais quand même” (“biliyorum da, ne olmuş yani?…” [2]) anlayışı ile birleştirdi ve ortaya şu sonuç çıktı: “Biliyorlar ama yine de yapıyorlar.” [3]

Pandemi günlerinde sokağa çıkmak zorunda kalmadıkça evinde kalan, çıkmak zorunda olduğu anların öncesini ve sonrasını büyük hijyen ritüelleri ile süsleyen, eve aldığı her şeyi önce balkonda bekletip sonra sabunlu sularla yıkayan, meyve-sebzeleri nasıl dezenfekte edeceğini hala tam olarak bilemediği için büyük bir kaygı duyan, hiçbir toplu taşım aracı kullanmayan, ev dışında bir saniye bile maskesiz kalmayan bir beşerim. Ve Mart ayından beri dışarıda maskesiz dolanan, maskesini dirseğine/bileğine dolayan ya da kulağında/başörtüsünde sallandıran, maskesiyle saçlarını toplayan, maskesini ya çenesinin altında ya çenesinin üstünde ya da sadece ağzında kullanan insanları gördükçe Marx mı, Žižek mi haklı diye soruyorum kendi kendime.

Her biri potansiyel birer katil, her biri açıkça “adam öldürmeye teşebbüsçü,” her biri birer biyolojik silah olan bu insanlara yönelik öfkemi bastırma yolunu, toplumsal teoride bulmaya çalışıyorum.

… Korkmayın, ünlü bir eski-suçlu gibi rüyamda Hegel falan görmüyorum…

Cidden bilmedikleri için mi takmıyorlar maskeyi, yoksa bilmelerine rağmen mi takmıyorlar diye soyutlamazsam hepsini; kendimi bir silaha dönüştüreceğimi, bileylenip bileylenip en sonunda çıkartacağım kavgadan büyük yaralarla ayrılacağımı, tüm maskesizlerden bir temiz dayak yiyerek döneceğimi biliyorum da ondan yapıyorum bunu.

Vurmayın, öldüm… Garip olduğumun – veya en azından maskesizlerle uğraşmak için garip bir yol seçtiğimin – ayırdındayım, lütfen merak etmeyin.

Gerçek hayatla baş edemeyen her homo faber gibi, bir homo ludens olmayı tercih ediyor, pandemi kaygılarımı artıran maskesizleri birer sanal oyuncağa dönüştürmeye çalışıyorum.

Daha doğrusu, birkaç gün öncesine kadar, çalışıyor-dum. Çünkü galiba bu soyut sorularımın yanıtını geçtiğimiz günlerde buldum. Ne Marx ne de Žižek yardım etti gerçi bir sonuca varmamda bana ama ikisine de şükran borcum vardı – belki de bu yazıyla ödüyorum.

Oyunumu bitirenin – en azından başlangıç noktamın – yine Friedrich Nietzsche olmasına, sahiden, niçin şaşırıyorum?

Şen Bilim’de [1882] ilk defa ilan etmişti Nietzsche Tanrı’nın öldüğünü; sonra, Zerdüşt’te geldi bu ölümün açıklaması. Popüler kültürümsünün en fazla harap ettiği figürlerden biri olan Nietzsche değildi Tanrı’yı öldüren, insanlardı. Zaten onun “Tanrı” dediği de, günlük dilde kullandığınız şey değildi ama t-shirt arkalarında falan öyleymiş gibi yapıldı…

Antik Yunan’dan on dokuzuncu yüzyıla kadar, tüm idealist-Aydınlanmacı düsturun içine düştüğü çöküşün bir sonucuydu aslında Nietzsche’nin sözünü ettiği ölüm. Kendi bedenlerinden, kendi hazlarından, kendi doğalarından uzaklaşan ve bütün varoluşu bir fikre, bir ideale indirgeyen insan-cık-lardı Tanrı’nın katilleri.

“Bir defasında şöyle demişti şeytan bana: ‘Tanrı’nın da var kendi cehennemi: İnsanlara duyduğu sevgi.’

Ve geçenlerde şöyle dediğini işittim şeytanın: ‘Tanrı öldü; insanlara duyduğu merhamet yüzünden öldü Tanrı.’” [4]

Bir tanrıtanımaz olan Nietzsche, gerçekte ve hiç de paradoksal olmayan bir şekilde, ağıt yakıyordu Tanrı’nın ölümünün ardından. Çünkü ona göre Tanrı’nın (da) ölümüyle, bitmişti artık tüm anlatılar. Onun ölümü ile son çivisi de çakılmıştı “hakikatin.” Platon’dan Kant’a, Augustinus’tan Hegel’e kadar üzerinden silindir ile geçilen “hakikat” – yeri “idealler,” “hayaller,” “imgeler,” “hayaletler” ve “tanrılar” ile doldurulan “hakikat” – artık tanınmaz hale gelmişti.

Yanlış anlamayın, Nietzsche’nin ölen Tanrı’sı, sizin Tanrı’nız, kutsalınız, İslam’ın, Hıristiyanlığın, vb. dinlerin Tanrı’sı değildi.

Aksine, hepinizin, her birimizin, kendi kutsalıydı ölen Tanrı’nın arkasından doğan.

Herkesin ortak Tanrı’sı ve ortak hakikati ölmüş, parçalara ayrılmıştı… Geride her bir bireye ait, her bir bireyin sahiplendiği, her birine “özel” birer “Tanrı” ve birer “hakikat” kalmıştı.

Hakikatin parçalara ayrılışı ve her bir insana özel hale gelişini anlatmaya çalışıyordu Nietzsche’nin “Tanrı öldü” metaforu. İnsanları birbirine bağlayabilecek herhangi bir anlatının, herhangi bir ortak hikayenin, herhangi bir müşterek kutsalın, herhangi bir paylaşılan nesnenin, herhangi bir iletişim kanalının, hatta herhangi bir dilin, kalmamasıydı açıkladığı.

Fragmanlara ayrılmış bir hakikatten söz ediyordu Nietzsche ve tıpkı kırılan bir vazo gibi, parçalarına ayrılmış bir hakikatin de bir daha asla gerisin geri birleştirilemeyeceğini öngörüyordu.

Decadence diyordu o buna: çöküş.

Ne komik, şimdi post-truth diyor insanlar buna… “Hakikat-sonrası” çağa geçmişiz falan. Trump’ın başkan seçilmesiyle falan olmuş diyorlar…

Güldürüyorlar.

Hakikatin-bir-sonrası kaldı mı gerçekten bize?

Nietzsche tam da bundan bahsediyor işte. Diyor ki, siz idealciler, siz Platonikler, siz Hegelci zamanı-ruha-çevirme makineleri, siz Kantçı kategorik imperatifçiler… Siz neden oldunuz buna. İnsanı bedeninden, hazlarından, maddeden ve doğadan ayırdınız; onun aklını/fikrini/ruhunu idealize ettiniz, bu dünyadan ayırıp öte dünyalara yerleştirdiniz. Siz böyle yaptıkça, bedeninden, doğasından, duyularından ve maddi olanın gücünden onu bastırarak kaçmaya, yükselmeye çalışan, küçük-yüceler, principium individuationis’ler [5] ortaya çıkmasına neden oldunuz.

Siz “gizle” dedikçe, siz her bir kavrama “ruh çağırma seansları” düzenledikçe daha çok bastırılan doğa da elbet bir gün geri gelecekti işte.

Bedeni bastıran ruha karşı, bedenin içindeki asırlık uykusunda uyuyan Auschwitz’i hortlattınız/hortlatacaksınız.

Siz “ideal/evrensel ahlaktan” söz ettikçe, siz öte dünyalardan bahsettikçe, siz iyiden ve kötüden dem vurdukça, bu dünyadaki hakikatin değerini bitirdiniz. Bitirilen dünya değerleri çöktükçe (decadence), karşısındakinin bedenini kazanlarda kaynatan, ondan sabun yapan, bir kurşunla kaç tane insanı aynı anda öldürürse “harcanacak kurşundan kâr edeceğini hesaplayan” bireyi yarattınız.

Bugünün İnsan dediğinizin ne ruhu var ne bedeni.

Ne ruha duyarlı ne bedene.

Varsa yoksa kendi ruhu, kendi bedeni…

“Hakikat” olmadıkça, her yer küçük hakikatçikler ile dolu artık. Herkes özel, eşsiz birer kar tanesi. Herkesin söyleyecek bir sözü, herkesin verecek bir oyu var artık. Herkesin sesi çıkıyor bugün. Hiç kimse sırasını beklemiyor. Hiç kimsenin, arkasında sıraya geçeceği bir kutsalı yok bugün. Bugün kutsal dediklerinin de arkasından terlik fırlatıyorlar zaten yarın.

Araya kaynamaya çalışan bireylerin dünyası burası.

Tarihi geçmiş bebek maması satanların, kalp durduran zayıflama ilacı reklamı yapanların, tekerlekli sandalye çalanların, doksan yaşındaki insanları dolandıranların, kaçak içki üretenlerin, kedi-köpek bacağı kesenlerin, kadınları doğrayıp valizlere pay edenlerin, cenin plazmasından yüz kremi yapanların, dünyada kalan son leoparın derisinden mont tasarlayanların, iki bin yıllık çınar ağacının gövdesinden yapılma mobilyalarda oturanların, depremde yıkılan evleri soyanların, spor olsun diye avcılık yapanların, emniyet şeridinde tır sürenlerin, ambulans arkasına takılanların, milyonlarca insanın üzerine nükleer bomba atanların dünyası burası.

Bencillik falan değil bunların hiçbiri – hiç hiç hiç Hobbes’u yardımınıza çağırıp da adamın materyalizminden faydalanmaya çalışmayın. Düpedüz tanrıcılık bu oyunun adı ve bir parçasısınız siz de bu oyunun.

Bu yaptıklarını meşru kılacak onlarca açıklaması olabilir bu dünyanın insanlarının.

Bir “sarı mikrofon” yeter hepsine, tüm açıklamalar ve gerekçeler için.

Açıklayacakları şeylere bir de “hakikat-sonrası” falan diyerek yüceltmeyin onları.

Ne hakikati, ne sonrası? İçinde yaşadığımız dünya, olsa olsa “pre-truth”un [6], hakikat-öncesinin dünyası. Her biri, kendi gözlerinde, birer Tanrı olan bireylerin dünyası.  

Şimdi siz, lütfen yanıtlayınız, kendisi Tanrı olan bir adama hangi maskeyi, nasıl anlatabilirsiniz? Hangi açıklamasına, hangi gerekçesine “yanlış” diyebilirsiniz? Hadi dediniz diyelim, ona bunu nasıl kabul ettirebilirsiniz? Hakikate giden yola bile daha çooook mesafesi olduğunun farkında olmayan birini, maske takmaya nasıl ikna edebilirsiniz? Nasıl “ama ben” dersiniz, “ama sen” diye devam edersiniz, “böyle yaptıkça ben de zarar görebilirim” diye bitirebilirsiniz?

Hakikat-öncesinin, utanma-sonrası insanından nasıl kaçabilirsiniz?

“Sıkıyor be abi.”

“Çok sıcak yavrum.”

“Ben burnumdan nefes almıyorum ki.”

“Akciğerler ile burun bağlantılı mı ki?”

“Bunlar İsrail’in/Amerika’nın oyunu, bize bir şey olmaz.”

“Ben virüse inanmıyorum.”

Hangi birine ne söyleyeceksiniz?

Unutmayın, Chuck Palahniuk’in dediği gibi, “Tanrı’ya akıl öğretemezsiniz.” [7]

İşte o yüzden ne Marx’ın söylediği şekilde “bilmiyorlar ama yine de yapıyorlar” ne de Žižek’in söylediği şekilde “biliyorlar ama yine de yapıyorlar.”

Bence bu maskesiz-Tanrılar “belki biliyorlar, belki bilmiyorlar ama yine de yapıyorlar,” zira onlar artık bilginin-yokluğu ile övünülen bir çağda yaşıyorlar. “Anything goes”un [8] “herhangi bir gideri” olmakla arşa baş değdiriyorlar. Bilip bilmedikleri hakkında da ne size ne de bana hesap vermek zorundalar.

İster maske takarlar ister takmazlar. İster ölürler ister öldürürler. Cennetlerinden kovdukları siz Ademlere bir de cevap mı verecekler?!?

[1] Aslında cümle, öncesi ve sonrasıyla, şu şekildedir: “Demek ki, emek ürünlerini değer olarak birbirleriyle ilişki içerisine sokmamızın nedeni, bu mallarda türdeş insan emeğinin maddi halde birikmesini görmemiz değildir. Tam tersine: Farklı ürünlerimizi değişimle değer olarak eşitlediğimiz zaman, bu davranışımızla, aynı zamanda, biz, bunlara harcanan farklı türden emekleri de, insan emeği olarak eşitlemiş oluyoruz. Bunun farkında olmayız, ama gene de yaparız.” Ancak, cümlenin dolaşımdaki, bu popüler hali, Kapital’in birinci cildinin Almanca ilk baskısındaki halidir. Karl Marx, Kapital, Cilt I: Kapitalist Üretimin Eleştirel Bir Tahlili, Alaattin Bilgi (çev.), 1867/2003, İstanbul: Eriş, s. 78.

[2] Octave Mannoni, Clefs pour l’Imaginaire ou l’Autre Scène, 1985, Paris: Seuil, ss. 9-33.

[3] Bu kez Žižek’ten alıntılayalım: “Yanılsama bilgi tarafında değildir, zaten gerçekliğin kendisinin, insanların yaptığı şeylerin tarafındadır. İnsanların bilmedikleri şey, faaliyetlerinin toplumsal gerçekliklerinin kendisinin, bir yanılsama, fetişist bir tersine çevirme tarafından yönlendirildiğidir… [İnsanlar] şeylerin gerçekte nasıl olduğunu gayet iyi bilirler ama yine de bilmiyormuş gibi davranırlar… Eğer yanılsama bilgi tarafında olsaydı o zaman sinik konum gerçekten de ideoloji sonrası bir konum, yanılsamasız bir konum olurdu: ‘Ne yaptıklarını biliyorlar ve yapıyorlar’ ama eğer yanılsamanın yeri yapmanın kendisinin gerçekliği ise, o zaman bu formül bambaşka bir biçimde okunabilir: ‘Faaliyetleri esnasında, bir yanılsamayı takip ettiklerini biliyorlar ama yine de bunu yapıyorlar.’ Örneğin, özgürlük fikrinin belli bir sömürü biçimini maskelediğini biliyorlar, ama yine de bu özgürlük fikrini izlemeyi sürdürüyorlar.” Slavoj Žižek,  İdeolojinin Yüce Nesnesi, Tuncay Birkan (çev.), 1989/2008, İstanbul: Metis, s. 48.

[4] Friedrich Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt: Herkes İçin ve Hiç Kimse İçin Bir Kitap, Mustafa Tüzel (çev.), 1883/2016, İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, s. 85.

[5] Nietzsche aslında “principium individuationis” (birey olma prensibi) kavramını sadece, kendi özelliğinden emin insanlar anlamında kullanmaz. Ona göre, dünyaya idealler temelinde bakan her kuram, ele aldığı her şeyi (canlı-cansız tüm varlıkları) “var” ederken, bireyleştirir ve kendi türünden ayırır. Bu anlamda, içinde yaşadığımız decadence çağında (büyük harfle) İnsan kavramı yerine, ayrı ayrı (küçük harfle) insanlardan, ya da bireylerden, söz etmek çok daha anlamlıdır. Friedrich Nietzche, Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu, İsmet Zeki Eyuboğlu (çev.), 1872/2011, İstanbul: Say, s. 20.

[6] Henry Giroux, “The Ghost of Fascism in the Post-Truth Era,” Online University of the Left, 15 Nisan 2020.

[7] Chuck Palahniuk, Dövüş Kulübü, Elif Özsayar (çev.), 1996/2012, İstanbul: Ayrıntı, s. 155.

[8] Paul Feyerabend, Akla Veda, Ertuğrul Başer (çev.), 1987/2011, İstanbul: Ayrıntı.

Comments Off on neden maske takmıyorlar?

Filed under Uncategorized

suçlu ile kahraman, kültür ile medeniyet arasında pandemi günleri

“Bu Çinliler size ne etti?”

COVID-19 pandemisi, modern devletin temel işlevleri ile yurttaşların devletten beklentileri arasındaki Hobbesyen köprüler üzerinde halay çekedursun; modernitenin sadece devlet aygıtı ile değil, diğer ideolojik-pratik-söylemsel kurumları ile de ayakta kalma çabaları devam ediyor. Belki de beş yüz yıllık bir serüvenin (anti-)kahramanının, inşa ettiği her şeyden öyle bir anda vazgeçeceğini sanma naifliğine düşenler şimdiden hayal kırıklığına uğramış olsa bile, aslında onların bu devlet-zihniyetinden en çok pay alan gruplardan oldukları gerçeği, atılan her tweet, gönderilen her mesaj, sokağa maskesiz yapılan her kaçamak ve telefonların mesaj kutularında görülmesi beklenen her maske kodu ile birlikte kendini belli etmeye devam ediyor.

Modern insan, devletine yapışmış ve onsuz yapamayacak olduğu bilgisini özümsemiş halinden kolay kolay uzaklaşamıyor.

Ama aynı modernliğin, kendi “post”u ile birlikte, insanın başına musallat ettiği bir konu var ki, onun bu statüko-sever zihniyetinde bile sırıtıyor ve şahsen beni her defasında “hakikaten hala mı?” diye sorgulamaya itiyor.

Modern insan, başına ne gelirse gelsin, hangi eylemde bulunursa bulunsun, kaç yaşında olursa olsun, hayata hep “suçlu” ile “kahraman” kutupları arasında bakıyor. Her zaman, içinde bulduğu durumun müsebbibi bir suçluya ve onu bu durumdan çıkartacak bir kahramana ihtiyaç duyuyor. Suçlu diye adlandırdığı, en büyük suçları işlemiş; kahraman diye adlandırdığı da gelip geçecek en büyük fedakârlıkları yaparak, ona yardım etmiş figürler olarak kodlanıyor. Öyle bir radikallik, öyle bir abartma var ki bu kimliklendirme süreçlerinde, suçun da kahramanlığın da ucu bucağı kaçacak şekilde idealize edilmiş – romanlarda okusak “hadi canım oradan” diyecek hale getirilmiş – versiyonlarını dinliyor ve izliyoruz, ağızlar her açıldığında…

Sanki gerçek hayatta Yunan tragedyaları sergilenirmişçesine her şeyin suçlusu da her iyiliğin kahramanı da belirgin, kesin ve şaşmaz.

Her hikâye bir Oidipus… Her hikâyede gerçek annesiyle birlikte olduğunu öğrenen kralın acıları çekiliyor. Anneler kendilerini öldürüyor. Krallar kendi gözlerini oyuyor! Koro yırtınırcasına bağırıyor:

“Ey insanoğulları!

Ömrünüz bence bir hiç.

Kim ermiş bu dünyada özlenen mutluluğa?…

Talihsiz Oidipus!

Gördükten sonra senin yaman alınyazını

İnanmam artık insanların mutluluğuna…” [1]

Üstelik bu dramatizasyonu yapan insanların çoğunun ağzında post-truth sakızları, “işçi sınıfı bitti abi ya” sloganları, “devir bireylerin devri” muhabbetleri, “globalizm ve lokalizm azizim… maksat glokalizm” süslemeleri, “meta-anlatıların ötesine geçtik” güzellemeleri, Deleuzecü-Foucaultcu-minörcü sayıklamaları var ki, heterojenliği sözde-gözlemleyip, homojen suçluyu ve homojen kahramanı böylesine arıyor olmalarının psiko-patolojisini anlamak için ciddi gayrete ihtiyaç duyulduğu da kesin!

COVID-19 sonrası dünyanın yeni suçlusu, belalısı, derdi, günah keçisi ise tabi ki Çin…

(Modern bir insan kalıntısı olarak, isterdim ki yeni kahramanının da ismini/cismini verebileyim ama virüsün aşısını veya tedavisini bulan ya da bulanı sömüren kişiyi maalesef henüz bilmiyoruz.)

Yok efendim ne gereği varmış da yarasayı yemişler, ne dertleri varmış da Vuhan’dan kaçmaya çalışmışlar, neden fotoğraf makinelerinin arkasına saklanıp tüm dünyayı gezmeyi takıntı haline getirmişler, bir Amerika ile savaşmak uğruna niçin laboratuvarlarında tüm insanları etkileyecek virüsü “geliştirmişler…”

Kötü Çin.

Berbat Çin.

ABV Çin.

Cattle Decapitation – Death Atlas (2020)

Hadi şimdilik, en azından bu yazı özelinde, 1,5 milyar insanı tek bir sıfatla (“Çinli” = “Çin”) anlatma çabasının vahametini ve yanlışlığını bir kenara bırakalım. Onu da geçip, modern insanın en büyük takıntılarından biri olan her tekil bireye, bir tümel “millet” atfetme (“milletsiz birey” düşünememe) patolojisini de unutalım.

Burada, yalnızca, geçenlerde benim de içinde bulunduğum, Twitter’da yapılan bir tartışmaya gidip bazı noktalar üzerinden, Çin’in suçlu-kahraman diyalektiğini incelemeye çalışalım.

COVID-19 ve Çin bağlantısının sacayakları, malum, bir şekilde ve illaki “Çinli birinin yarasa yeme” eylemine demir atıyor. “Öteki” olarak seçilenin ya da öyle kurgulananın, “pislik,” “kir,” “iğrenme,” “kötü kokular,” “dışkılama,” “ahlaksız-kabul-edilen cinsellik” ve diğer “mide kaldıran” eylemler ve olgular ile birlikte anılmasının sebebini en azından Sigmund Freud’dan beri biliyoruz [2]. Bu nedenle bir toplumdaki azınlıkların “evinde yemek yemememiz,” “onlarla yalnız kalmamamız,” “verdiklerini almamamız” konusunda uyarılarak ve onlara dair hikâyeleri her zaman bir çeşit “kirlilik” çerçevesi içinde dinleyerek büyütülüyoruz. Bu da yetmiyor, “öteki” olanın bilinçdışımızda uyandırdığı “tiksinti” ve “lanetlenme” kodlarının altını, kendi “Biz”imizin ne kadar “temiz” ne kadar “saf” ve ne kadar “homojen/bilinir” olduğu konusundaki “hakikatlerle” dolduruyoruz.

Ne diyordu Herbert Marcuse:

“Freudcu düşüncede, uygarlık bir ‘doğa durumu’na tümüyle son vermektedir.” [3]

İşte tam da burada kendimizi (“Biz”i) “uygarlığın/medeniyetin” kurucusu ve bir üyesi olarak sayıp, karşımıza neden “doğal/barbar” olanı (“Öteki”yi) yerleştirdiğimizi anlamaya başlıyoruz.

Yarasayı yiyen “barbar Çinlinin” karşısında fileminyonuna mantar soteleyen “uygar Batılıyı” övüyoruz.

Pilava eliyle dalan “medeniyetsiz Cezayirli” karşısında çatalı sol eliyle tutan “medeni Fransız’ı” alkışlıyoruz.

Ganj’ın sularında kendini temizlediğini sanan “pis Hindu’nun” karşısında süt banyosu yapan “temiz İngiliz’in” tarafını tutuyoruz.

Toprak güğümüne kımız damıtan “arkaik Moğol’un” karşısında 14 santigrat derecede San Gimignano şarabını saklayan “modern İtalyan’a” imreniyoruz.

Üstelik – ve en fenası da – burada yapılan sözde-“tercihlerin” teknik, akılcı birer karar, rasyonalite süzgecinden geçirildikten sonra çoğunluk tarafından kabul edilen birer seçim olduğuna kendimizi inandırıyoruz.

Biliyoruz veya bilmiyoruz, sosyal medyada bir hesap sahibi olmanın bize kattığı “artık-iktidar” ile belki bilmek gereği bile duymuyoruz ama aslında, tüm bunları yaparken “kültür” kavramı ile “uygarlık/medeniyet” kavramını birbirine karıştırıyoruz. Öyle ki, İngilizcede ve Latince kökenli dillerde “civilization” sözcüğü ile ifade edilen şeyin, Almancada “Kultur” sözcüğüne eşdeğer olduğuna kendimizi inandırıyoruz. Oysa Norbert Elias’ın açıkça belirttiği gibi,

“Fransızca ve İngilizcedeki ‘uygarlık’ kavramı siyasi, ekonomik, dinsel, teknik, ahlaki ya da toplumsal olgular için kullanılabilir. Almancadaki ‘kültür’ kavramı ise özünde düşünsel, sanatsal ve dinsel olguları ifade eder ve bu tür olgular ile siyasi, ekonomik ve toplumsal olguları mümkün olduğunca ayırma eğilimi gösterir. Fransızca ve İngilizce ‘uygarlık’ kavramı, yapılan şeylere işaret edebilir ama aynı zamanda, bir şey yerine getirmiş olsun ya da olmasın, tavırları, ‘behavior’ı da içerir. Buna karşılık Almancadaki ‘kültür’ kavramındaki ‘behavior’ ile bir insanın herhangi bir şey yerine getirmeksizin sadece varlığı ve davranışlarıyla sahip olduğu değerler arasındaki bağlantı çok zayıftır… İki kavram arasındaki bir başka fark da bununla çok yakından ilgilidir. ‘Uygarlık’ bir süreci ya da en azından bir sürecin sonucunu anlatır. Sürekli hareket halinde bulunan, daima ‘ileriye’ doğru hareket eden şeye işaret eder. Bugün kullanılış biçimiyle Almanca ‘kültür’ kavramı ise başka bir hareket yönüne sahiptir: Bu kavram, ‘bir halkın özelliklerini içeren’ sanat yapıtları, kitaplar, dini ya da felsefi sistemler gibi, ‘tarladaki çiçeklere’ benzer şekilde var olan insan ürünlerine işaret eder. Almanca kültür kavramı sınır çekici, dışlayıcıdır.” [4]

Bünyemizi saran “suçlu bulma” ihtiyacı, bizi yemek yeme gibi son derece “sınır çekici, dışlayıcı,” ve hatta “tarladaki çiçeklere benzer şekilde” “bir halkın” ekim biçimini andıran bir eylemi bile “teknik bir detaya” indirgemeye götürüyor. Kültür kavramının “cultus”tan, yani Latince “ilgi göstermek” fiilinden geldiğini, bir başka deyişle, kurucu, inşa edici ve toplumsal bir etkinlik olduğu olgusunu, bizlere unutturuyor. Karşısındaki medeniyet kavramının ise Arapça’da “şehir” anlamına gelen “medine”nin bir türevi olduğunu; dolayısıyla da farklı kültürlerine rağmen bir arada yaşamak zorunda kalan “aynı şehrin insanlarına” bir düzen vermek için, onları belli kurallara bağlama motivasyonunu içerdiği bilgisini adeta bizden gizliyor. Biz de buna mukabil, sanki annesinin yedirdiği mama üzerinde seçim şansı varmışçasına bir bebeği yedikleriyle yargılar gibi, kendi mutfak kültürümüzde olmayan şeyleri yiyen Çinlileri aforoz ediyoruz. Sanki her insan yiyebileceği her şeyi seçebilirmiş – yemek yemenin, yemek seçmenin, ekonomik ve sınıfsal bir boyutu yokmuş – gibi, yarasanınkiyle aynı protein içeriğine sahip bakliyatları sıralıyoruz. Bize uymayanı – sanki evrensel bir normal varmış gibi – “normal”in dışına atıyoruz. Yarasa, fare, köpek gibi bize “tiksinti” veren şeyleri, “Çin kültürüne” değil “2020 yılının Çinlisinin medeniyet(sizliğ)ine” indirgerken; COVID-19 kapatılmasında aş erdiğimiz kokoreçi, mumbar dolmasını, şırdanı, ciğeri, böbreği, yüreği özlemle yâd ediyoruz. Bu saydıklarımızın aslında “ne kadar temiz” olduğunu kendimize anlatan teknik-terimler icat ediyoruz.

Bilmiyor ya da bilmezden geliyoruz ki

  • Kokoreçi mideye indirmeyi “kültür”ümüzden,
  • Kokoreçin aslında gayet temiz bir yiyecek olduğuna dair yaptığımız akılcı açıklamayı “medeniyet”imizden

öğreniyoruz.

Kültürümüz üzerinde seçme şansımız yokken, medeniyetimizi en azından kontrol edebilme veya onu reddedebilme lüksüne sahibiz. Ve işte tam olarak da bu karşıtlığın kolaycılığına teslim oluyoruz. Kendimizi “kurban,” var olan tüm Çinlileri “suçlu” addetmek için, “ama onları da yarasanın virüslü olabileceği konusunda uyardılar” safsatasına sarılıyoruz – sanki bir dönemin en can sıkıcı Avrupa Birliği meselesi, kokoreçin AB talimatları gereğince satışının yasaklanması değilmiş, buna hiç itiraz etmemişiz gibi…

Kültür ile medeniyet, hars ile medeniyet [5], Gemeinschaft ile Gesellschaft [6], mekanik dayanışma ile organik dayanışma [7], bedevi toplum ile haderi toplum [8], hatta mitos ile logos [9] arasındaki farklar yüzlerce yıldır dillendirildiğine göre, bu kolaycılık sadece bizim neslimize özgü değil. Yine de insan, aydınlandığını, artık bir şeyleri aştığını, toplumun kurallarına başkaldırdığını öne süren (post-)modern bireyden hala daha fazlasını bekliyor işte… “Ah o Çinli o yarasayı neden yedi?”den ziyade, “tarih, pandemiler mezarlığı değilmiş gibi; niçin bu dünyadaki hiçbir devlet olası bir pandemiye karşı önceden hazırlık yapmamış, benim vergilerim buna değil de neye harcanmış?” sorusunu sorabilsin istiyor. “Birkaç devlet hariç neden tüm ülkelerde sağlık ve ilaç sektörü özelleştirilmiş de, şimdi aşının, tedavinin bulunması için kurumsal çabalar değil bireysel mucizeler bekleniyor acaba?” diye sorgulasın istiyor. “Aşıyı bulan devlet, malı götürecek” gibi bir ifadede neden sağlığın değil de paranın/kârın belirleyici olduğunu bir daha düşünsün istiyor.

İnsanlar suçluyu ve kahramanı ararken; ilkini bulmaları durumunda “kurban,” ikincisini bulmaları durumunda ise “yardıma muhtaç” konumda olduklarını fark edemedikleri müddetçe, bu karşıtlığın büyük bir memnuniyetle sürdürüleceği muhakkak.

Öte yandan elcağızlarıyla yarattığı antroposende can çekişmekle meşgul olan insanlığın, kendini “biricik” görüp ötekileri hep “bir kalıptan çıkma” sayan türdaşlarının oksimoronik varoluşlarını keşfetmelerini bekleyecek daha ne kadar zamanı var, işte orası kocaman bir soru işareti maalesef…

[1] Sophokles, Kral Oidipus, B. Tuncel (çev.), M.Ö. 430/2018, İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, ss. 46-47.

[2] Sigmund Freud, “Haz İlkesinin Ötesinde,” Haz İlkesinin Ötesinde – Ben ve İd içinde, S. M. Tura (der.), A. Babaoğlu (çev.), 1920/2009, İstanbul: Metis, ss. 19-70.

[3] Herbert Marcuse, Eros ve Uygarlık: Freud Üzerine Felsefi Bir İnceleme, A. Yardımlı (çev.), 1955/1985, İstanbul: İdea, s. 41.

[4] Norbert Elias, Uygarlık Süreci: Sosyo-Oluşumsal ve Psiko-Oluşumsal İncelemeler – Cilt I: Batılı Dünyevi Üst Tabakaların Davranışlarındaki Değişmeler, E. Ateşman (çev.), 1939/2011, İstanbul: İletişim, ss. 74-75.

[5] Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, N. Sattarova (haz.), 1918/2019, İstanbul: Bilge Kültür-Sanat, ss. 34-40.

[6] Ferdinand Tönnies, “Gemeinschaft ve Gesellschaft”, Şehir ve Cemiyet içinde, A. Aydoğan (çev.), 1887/2005, İstanbul: İz, ss. 185-217.

[7] Émile Durkheim, Toplumsal İşbölümü, Ö. Ozankaya (çev.), 1893/2006, İstanbul: Cem, ss. 99-116 ve 143-54.

[8] İbni Haldun, Mukaddime – II. Kitap,  T. Dursun (çev.), 1377/2013, İstanbul: Kaynak, ss. 15-51.

[9] James G. Frazer, Altın Dal – Cilt I: Dinin ve Folklorun Kökleri, M. H. Doğan (çev.), 1890/2004, İstanbul: Payel, ss. 211-395.

Comments Off on suçlu ile kahraman, kültür ile medeniyet arasında pandemi günleri

Filed under Uncategorized

çağlan tekil’in ardından

1999’un yaz aylarıydı… Çalınan/iptal edilen/ertelenen üniversiteye giriş sınavları ile 17 Ağustos depremi arasında, uğursuzluğu içine çekmiş bir zamandı.

Kapağına yerleştirdiği, henüz birkaç ay önce çıkmış Artık Kısa Cümleler Kuruyorum albümünden fırlamış, mavi-mor bir arka fon önünde kırmızı saçları ile arzı endam eden Şebnem Ferah ile tezgâhtaki diğer dergilerden kendini bariz biçimde ayıran bir dergi çekmişti ilgimi. Büyük harflerle NON SERVIAM yazıyordu üzerinde ve hemen altına yerleştirilmiş bir alt-manşetle adeta o günlerin ruhunu yansıtıyordu kapak:

“On Üç: Uğursuz Sayı.”

Aşırı sert bir metalci (!) olarak, maviler morlar, şebnemler ferahlar beni ‘bozardı’ normalde ama ne olduysa elim de gitmişti kendisine işte bir kere. Evvelden, Şebek ve Enred gibi daha sert, daha ‘heavy’ konularla ilgilenen dergileri/fanzinleri görüyor ve lise öğrencisi bütçemin el verdiğince onları da almaya çalışıyordum ama doğrusu müzik, o dönemlerde benim için yalnızca “dinlenilecek” bir uğraş olmaya devam ediyordu. Hakkında bir şeyler konuşacak ne çevrem ne de Karanfil Pasajı’ndaki “Hayri Müzik”e kendimi tanıtacak bir karakterim vardı ne de olsa ve müziğin bana yeni bir dünya yaratması için sosyalleşmeye ihtiyaç duymuyor olması, beni belki de kendisine en çok çeken yanıydı gerçekte…

Ama NON SERVIAM farklıydı işte!

Tiamat – Wildhoney (1994)

Her müzik dalının kendine has “ukalalığı,” rock-metal müzik özelinde tam ayyuka yükselirken, NON SERVIAM yazarları, bilenle bilmeyenin ayrışmasının belki de gerekli olduğu bu müzik türü hakkında bir yanda ukalalığa devam ederken diğer yanda “ama unutma, sen de eğer yeterli emek harcarsan, en az benim kadar bilebilirsin bir gün” umudunu yansıtıyordu yazılarında.  “Mesafeli samimiyet” diyordum ben buna. Sosyal hayatta zaten içine kapalı olan tiplerin, ortak bir çabayla daha çok müziğe, daha kaliteli müziğe ulaşabileceklerine dair bir umuttu bu. İzole kalmak isteyenin de kabuğunu kırmaya çalışanın da ağzına birer parmak bal çalıyordu ve daha önemlisi üstten değil, yandan konuşuyordu okuyucuyla. Omzuna kolunu atmıyor, elini tutmaya çalışmıyor ama gelme cesareti gösterene de kapıları sonuna kadar açıyordu işte.

NON SERVIAM, kendisiyle tanıştığım günden Ağustos 2000’deki son sayısına kadar elimden düşmediyse; beni kendisine hançerleyip, en dip köşelerini bile ezberleyene kadar sonraki yıllarda da kendisini yeniden ve yeniden okutmayı başardıysa, bu mesafeli samimiyetiydi tüm bunların sırrı. Bu sırrın müsebbibi ise – sonradan anlayacaktım ki – derginin başyazarı, sahibi, bedeni, ruhu, her şeyi Çağlan Tekil’di.

Elime aldığım ilk NON SERVIAM’ın başlıksız başyazısında bile anlatıyordu Çağlan aslında bunları. Orada,

“Hayat bu kadar kısayken, hatta dünyanın sonuna gelmişken, artık gelecek için plan yapamazken ve en önemlisi şu kısa hayattan maksimum zevk almaya çalışmak varken, hala küçük ayrıntılarla uğraşmak isteyenler varsa, bırakalım uğraşsınlar. Ama biz burada mutluyuz ve rahatsız edilmek istemiyoruz.” [1]

diye sitem ediyordu, NON SERVIAM’da yaşanan ‘değişimden’ hoşlanmayan çok sert müzikçi, Şebnem Ferah-sevmeyici, metal-kafalara!

Bu cümleler, standart bir isteğin ya da “davayı satan bir adamın” serzenişlerinin klişe dışavurumları değildi. Sadece bu yazısında değil, derginin aynı sayısındaki “Sizin İçin Yedim” başlıklı restoran değerlendirmesinden “Sizden” başlıklı okuyuculardan gelen mektuplara yanıt verdiği sayfalara, “Gazetecilikten Nasıl Koptum” denemelerinden yaptığı albüm kritiklerine kadar tüm yazılarında bu içtenliği hissettiriyordu Çağlan Tekil. Sevgililerinden arkadaşlarına, başarısız okul hayatından gittiği/düzenlediği/battığı konserlere, Kıbrıs’taki askerliğinden onu “batağa düşüren” albümlere… bahsettiği konu ne olursa olsun, mesafeli samimiyet kokuyordu Çağlan’ın yazıları. Hiç tanımadığım bir insanla aramda, onun ne yazacağını her ay merakla beklediğim Platonik bir bağ oluşmuştu adeta ve sadece onun hayat hikâyesini değil, önereceği albümleri ve müziğe olan yaklaşımımı değiştirecek tavsiyelerini de içeriyordu bu bağ.

Çok net biliyorum ki, aradan geçen yirmi yıldır dinlediğim ve bu müziğe dair bildiğim her şeyi Çağlan’ın mesafeli samimiyeti üzerine inşa ettim ben. Aynı grupları, albümleri ya da şarkıları sevmek falan değildi bu ilişkinin sırrı – çoğu noktada ciddi ayrışmalarımız vardı zaten. Ben, Çağlan’ın müziğe olan yaklaşımını, tutkusunu ve onu hayatının merkezine oturtmuş olmasını seviyordum en çok. Çağlan müziğimi, müziğim de beni inşa etti bu yıllarda. O olmasaydı, bu Övünç olmayacaktı, buna eminim.

İsterdim ki, bunun “iyi” mi “kötü” mü olduğunu kendisiyle de birer bira içerken konuşabileyim…

… Sadece bir defa yaklaştım bu isteğime – üstelik de galiba… 2007 yılıydı. Hayatımda ikinci defa İstanbul’a ayak basmıştım. Bir gün önce hayatımın en yoğun, en güzel dakikalarından bazılarını o efsanevi Tool konserinde ve ardından yağan sağanak yağmur altında yaşamıştım. O yoğun öforik ruh halinin hala etkisi altında, Ankara’ya dönüş trenini beklerken, Kadıköy sahilinde oturuyordum. Önümden sırt çantalı, kulağında kulaklık olan, ufak tefek, hafif kilolu bir adam geçti. Çağlan’ın fiziksel olarak neye benzediğini sadece NON SERVIAM’daki “genç fotoğraflarından” biliyordum ve o fotoğrafların sonuncusunun üzerinden de yedi yıl geçmişti. Ne yalan söyleyeyim, Çağlan’ın o anda neye benzediği hakkında hiçbir fikrim de yoktu. Niye bilmiyorum ama o adamın Çağlan olduğuna emindim. Aynı “mesafeli samimiyet” ile yürümüş, geçip gitmişti önümden. Bir hissiyatın ötesiydi bu. Çağlan’dı o adam, emindim.

Düne kadar bir daha yollarımız kesişmedi Çağlan ile… Birkaç televizyon programında ve bazı belgesellerde karşıma çıkmıştı. Konuşma-sesi tonu ile yazı-sesi tonu birbirine hiç uyuşmuyordu belki ama tam da tahmin ettiğim gibiydi bu durum. Bu kadar iyi yazan, bu kadar samimi yazan ve bu kadar güzel yazan bir adamın, yazı-dışı ifadesinde içine kapanıklığına geri dönmesinden daha doğal ne olabilirdi ki? Ne cevherler gizliydi acaba güzel aklında? Bunların hepsini birkaç dakikaya sıkıştırması, kendisinden nasıl beklenebilirdi ki?

2020, Şubat itibariyle henüz üzerimize bu kadar çökmemişken, Güven Erkin Erkal’ın o meşhum tweet’inden öğrendim Çağlan’ın beyin kanaması geçirdiğini. Hastaneler hayatımızda bu derece merkezi bir yer almamışken, boş bir yatak bulabilmişti Çağlan onlardan birinde. NON SERVIAM günlerinde finansal durumunun hiç iyi olmadığından bahsederdi hep. Nasıl bir hastanede nasıl koşullarda bekletiliyordu bilmiyorum.

Şimdi işler bu kadar sarpa sarmışken, 7 Nisan günü, her zamanki naifliği ile yatağını boşalttı Çağlan. Arkasında, kendisini tanımasalar bile ona minnettar birçok insan bıraktığına – en azından kendi minnetime – eminim. O olmasaydı, bu memlekette metal ve rock müziğin hem yapılışı hem de dinlenişi eksik kalacaktı, buna da eminim.

Bir hayat, bundan daha fazla neyi kendi içine sığdırabilir, bilmiyorum. Çağlan’ın “hayatının amacı” adına atıp tutamamam belki ama geri dönüp bakabildiyse, biriktirdiği her şeyden memnun kalmış olduğuna tüm kalbimle inanıyorum.

İyi ki vardı Çağlan Tekil.

İyi ki yollarımız kesişti kendisiyle.

İyi ki gördüm veya gördüğümü sandım onu.

Son sözleri ona, onun o samimi ve mesafeli kalemine bırakmak en iyisi:

“Merhaba. Ben girişteki çocuk. Hani derginin editörü olarak, derginin yeni sayısıyla ilgili bilgiler vermekle yükümlü olan, ama aysberg misali görünen kısmı küçük, büyük bölümü su altına gömülü cümlelerle kafanızı karıştıran genç. O küçük sayfaya sığamayarak, çoğu kez asli görevini unutup – ki biz buna gaza gelmek diyoruz –, sağa sola sataşan terbiyesiz çocuk, işte o benim. Herhangi bir çerçeveyle kısıtlanmak istemeyen, ruhunda kopan fırtınaları sizlerle paylaşmak için dergi çıkartan biri de diyebilirsiniz. Nasılsa o da benim. Kimliğimi açık etmem istemem ama ben aslında sokaklarda sıkça gördüğünüz ve birçoğunuzun ‘maganda’ olarak tabir ettiği çoğunluğa dâhilim. Her pazar, sizden hiç de utanmadan sıkılmadan, tüm gazetelerin magazin eklerini okuyan, kimin kimle ne bok yediğini bilen, tüm bu güzeller içinde birinciliğe Selin Toktay’ı layık gören biri. Hiç bıkıp usanmadan ‘Bizimkiler’i seyrediyor, her zaman için Türk filmlerini yabancı olanlarına tercih ediyorum. Ama yabancı film dendi mi de, Steven Seagal, Van Damme, Sylvester Stallone ve Bruce Lee filmlerini seviyorum, hatta tapıyorum. Bu benim. Selam…” [2]

[1] Çağlan Tekil, Non Serviam, Sayı 13, Ağustos 1999, s. 5.

[2] Çağlan Tekil, Non Serviam, Sayı 19, Şubat 2000, s. 60.

Comments Off on çağlan tekil’in ardından

Filed under Uncategorized

covid-19, kültür endüstrisi, biyopolitika ve virütik aydınlanma

“Kimse açlık çekmeyecek ve üşümeyecek. Aksini yaşayan herkes toplama kampına gider.” [1]

Modern devlet ile vatandaşı arasındaki metcezirli ilişkiyi Nazi Dönemi Almanya’sında anlatılan bu kısa fıkra kadar iyi özetleyen bir anekdot daha var mıdır, bilmiyorum. Bizim aldığımız kararları uygulamaları için seçtiğimiz söylenen siyasal görevlilerin, kendi kararlarına bizi ikna ettikleri bir tuhaf ilişkiyi ifade eden güncel siyaset, tüm dünyada absürtlüğün içinden geçen, panikletici bir sınav veriyor bu günlerde. Hangi duyu organınızı hangi tarafa çevirseniz aynı yarı-gerçek yarı-mitik canlı ile karşı karşıyayız tüm dünyada: CoronaVirüs #19 (COVID-19).

Doğrudan öldürdüğü, öldürmeyip süründürdüğü, pek hafif atlatıldığı, sadece yaşlıları etkilediği, hâlihazırda hasta olanlara kast ettiği, mevsimlik olduğu, dönemsel olmadığı, tedavisinin eli kulağında olduğu, daha uzun süreler bizimle kalacağı gibi hem birbiriyle çelişen hem de birbirini mükemmel bir uyumla tamamlayan ifadelerin kusursuz bir kolajını sunan bu virüs, bir müddettir zaten çok ciddi ekonomik [2], ekolojik [3] ve siyasal [4] krizler serisi içinde olan neoliberal hayata takla attırmakla meşgul bu sıralar ve o taklaların devamının geleceğine dair sinyaller de her yanımızı sarmış vaziyette…

Ölümü, acı çekmeyi, hastalıkları ve yalnızlığı günlük dilin sık geçişlerine dâhil eden bu virütik günler, modern bireyin devletinden beklentilerinin ne olması gerektiği kadar ne olmaması gerektiği üzerine de kafa yormasını sağlama potansiyeli taşıyor. Kamu hizmetleri de dâhil olmak üzere, toplumsal olana dair her şeyin finansallaştırılması ve üzerinden kâr elde edilebilecek birer metaya dönüştürülmesi anlamına gelen neoliberal politik-ekonominin kaçınılmaz bir sonucu olan popülist heyulaların hamasetine susamış çoğunluklar, esas mesele kendi bedenleri ve sağlıkları olmaya başladıkça, onlara su diye verilenlerin içinde zehir değil, plasebo olduğunun ayırdına varmaya belki de ilk kez bu kadar yaklaşıyorlar… COVID-19’un yukarıdaki fıkranın açıkça gösterdiği gibi, isteklerin ve ihtiyaçların arz-talep dengesini değiştiren bir siyasetin sonunu müjdelemesi de, bu dengesizliği sonsuza kadar kabullendirmesi de denk olasılık dâhilinde ama en azından ilkinin yüzdesi, belki de iki yüz yıldır ilk defa bu kadar yükseklerde geziyor.

Modern devlet aygıtı, on sekizinci yüzyıldan beri, kendisini önceleyen kurumlara göre hem biçim hem de işlev değiştirdiği süreçlerden geçiyor. Her şeyden evvel, tek hedefi kendi sınırlarını genişletmek ve olabildiğince fazla savaştan olabildiğince çok ganimet ile ayrılmak olan on sekizinci yüzyıl öncesinin imparatorlukları, yerlerini, ana amacı belirli bir toprak bütünlüğünü korumak ve o toprakların üzerinde kalan hammaddelerden ve insanlardan maksimum verimi elde etmek olan modern (ulus-)devletlere bırakıyor [5]. Hedeflerini sınırsız birikim olarak belirlemiş olan sermaye sahipleri, imparatorlukların başındaki hanedanların yerlerini alıyor ve sınırları belirli toprak parçalarını birer üretim yerine dönüştürüp, sermaye birikimini sonsuza götürmek için ortaya çıkan yeni teknolojilerin peşinde koşuyor.

Nasıl bir fabrika sahibi, üretim bandından çıkan her üründen maksimum kâr elde etme amacıyla en optimal işi görecek aletleri, yöneticileri ve işçileri satın alıyorsa; aynı toprağın üzerinde kalan sermaye sahipleri de en optimal hammaddeyi, en optimal yöneticiye, en optimal işçiyi bulması amacıyla teslim ediyor. Bir başka deyişle, gerçekte devlet adı verilen muazzam büyüklükteki mekanizma, teknik olarak sınırları belli bir ülkenin sermayedarları adına çalışan CEO’sundan başka bir işlev üstlenmiyor.

İmparatorluklar, fabrikatör ile CEO’nun aynı kişi olduğu ve emri altındaki işçileri ölesiye çalıştıran ceberut bir insanımsıyı anımsatırken; modern devletler, sermaye sahibinin, çalıştırdığı işçiler ile birebir ilişki kurma görevinden kaçındığı, bunun yerine o ilişkiyi CEO’luğunu yapan devlet aracılığıyla yürüttüğü, daha mesafeli ve dolaylı bir ilişki biçimi üzerine kuruluyor. Thomas Hobbes, John Locke, Jean-Jacques Rousseau gibi “toplumsal sözleşme” geleneğini inşa edenlerin ustalıkla görmezden geldiği ve getirdiği bu hikâyede, işçinin (yani, vatandaşın) aslında herhangi bir sözleşmeye imza atması söz konusu olmuyor: Aksine sözleşme, sermaye sahipleri ile devlet yöneticileri arasında, vatandaşların gıyabında imzalanıyor. İmparator ile tebaasının doğrudan ilişkisinin, modern devlet aygıtı aracılığıyla dolaylı hale getirilmesinin sonucunda, “ceberut imparatorun” keyfince götürdüğü kellelerin yerini, devlet aygıtının siyaseten-ve-hukuken kendine bağlayıcı kıldığı vatandaşı ile arasındaki gölge-ilişki alıyor [6].

Tıpkı Alexis de Tocqueville’in söylediği gibi, modern devlet aygıtında “tiranlık, bedeni özgür bırakıyor ve saldırısını dosdoğru ruha yöneltiyor. Hükümdar artık şöyle demiyor: Ya benim gibi düşün ya da öl. Şöyle diyor: Benim gibi düşünmemekte özgürsün; yaşamın, malın, mülkün, her şeyin senin olarak kalacak, ama bugünden itibaren aramızda bir yabancısın.” [7]

Bu yeni ve dolaylı ilişkide egemen olanların, egemenliklerine devam etmek için feda ettikleri şey, egemen olmayanlara vaat ettikleri şey, özel mülkiyet hakkı oluyor. İmparatorluk döneminde her şeyin sahibi olan imparator ve hanedan modern devlet aygıtında ortadan kalktığı için, artık vatandaşların da bir şeylere sahip olmalarının önündeki siyasal-ve-hukuki engel ortadan kaldırılmış gibi gösteriliyor. Ta ki… vatandaş, devletinin çizdiği kurallar çemberinin dışına çıkana kadar!

Michel Foucault tam da bu noktada, o çemberi ve kurallarını ifade etmek için artık egemenlik (sovereignty) kelimesinden başka bir kelimeye ihtiyacımız olduğunu ve bunun da yönetim zihniyeti (governmentality) terimi ile ifade edilebileceğini öne sürüyor [8]. Modern devletin yönetim zihniyeti, başta belirtildiği gibi, üzerindeki hammaddeden ve onu işleyen vatandaştan optimum verimi almak üzerine kurulu… Petrol zengini bir ülkede petrol çıkartmayı ve işlemeyi bilen bireylere ihtiyaç olması; tarım olanaklarına sahip bir ülkede çiftçinin eğitiminin önem kazanması; hammaddeden yana zayıf bir memlekette vatandaşların hizmet sektörüne yöneltilmesi gibi önleyici-ve-belirleyici-politikalar, Foucault’nun işaret ettiği yönetim zihniyetinin ürünleri aslında… Artık yol, imparator neyi ne zaman isterse öyle yapmaktan değil; uzun vadeli bir plan çerçevesinde neyin ne zaman yapılacağını bireylere öğretmekten ve benimsetmekten geçiyor. Bu anlamda, modern devlet, astığı astık kestiği kestik bir kraldan daha çok, şirket yöneticisi (administrator) bir yuppie’yi andırıyor.

Bu öğretme, benimsetme, düzenleme ve yönetme işlevleri, modern devletin son teknoloji aygıtları ve teknikleri (techne) aracılığıyla gerçekleştiriliyor. Ulusal eğitim sistemi, meslek eğitimleri, teknik üniversiteler, açıktan öğretim fakülteleri, askerlik eğitimi, beden eğitimi dersleri, vb. yeni-teknolojiler, devlet aygıtlarının ücretsiz görünümde sağladığı – oysa maliyetini yine vatandaşların vergilerinden çıkarttığı – yönlendirici programların yalnızca birkaç örneğini oluşturuyor. Bilinçli olarak ya da bilinçdışında kesintisiz toplu-eğitimlerine devam eden vatandaşlar, bir yandan da, bu süreçlerin yorgunluğunu, Theodor Adorno ve Max Horkheimer’ın kültür endüstrisi [9] adını verdiği devasa makinenin sunmakta olduğu tüketim ürünleri ile atma alışkanlığı kazanıyor. Kültür endüstrisinin çarkları, yirminci yüzyıldan itibaren gitgide artan bir hızda dönerken, önce sinema ve radyo, ardından kültür-sanatın birer eğlence aracına indirgendiği tiyatro ve müzik gibi mazide-kalmış-sanatlar, daha sonra televizyon, son otuz yıldır da internet ve sosyal medya araçları gibi devasa kapasitelere ve yayılım menziline sahip yeni ürünleri ortaya saçıyor. Kültür endüstrisinin ürünleri birbirinden ne kadar farklı gösterilirse gösterilsin, temelde hep aynı şeyi vaat ediyor: haz. Modern devletin sürreal büyüklükteki üretiminden kendilerine düşen parçaları, özel mülkiyetin kutsal sınırları çerçevesinde kabul eden sıradan vatandaşlar, ellerine düşen bu minicik parçaları da kültür endüstrisinin göz kamaştırıcı ürünlerine yatırarak, devlet ile aralarındaki dolayımlanmış ama hala en az imparatorluklardaki kadar zalim ilişkinin gerçek etkilerini de anlık hazlarla bertaraf etme ve bastırma peşine düşüyorlar.

Her biri farklı birer haz üretimini vaat eden kültür endüstrisi ürünleri, gerçekte bu hazları sadece koklatıp hiçbir zaman cismen insanlara sunamayacak olsalar da, yarattıkları yan-sanayilerle, bu haz vaadinin hiçbir zaman sonunun gelmeyeceği hissiyatını da üretmekte ustalaşıyorlar. Farklı spor branşlarının yarattığı dev endüstrilerden, Twitter, Facebook, Instagram gibi gösterinin hiç bitmediği [10] sanal-sosyal mecralara kadar dev bir karnavalın içindeki birey, izlediği-her-şeye sahip olma güdüsüyle, sözde-mülkiyetini de elden çıkarma hevesini, altına girdiği tüketici kredileri ile sahneye koymuş oluyor.   

Kendi istediklerini değil, sermaye sahiplerinin üzerinden para kazandığı şeyleri üretmekte olduğunu, tersine çevrilmiş arz-talep ilişkisinin gösteri kodlarında unutan, artık sadece hâlihazırda arz edileni talep eden sıradan birey, devleti ile olan ilişkisini de aynı kodlarla yeniden-öğreniyor. Siyaseti ve ekonomiyi kendisinin belirleyeceği sözüyle (demokratik seçimlerle, sivil toplum kuruluşlarıyla, sosyal hareketlerle) ehlileştirilmiş modern vatandaş, gerçekte sadece küçük bir azınlık grubu olan sermaye sahiplerinin küresel rekabetinde, küresel kültür endüstrisinin amansız bir tüketicisi konumuna indirgeniyor.

Kendisinden bekleneni üreten ve kendisinden beklenenin bile fazlasını tüketmeye hazır hale getirilen yirmi birinci yüzyıl bireyi, modern yönetim zihniyetinin en son ve belki de en önemlisi tornasını, bir beden halinde yeniden-kurulurken deneyimliyor. Giorgio Agamben’in çıplak hayat (bare life) adını verdiği ve insanın doğuştan getirdiği vücudundan [11] farklı olarak, her bir beden, neoliberal üretim şemaları içinde, üretim-tüketim kompleksinin kendisinden beklediği vücut formuna doğru evriliyor. Bu evrim, pek tabi ki evrensel evrim gibi doğal yollardan değil, devlet aygıtının teknolojilerinin şekil verdiği düzeneklerden geçerken gerçekleşiyor.

Foucault bu tornadan-çıkmış-vücut-formu serüvenini, modern devletin en büyük yönetim zihniyeti ve yönetim teknolojisi olarak açıklarken, ona, bir toplumdaki nüfusla ve her bir bireyin vücuduyla ilgili yaptırımların siyasi organlarca düzenlendiği, “yaşamın siyaseti,” anlamında biyopolitika (biopolitics) adını veriyor [12].

“Foucault’ya göre hayat, politikanın ne temeli ne de nesnesidir. Bunun yerine hayat politikanın sınırını gösterir; bu, hem saygı duyulması hem de aşılması gereken bir sınırdır. Verili ve doğal gibi görünen bu sınır, yapay ve dönüştürülebilirdir… Biyopolitikanın nesneler, tekil insanların varlıkları değildir; ancak onların nüfus düzeyinde ölçülen ve gruplandırılabilen biyolojik özellikleridir. Söz konusu [ölçüm], belli normları, yerleşik standartları ve ortalama değerleri belirlemeyi olanaklı hale getirir. Sonuç olarak ‘hayat,’ bağımsız, nesnel ve ölçülebilir bir etmen haline gelir.” [13]

Ülkeleri fabrikalarla, devletleri de fabrikaların CEO’ları ile eşleştiren analojide, biyopolitika, fabrikada işçi sağlığı ile ilgili alınan tüm kararları ifade ediyor. Amaç, bir fabrikanın üretim bandının optimal ve kâr-maksimizasyonu sağlayacak biçimde çalışması ise, biyopolitikada da ülke-çapındaki üretimin optimal hale getirilmesi için gereken işçi verimliliğini sağlayacak her türlü siyasi hamle, biyopolitika şemsiyesi altında değerlendirilebiliyor. Doğum kontrol yöntemlerinden sezaryen gibi doğum seçeneklerine, kürtaj hakkından bir aile için istenilen/izin verilen çocuk sayısına, eşcinselliğe dair uygulamalardan kadın/erkek çalışma haklarına, genel sağlık sigortalarından reçeteli/reçetesiz ilaçların belirlenmesine, sağlık hizmetlerinin ücretlerinden aile hekimliğine, obezite sınırlarından sigara-alkol yasaklarına ve elbette salgın durumlarına karşı alınacak önlemler ya da politikaları da içeren çok sayıdaki nüfusa-yaşama-bedene dair söylemler ve uygulamalar, biyopolitika kapsamına giriyor. Her bir ülkede ve her bir devlette, vatandaş sağlığını ilgilendirebilecek her türlü konu, en küçük ayrıntısına kadar düzenleniyor/yönetiliyor.

Modern devlet, biyopolitik uygulamaları ile her şeyden önce sağlıklı üretici-tüketici (ve zaman zaman da asker) bedenlerini mümkün kılarken, kültür endüstrisi ve ürünleri ile de onun bu biyopolitik plana sadık kalmasını ve/ya ona başkaldırmamasını sağlıyor. Aslında çoğu zaman, bu iki unsur (biyopolitik uygulamalar ile kültür endüstrisinin yaydığı haz) arasında ciddi çatlaklar, çekişmeler ve hatta uyumsuzluklar görülebiliyor. Örneğin, kültür endüstrisi ürünlerinden diziler, filmler ve reklamlar, gerçek hazza ulaştırma vaadi sunan yiyecek maddeleri ile dolup taşarken, biyopolitika aracı olan kamu spotlarında sağlıklı bir vücut için atılması gereken günlük adım miktarları, moda billboardlarında ise sıfır beden manken fotoğrafları gösteriliyor. Ancak, bir bütün halinde bakıldığında, hazza ulaşmanın acıdan geçtiği mesajı ile “çok yemesine rağmen fit kalan insanın” kıskanılacak metabolizması veya dilediği şeyleri yemekten vazgeçen, modern-asetik, spor salonu insanları pohpohlanıyor. Tarım Bakanlığı’nın onayından geçen zayıflatıcı çaylar, Sağlık Bakanlığı’nca yasaklılar listesine alınıyor. Kafası karışmış birey, devleti ve kültür endüstrisi ile olan ilişkisini, bu karmaşık sinyallerden işine geleni, işine geldiği zaman seçme düsturu üzerinden kuruyor. Gündelik hayatın akışı, bu çetrefilli ilişkinin üzerine yerleştirilmiş bir sinüs eğrisi gibi, bir aşağı bir yukarı devam ediyor.

İşte son bir ayda hayatlarımıza derin bir giriş yapan COVID-19, tam olarak da bu zigzaglı ama bir şekilde de sürüp giden akışı bozduğu, hatta o akışa artık izin vermeyecek gibi gözüktüğü için, bilinen modern birey-devlet ilişkisinin köküne de kibrit suyu döküyor.

Şimdilik farklı ülkelerde farklı uygulamalar gözüküyor olsa bile, COVID-19 kapsamında alınan tedbirler, haftalık çalışma ve eğitim pratiklerini yeniden kuruyor. Tüm bu süreci en dramatik biçimde geçiren İtalya’da insanların evlerinden dışarı çıkmaları “çok geçerli bir nedeni” belge ile ispatlamalarına bağlandığı için, marketler, eczaneler ve hastaneler [14] dışında, tüm işyerleri kapatılıyor. Yurtdışına çıkışlar, seyahatler yasaklanıyor – bir şekilde yolu “dışarıya” düşmüş “turistik hacılar” karantina altında bekletiliyor. Birçok ülkede restoranlar ve barlar gibi toplu birlikteliklerin olabileceği hizmet alanları kapanıyor. Alışveriş merkezlerinin yalnızca market reyonları, genellikle de bazı izin verilen saatler arasında, açık tutuluyor. Tüm dünyada, dünya savaşları sırasında bile devam ettirilmiş olan geleneksel spor etkinlikleri erteleniyor, karşılaşmalar seyircisiz oynanıyor veya bu sezon herhangi bir müsabaka yapılmaması yönünde kararlar alınıyor. Konserler, tiyatro oyunları, izleyicilere açık sanatsal faaliyetler ya da eğlencelik gösteriler iptal ediliyor. Sinema salonları birer vebalı hücresi gibi görülmeye devam ediyor… 

Önceden bireyi ve onun bedenini hedef alan “büyük kapatılma,” [15] COVID-19 nedeniyle bugün, kültür endüstrisi ürünlerinin üzerine çökmüş görünüyor. Vatandaşı devlete bağlayan ve ona bu bağlanmanın sonucunda bedensel hazzı müjdeleyen kültür endüstrisi, spor karşılaşmaları, filmler, oyunlar, gösteriler, konserler, vb. yan-sanayi ürünlerinin devamı konusunda büyük bir sıkıntıya girmişe benziyor. Netflix, Amazon, AppleTV gibi online platformlar, şimdilik, yakın dönemde tamamlanmış prodüksiyonlarını bunları satın alabilen görece azınlıktaki bireylere pazarlayabilecek olsa da, çok sayıda insanı içeren yeni film/belgesel çekimlerinde zorluğa girdikçe, nostaljiyi, eskiden iyi olanı yeniden-pazarlamak dışında hangi dala tutunabileceğini kestiremiyor. Eski filmlerin, eski yapımların ne kadar güzel olduklarına dair söylemin çok yakında sosyal platformları doldurup taşırması olasılığı oldukça yüksek gözüküyor. Aynı nostalji hilesini, 1552 yılında Roma’yı saran veba salgınından “kenti kurtaran” dönemin papasının yürüdüğü yollardan geçip “boş kenti kutsayarak,” kendi inayetini virüse siper ettiğini gösteren Papa Francis bile kullanmaya çalışıyor! [16] Kültür endüstrisi, gösteri arzındaki azalışı öyle bir hissediyor ki, daha şimdiden evlerine kapatılmış – belki de ölümlerini bekleyen – insanların balkonlardan birbirlerine söyledikleri şarkıları “yeni sanat eserleriymiş” ya da “sanatın gücü hiç bitmemiş” gibi ucuz-pazarlama taktikleri ile kakıştırmaya çabalıyor. Bir balkondan diğerine gönderilen futbol topları, futbolun gerçekte bir “endüstri” değil de hayatı güzelleştiren bir aktivite, adeta bir “yaşam pınarı” olduğunun sembolleriymişçesine sunuluyor. Gösterinin hiç bitmediği, “kültür endüstrisi[nin] durmaksızın vaat ettiği şeylerle tüketicisini durmaksızın aldat[tığı]” [17] bu bütünlük, COVID-19’un açtığı deliklerden fena halde su alıyor.

Kültür endüstrisine yapıştırılmış genç-tüketiciler, şimdilik sosyal medya araçları ve online platformlar ile eğlence mastürbasyonlarına devam edebilirken, kültür endüstrisinin haz vaadini yiyecek ve giyecek alış-verişinden hortumlamakla yetinen daha yaşlı-tüketiciler için durum daha da vahim bir seyir gösteriyor. Yağmalanan süpermarketler, eritilen makarna/kuru bakliyat stokları, istiflenen tuvalet kâğıtları, bir başkasının elinden son anda kapılan kolonya/dezenfektan şişeleri, vb. örneklerin her biri, asla bitmeyeceği sözü verilen kültür endüstrisi ürünlerine dair “ya biterse” endişesi yaşayan sıradan vatandaşın, kendisi gibi olanlarla vahşi bir rekabete girdiği jungleları anımsatıyor. Sigmund Freud’un tarifiyle “endişe, tehlikeli bir duruma tepki olarak ortaya çıkmakta ve durumun her tekrarlanışında düzenli olarak yeniden kendini göstermektedir.” [18] COVID-19’un yaratmakta olduğu “ölüme yakınlaşma” hissi ve tüketime bu kadar alışmış bireyin ondan mahrum kalma korkusu, günlük/haftalık pratiklerle tekrarlanan alışveriş gibi basit bir eylemin bile, endişe şemsiyesi altında bir kör dövüşe dönüşmesine neden oluyor. Bir endişenin neticesinde ortaya çıkan stoklama arzusu, paradoksal biçimde, “acaba daha fazla stoklamam gerekir miydi?” endişesini yeniden tetikledikçe, mutfak rafları gerçekte hiç ihtiyaç duyulmayan ve son kullanma tarihleri geçmeden tüketilmeleri mümkün olamayacak sayıda ürün ile dolmaya devam ediyor. Endişe, endişeyi besliyor. Önceleri bu endişeden, kültür endüstrisinin vaat ettiği hazlarla sıyrılan birey ise o hazdan da mahrum kaldığı için, önceleri yaşamadığı yeni bir endişeyi de görmeye başlıyor: Hayatın sonunun yaklaşması.

Biyopolitik yönetim zihniyetinin kurguladığı bedenler, içinde yaşadıkları ülkelerin ölüm yaşı ve oranı beklentilerini “normal” kabul eder. Ortalama ölüm yaşı yetmiş olan bir ülkede, bu sayının altında bir yaştaki ölüme “daha fazla üzülünmesi;” üstüne çıkan yaştaki ölümleri ise “tebessümle yâd etmesi” bundandır. Foucault bu nedenle istatistik bilimini, “devlet bilimi” (= state-istics) olarak adlandırır ve modern devletin en önemli işlevlerinden birinin, normal olanın sınırlarını istatistiksel-sayısal olarak ifade ederek belirlemesi olduğunu hatırlatır. [19] COVID-19, “biyopolitik normal” ile oynayarak, ölümü tekinsiz bölgelere yaklaştırdığı için “anormaldir.” Anormallik tehlikeyi, tehlike ise endişeyi doğurmaktadır.

Süpermarkete yapılan her ziyaret, bilinçdışında da olsa, bireye hem ölümü hem de devletin önceden var olmadığını düşündüğü “yanılabilirliğini” hatırlattığı için daha da endişe verici olmaktadır. Diğer market arabaları adeta birer ölüm arabası, biyolojik birer silah gibi etrafta dolanmakta; öteki alışverişçiler, her an virüs bulaştırabilme potansiyeli taşıdıkları ölçüde paniğe neden olmaktadır. Kasalar ne kadar yavaş çalışırsa endişe o kadar artmakta, kişi o denli sıkıntıya girmektedir. Bugüne dek bedenini ve sağlığını düzenlemiş olan devletten, “bu kasalara bir düzen getirmesini” bekleyen birey, bu beklentisine karşılık bulamadıkça daha çok endişeye ve daha fazla güvensizliğe sürüklenecektir. 15 Mart 2020 tarihinde Makarna Üreticileri Sanayicileri Derneği tarafından yapılan “kimse panik yapmasın, Türkiye’yi makarnaya boğarız” [20] açıklamasının endişe-azaltıcı söyleminin hemen yanına yapıştırılmış yarı-erotik alt-metin, kültür endüstrisi tarafından alıştırılan, haz ile endişeyi dengeleme pratiğinin bilinçdışı bir dışavurumunu, belki de bu nedenle, anımsatmaktadır.

Tüm bunlara rağmen, neoliberal politik-ekonomi, kültür endüstrisi ve biyopolitika arasındaki kusursuz görünen dengenin, gözle görünmeyen bir virüs etkisi altında yerle bir olmasının modern bireyi, devleti ile arasındaki ilişkiyi yeniden değerlendirmeye sürükleyeceğini öne sürmek, hâlihazırda fazlaca iddialı ve biraz da safdil bir çıkarım olacaktır. En az yüz yıldır, en yüksek teknolojik aygıtlar aracılığıyla vatandaş ile ulus-devlet arasında kurulmaya çalışılan ve son kırk yıldır da küresel düzeyde hem maddi hem de sanal olarak inşa edilen bu köprüler, COVID-19’un beklenmedik, afallatıcı, zarar verici ve yıkıcı etkilerine karşı, ellerindeki tüm kozları muhakkak ki oynamaya devam edecektir. Mevcut yapının inci gibi işlenmiş kodlarını küçümseyerek bir felaket aracılığıyla aydınlığa çıkışı beklemek, olsa olsa distopik bir geleceğin ütopyaya evrildiği kötü Hollywood yapımlarında geçer akçe olabilir.

Yine de, eğer – kelimenin tam anlamıyla – öldürmeden bize veda ederse, COVID-19’un daha küçük ölçüde de olsa insanlara hatırlatabileceği şeyler hala var. İlk olarak, hamaseti ve içi-boş retoriği şiar edinmiş, gerçekte modern devletin sıradan teknokratları olsalar da onun kudretinin cisimleşmiş yansımaları gibi davranarak güçlenmiş popülist hareketlerin, COVID-19 karşısındaki suskun, şaşkın ve aciz tutumları, bu hareketlere yüklenen “karizma” kodlarının rutinleşmesini [21] ve birey-devlet ilişkisinin daha rasyonel temellere indirgenmesini sağlayabilir. İkinci olarak ise her ne kadar COVID-19 insanları birbirlerinden fiziksel olarak ayrılmaya mecbur bıraksa da, her türlü felaketin üstünden sadece “karşılıklı yardımlaşarak” gelinebildiği, stoklama ve yağmalama gibi eylemlerin “gerçek ihtiyaçları” değil “sahte ihtiyaçları” [22] tatmin etmekten öteye gitmediği söylemleri üzerinden bir yeniden-toplumsallaşma yolu açılabilir. Bireyin tek başınalığının kırılması ve kamusal alanın karşılıklı-rekabetin değil, karşılıklı-anlamanın mekânı olduğunun farkına varılması bile, bir lavabo deliğinden aşağı hızla sürüklenen dünyanın gidişatına aklıselim engeller koyabilir.

Bir virüse sosyal sorumluluk yüklemek ve ondan tüm neoliberal yapıyı alaşağı etmesini beklemek yerine, bu konudaki bireysel potansiyelimizin ne olduğu üzerine kafa yormak için yeterince boş zamanımız ve belki de ilk defa kültür endüstrisi ürünlerince görece daha az uyuşturulma şansımız var. Tarih, bekleyerek ve izleyerek değil; bizzat bir parçası olarak canlı hale getirilen ve yönü belirlenebilen toplumsal bir inşadır. Bu nedenle de tefekkür (contemplation) ile değil, eylem (action) ile anlaşılabilir. Antonio Gramsci’nin söylediği gibi “ne tarih bir meşe ağacıdır ne de insanlar meşe palamudu.” [23] COVID-19 bize sadece bu hatırlatmayı yapmasıyla bile önemli bir potansiyeli içerisinde barındırmakta.

Sizi öldürmeyen virüsün, güçlendirmesini beklemeyin.

COVID-19 ile birlikte ve ona karşı güçlenin.

Virütik Aydınlanmaya hazır mıyız?

[1] Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği: Felsefi Fragmanlar, N. Ülner ve E. Ö. Karadoğan (çev.), İstanbul: Kabalcı, 1944/2010, s. 199.

[2] Sungur Savran, “2020 Borsa Çöküşü: Üçüncü Büyük Depresyonun Dördüncü Evresi,” Gerçek, 13 Mart 2020.

[3] Laura Paddison, “The 5 Environmental Stories That Could Define 2020,” Huffington Post, 3 Ocak 2020.

[4] Ergin Yıldızoğlu, “Küreselleşmeden Devlet Kapitalizmine,” Cumhuriyet, 23 Ocak 2020.

[5] Charles Tilly, Zor, Sermaye ve Avrupa Devletlerinin Oluşumu: 990-1992, K. Emiroğlu (çev.), Ankara: İmge, 1992/2001, ss.169-218.

[6] Nicos Poulantzas, Kapitalist Devlette Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar, Ş. Ünsaldı (çev.), Ankara: Epos, 1968/2014, ss. 137-161.

[7] Tocqueville’den aktaran: Adorno ve Horkheimer, a.g.e., s. 178.

[8] Michel Foucault, The Birth of Biopolitics: Lectures at the Collége de France, 1978-1979, G. Burchell (çev.), New York: Palgrave Macmillan,2004,ss. 75-100.

[9] Adorno ve Horkheimer, a.g.e., ss. 162-222.

[10] Guy Debord, Gösteri Toplumu ve Yorumlar, A. Ekmekçi ve O. Taşkent (çev.), İstanbul: Ayrıntı, 1977/2006.

[11] Giorgio Agamben, Kutsal İnsan: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat, İ. Türkmen (çev.), İstanbul: Ayrıntı, 1995/2013, ss. 9-22.

Agamben’in, COVID-19’un tüm toplumda bir panik havası yaratılarak, İtalya’da bir istisna haline kapıyı açmak amacıyla kullanılmakta olduğu argümanını içeren çok tartışmalı yazısı için ayrıca bknz., Giorgio Agamben, “The State of Exception Provoked By An Unmotivated Emergency,” Positions, 26 Şubat 2020.

[12] Foucault, a.g.e., s. 317.

[13] Thomas Lemke, Biyopolitika, U. Özmakas (çev.), İstanbul: İletişim, 2010/2013, ss. 20.

[14] Hatta bu konudaki haberleri biraz daha dikkatle okursanız, bundan birkaç ay önce, yalnızca “bir diğer özel sektör” muamelesi gören hastanelere “açık olan sektörlerden biri” muamelesi de yapılmadığı, onların adeta böylesi bir durumda hizmet vermesi zorunlu birer “kamu kurumu” düzeyinde algılandığını görmeniz mümkün. Zira çoğu haber sitesi, İtalya’da yalnızca “marketlerin ve eczanelerin” açık olduğunu belirtiyor ama bugüne dek “kâr etmesi gereken bir işyeri gibi lanse edilmekte olan” hastanelerin açık oluşunu, bir haber metninin nesnesi dahi yapmayı düşünmüyor!

[15] Michel Foucault, Büyük Kapatılma – Seçme Yazılar 3, I. Ergüden ve F. Keskin (çev.), İstanbul: Ayrıntı, 1994/2011, ss. 103-115.  

[16] “İtalya Karantina Altında, Papa Boş Sokaklarda: Salgın Duası İçin Vatikan’dan Ayrıldı,” SputnikNews, 16 Mart 2020. Binlerce bilim insanı kendi hayatlarını tehlikeye atarak, virüslü insanlarla yakın temas halinde bir tedavi-çözüm aramaktayken; bomboş sokaklarda onlarca koruma görevlisi ile “tur atan” Papa’nın, olası bir “kurtuluşun” birincil sahiplenicisi olacak olması da en az yaptığı kadar nostaljik bir hikâye herhalde…

[17] Adorno ve Horkheimer, a.g.e., s. 186.

[18] Sigmund Freud, Endişe, L. Özcengiz (çev.), İstanbul: Dergah, 1926/1992, s. 60.

[19] Michel Foucault, Essential Works: Power, 1954-84, J.D. Faubion (der.), R. Hurley vd. (çev.), New York: The New Press, 2002, s. 212.

[20] “Makarna Üreticileri: Kimse Panik Yapmasın, Türkiye’yi Makarnaya Boğarız,” SputnikNews, 15 Mart 2020.

[21] Max Weber, Bürokrasi ve Otorite, H. B. Akın (çev.), İstanbul: Adres, 1922/2014, ss. 98-110.

[22] Herbert Marcuse, Tek-Boyutlu İnsan: İleri İşleyim Toplumunun İdeolojisi Üzerine İncelemeler, A. Yardımlı (çev.), İstanbul: İdea, 1964/2010, ss. 19-32.

[23] Antonio Gramsci, Seçme Yazılar, 1916-1935, D. Forgacs (der.), İ. Yıldız (çev.), Ankara: Dipnot, 2010, s. 61.

Comments Off on covid-19, kültür endüstrisi, biyopolitika ve virütik aydınlanma

Filed under Uncategorized

il-e gün-e karşı

“[Altay Türklerine] göre, hiçbir şey yokken, yalnız iki mevcut vardı: Kara Han ile su. Kara Han’dan başka gören, sudan başka görünen yoktu. Su, ezelden beri dalgalanan bir ‘kaos’ mesabesinde idi; bir ‘umman,’ bir [karartı] idi. Kara Han, bir [her şeyi bilen], bir [gizli hazine] hükmünde idi. Kara Han, nihayet yalnızlıktan usandı. Kendisi gibi görebilen, yapabilen bir mevcudun var olmasını istedi. Kişi‘yi yarattı. İkisi kara kaz gibi suyun üzerinde uçmaya başladılar. Kişi, ruhen kanaatsizdi. Kara Han’dan daha yükseğe fırlamak, daha yüce yerlerde uçmak istiyordu. Kara Han, Kişi’nin kalbinden geçen bu mağrurane fikirleri görüyordu. Buna ceza vermek lazım geleceğini hükmetti. Kişi’nin bilmek kudretini de uçmak iktidarını da [yok] etti. Zavallı Kişi, bir taş parçası gibi [güçsüz kudretsiz], suyun derinliklerine batmaya başladı. Kişi, işinin fenalaştığını anladı. Tövbe etmeye, günahının affını [istemeye] başladı. Kara Han, ona acıdı. Bilmek, toprak üstünde yaşamak kudretlerini kendisine tekrar verdi. Fakat uçmak iktidarını ona tekrar vermedi. Kişi’nin yaşaması için şimdi bir toprak parçası lazımdı. Kara Han, denizin altından bir yıldız yükseltti. Kişi’ye bu yıldızdan bir avuç toprak alarak suyun yüzüne çıkmasını emretti. Kişi bu bir avuç toprağı alırken, kendisi için gizli bir dünya yaratmayı düşünerek bir parça toprağı ağzında gizledi. Yukarı gelince, Kara Han “Elindeki toprağı suyun yüzüne at” dedi. Kişi elindeki toprağı attı. Kara toprağa “Büyü!” diye emretti. Toprak büyümeye, büyük bir ada halini almaya başladı. Fakat aynı zamanda Kişi’nin ağzındaki toprak da büyüyordu. Eğer Kara Han, işin farkında olarak “Tükür!” diye emretmeseydi, Kişi tüküremeyecek, ağzı parça parça olacaktı. Kişi’nin tükürdüğü toprak, yerin üzerine saçılınca bundan dağlar, dereler vücuda geldi.

Kara Han, bu büyük adayı boş bırakmamak için, adanın ortasında bir çam ağacı yükseltti. Bunun, dokuz kolu vardı. Her yeni dalın altında, bir yeni adam yarattı. Bu dokuz adamdan, insanların dokuz ırkı türedi. Kara Han, insanlara kılavuzluk etmek üzere, Yayık adlı bir melek gönderdi. Yayık, insanları doğru yola götürmeye çalışırken, Kişi onları baştan çıkarmaya, türlü türlü eğlencelere alıştırmaya uğraşıyordu. Kara Han, bu ahmak insanlara kızdı. Yayık’a “Yeryüzünü tarumar et” diye emretti. Yayık, yeryüzünü mızrağı ile altüst etti. Yeryüzündeki birçok delik deşikler de, bu suretle vücuda geldi. Kara Han, Kişi’yi yer altındaki semaya kovdu ve adını Erlik Han [olarak değiştirdi].

Kara Han, yeryüzünü kendi haline terk edince, yukarıda on yedi kat göğü yarattı. Kendisi on yedinci katı mesken edindi. Oğlu Bay Ülgen‘i on altıncı kat gökte altın bir taht üzerine oturttu. Bu büyük ilah, hem sulhun hem de adaletin en büyük ilahıdır… Semanın her katına, bir ilah yerleştirdi. Yedinci katta Gün Ana, altıncı katta Ay Ata oturur. Türklerce güneş, kadındır; ay, erkektir. Çocukların hala “ay dede” demesi Ay Ata tabirinden kalmadır. Üçüncü katta da cenneti, Sürve Dağı’nı, Süt Gölü’nü yarattı. Yayucıları, bunların reisi olan Yayık’ı, Ayzıt‘ı hep burada yerleştirdi.

Kara Han, yukarıdaki semada bu [yaratımı] yaparken, Erlik Han da aşağıdaki semada kara bir güneş yarattı. Orasını bu kara güneşin siyah nurlarıyla [aydınlattı]. Kendisi, kara bir taht üzerinde oturdu. Körmözleri, Kara Üzütleri, Ötkerleri yarattı. Bunlar da kendisinin melekleri, cinleri, şeytanlarıdır. Bu suretle Bay Ülgen’in “mükafat ilahı” olmasına mukabil, Erlik Han da “mücazat ilahı” oldu. Dünyanın evvelinde, yukarıdaki sema ile aşağıdaki sema arasında bu mücadeleler olduğu gibi, dünyanın sonunda da Erlik Han’la Yayık arasında korkunç muharebeler olacak. Yeryüzü, bu muharebelerle altüst olarak yıkılacak. İşte eski Türklerce kıyamet böyle kopacak.

Bu kozmogoni, ak ve kara unsurunun, Bay Ülgen’le Erlik Han’ın nasıl [meydana geldiğini] gösterir. [Egemenlik durumu], bir ‘il’in diğer illeri ve budunları [zorla] kendisine tabi etmesiyle başlar. Çünkü bu siyasi [dönüşümden], cemiyetler içinde hakim ve mahkum, hür ve esir olmak üzere, iki unsur husule gelir. Hakim olan il, aktır. [Onun fertleri], Ak Kemikler zümresini teşkil eder. Mahkum olan budunlar, karadır. Bunlara Kara Ulus, Gün, Oymak da denilir: ‘İlini, ulusunu aldı gitti,’ ‘ile güne karşı,’ ‘il oymak’ gibi.

Bir ilin başka illere hakimiyeti, [egemenliktir]. [Egemenlikte] yalnız hakim olan ilin fertleri hürdür, vatandaş hukukuna maliktir. İşte ak ve kara mefhumları, bu [düzenlemeden] sonradır ki Türk teşkilatında bir [uygulama yeri] bulabilmiştir.” [1]

[1] Ziya Gökalp, “Türk Kozmogonisi,” Türk Töresi içinde, N. Sattarova (haz.), İstanbul: Bilge, 1923/2019, ss. 91-93.

Comments Off on il-e gün-e karşı

Filed under Uncategorized

hafifle

“Günün birinde insanlara uçmayı öğreten, bütün sınır taşlarını da yerinden oynatmış olacak; bütün sınır taşları onun gözünün önünde havalarda uçuşacak ve o kişi yeryüzünü yeniden adlandırmak zorunda kalacak – [‘ağırlığın tini’ yerine] ‘hafif cisim’ diyecek.

Devekuşu en hızlı attan daha hızlı koşar, ancak o da başını ağırlığıyla ağır yeryüzüne gömer: Henüz uçamayan insanoğlu da böyledir.

Ağırdır ona göre yeryüzü ve yaşam; ve ağırlığın tini de böyle olmasını ister! Buna karşılık hafif ve bir kuş gibi olmak isteyen, kendi kendini sevmek zorundadır: – ben, bunu öğretiyorum.

Elbette hastalıklı ve bağımlı olanların sevgisiyle değil: Çünkü onların kendilerini sevmeleri bile kokuşmuştur.

İnsan, kendini – ben böyle öğretiyorum – sağlıklı bir sevgiyle sevmeyi öğrenmek zorundadır: Öyle ki, kendi olarak kalabilsin ve dağılmasın.

Böyle bir dağılma, kendini ‘başkalarını sevmek’ diye adlandırmakta: Bugüne kadar en iyi yalanlar ve yaltaklanmalar bu sözcüklerle dile getirildi, özellikle de herkeslere ağır gelenlerce.

Ve gerçekten de kendini sevmeyi öğrenmek, bugüne ve yarına ait bir emir değildir yalnızca. Aslında bu, tüm sanatlar arasında en ince, en kurnaz, en son ve en sabırlı olanıdır.

Çünkü bu sanata sahip olan için ona ait ne varsa iyi saklanmıştır; ve gömülü tüm hazineler arasından kendine ait olan en son kazılıp çıkarılır – bunu başaran ağırlığın tinidir.

Daha neredeyse kundaktayken bize ağır sözcükler ve değerler verirler, ‘iyi’ ve ‘kötü’ gibi – bunlardır o çeyizin adları. Ve onların hatırına, yaşadığımız için bizi bağışlarlar.

Ve bunun için küçücük çocuğu çağırırlar yanlarına, onun kendini sevmesini sonrasız yasaklamak amacıyla: Bunu başaran, ağırlığın tinidir.

Ve bizlere gelince – ne vermişlerse, biz de onları sadakatle taşırız tüm ağırlıklarıyla sırtımızda ve sarp dağlarda! Ve terlediğimizde de şöyle derler bize: ‘Evet, ağır iştir yaşamı taşımak!’

Oysa insan yalnızca kendisi için ağırdır! Bunun nedeni ise sırtında çok fazla yabancı şeyi sürüklemesidir. Develer gibi diz çöker ve kendini iyice yüklenmeye bırakır.

Özellikle de içinde saygıyı barındıran, güçlü ve taşımaya hazır insan: Çok fazla sayıda yabancı sözcük ve değer yüklenir – o zaman da yaşamı bir çöl gibi görür!

Ve gerçekten de! İnsana kendisine ait bazı şeyleri taşımak da ağır gelir! Ve insan içindeki pek çok şey istiridyeye benzer: Tiksindirici, kaygan ve tutması zordur –

-ve bu yüzden soylu süsleri olan soylu bir kabuğun o şeyler için dilenmesi zorunlu olur. Fakat bu sanat da öğrenilmesi gereken bir sanattır: Yani bir kabuğa ve güzel bir görünüşe ve akıllı bir körlüğe sahip olmak!

Yine insanın içindeki bazı şeyler konusunda, bazı kabukların yoksul, hüzünlü ve fazla kabuk gibi olması aldatıcıdır. Pek çok gizli iyilik ve güç asla anlaşılamadan kalır; değerli lokmalar ağzının tadını bilenleri bulamaz!

Kadınlar ve onların en değerlileri, bilirler bunu: Biraz daha toplu, biraz daha zayıf – ah, ne kadar çok yazgı gizlidir bunca azında!

İnsanın keşfedilmesi zordur ve en zoru da kendini keşfetmesidir; tin çoğu kez ruh konusunda yalan söyler. Bunu başaran ağırlığın tinidir.

Ama öte yandan kendini keşfetmiş demektir şöyle konuşan: Bu, benim iyi ve kötü yanımdır; ve köstebeği ve cüceyi susturmuş demektir şöyle konuşan: ‘Herkes için iyi, Herkes için kötü.’

Gerçekten de her şeyi iyi görüp, üstelik bu dünyayı iyilerin de iyisi diye nitelendirenlerden hoşlanmam. Böylelerini her şeyle yetinenler diye adlandırırım.

Her şeyden tat almayı bilen bir her şeyle yetinme: bu, zevklerin en incelmişi demek değildir! Ben, ‘Ben,’ ‘Evet’ ve ‘Hayır’ demesini öğrenmiş olan, seçici ve asi dilleri ve mideleri severim.

Ama her şeyi çiğnemek ve sindirmek – bu, tam anlamıyla domuzlara özgüdür! Her şeye a-iii! demek – yalnızca eşekler öğrenmiştir bunu ve tinleri onlar gibi olanlar! –

Koyu sarı ve canlı kırmızı: Benim zevkim böylesini ister – ve benimkisi tüm renklere kan karıştıran bir zevktir. Evini beyaz sıvayla sıvayan ise bana göre beyaza sıvanmış bir ruhu ele verir.

Birileri mumyalara aşıktır, birileri de hayaletlere; ve her ikisi de her türlü ete ve kana aynı ölçüde düşmandır – ah, nasıl da zevkime aykırıdır bunların ikisi de! Çünkü ben, kanı severim.

Ve ben, herkesin tükürdüğü ve kustuğu yerde yaşamak ve kalmak istemem: Benim zevkim budur – hırsızların ve yalan yere yemin edenlerin arasında yaşamayı yeğlerim. Kimse ağzının içinde altın taşımaz.

Fakat hepsinden çok daha iğrenç bulduklarım bütün çanak yalayıcılardır; ve insanların arasında bulduğum en iğrenç hayvanı da asalak diye adlandırdım: Sevmez, buna karşın sevgiyle yaşamak ister.

Mutsuz diye nitelendiriyorum yalnızca tek bir seçenekleri olan herkesi: Ya kötü hayvanlar ya da kötü hayvan terbiyecileri olmak, böylelerinin arasında inşa etmezdim kulübemi.

Hep beklemek zorunda olanları da mutsuz diye nitelendiriyorum – hepsi de zevkime aykırılar: Bütün gümrük memurları, tüccarlar, krallar, başka toprak bekçileri ve dükkan işletenler.

Gerçekten de beklemeyi ben de ve temelli öğrendim – ama yalnızca kendimi beklemeyi. Ve her şeyin ötesinde durmayı, yürümeyi, koşmayı, atlamayı, tırmanmayı ve dans etmeyi öğrendim.

Öğretim ise şudur: Günün birinde uçmayı öğrenmek isteyen önce durmayı, yürümeyi, koşmayı, tırmanmayı ve dans etmeyi öğrenmek zorundadır – uçarcasına öğrenilmez uçmak!

İp merdivenlerle tırmanmayı öğrendim bazı pencerelere, hızlı hareket eden bacaklarla yüksek direklere tırmandım: Bilginin yüksek direklerinde oturmak bana daha az mutluluk gibi gelmedi, –

-küçük alevler gibi parıldamak yüksek direklerde: Küçük bir ışık gerçi, ama yolunu kaybetmiş kaptanlar ve deniz kazazedeleri için büyük bir teselli! –

Çok yollardan çok şekilde geçip hakikatime vardım; gözlerimin kendi enginlerime yöneldiği yüksekliklere bir merdivenle çıkmadım.

Ve yolu sormaktan da hiçbir zaman hoşlanmadım – bunu yapmak hep zevkime aykırı geldi! Yolların kendilerine sormayı ve onları denemeyi yeğledim.

Bir deneme ve sorgulamaydı bütün gidişim: – ve gerçekten de insan böyle sorgulamaları yanıtlamayı da öğrenmek zorunda! Ve benim zevkime uyan da – bu:

-ne iyi ne de kötü, ama benim zevkim, ondan ne utanıyorum ne de onu saklama gereğini duyuyorum.

‘Bu – şimdi benim yolum – peki sizinkisi nerede?’ Böyle yanıt verdim bana ‘yolu’ soranlara. Çünkü o yol – yoktur.

İşte böyle dedi Zerdüşt.” [1]

“Eğer herhangi bir zamanda dingin gökleri serdiysem üzerime ve kendi kanatlarımla kendi göğüme uçmuşsam:

Eğer ışıktan uzaklıkların derinliklerine oynarcasına yüzmüşsem ve gelmişse özgürlüğün kuşlara özgü bilgeliği: –

-ama şöyle der kuşlara özgü bilgelik: ‘Bak, aslında ne yukarısı vardır ne de aşağısı! At kendini etrafa, ötelere, geriye, ey hafif varlık! Şarkı söyle! Konuşma artık!

-‘tüm sözcükler, ağır olanlar için yaratılmamış mıdır? Hafif olana tüm sözcükler yalan söylemez mi? Şarkı söyle! Konuşma artık!’ -” [2]

[1] Friedrich Nietzsche, İşte Böyle Dedi Zerdüşt: Herkes ve Hiç Kimse İçin Bir Kitap, (çev.) A. Cemal, İstanbul: Kabalcı, 1883/2007, ss. 263-267.

[2] A.g.e., s. 317.

Comments Off on hafifle

Filed under Uncategorized

“ne oldu, ne olmuştu, ne olacak?” üzerine laflamalar

7 Haziran 2015 seçimlerinin üzerinden bugün itibariyle on yedi gün, iki farklı duygu yoğunluğu, bir Baykal müdahalesi, bir milletvekilliği mazbata alım töreni ve sayısız koalisyon haberi/söylentisi geçti. Bir önceki yazımda [1] öne çıkartmaya çalıştığım, “bu seçimin tek fark yaratabilecek göstergesi” olan HDP’nin parti olarak %10’luk seçim barajını geçip geçemeyeceği sorusu, en geniş aralıkta tahmin yapanları bile şaşırtacak biçimde %13 ile cevabına kavuştu. HDP, seçim söylemindeki kimlik-siyaseti dozajını azaltmasının ve Türkiye genelindeki ‘diktatörlük korkusunun’ yarattığı dördüncü bir partiye ihtiyaç olduğu söyleminin verdiği büyük atılımla, İzmir gibi bir büyükşehirde bile %10’luk seçmen desteğini sağlayıp esas ‘yaşam alanı’ olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden önceki seçimlerde AKP’ye giden milletvekili kontenjanlarını da toplayarak, AKP’nin tek başına iktidar olmasını sağlayacak sayısal çoğunluğa ulaşamamasına neden oldu.

Seçimin ‘reklamlar’ departmanındaki açık ara galibi CHP, kendi seçmen tabanındaki oy oranını sağlama almış olsa da özellikle CHP’ye oy veren ailelerin bir sonraki jenerasyonundan HDP’ye doğru yönelen sempatiye ve oy akışına engel olamayıp, 2011 seçimlerindeki performansını tekrarlamakla yetindi. HDP’nin dozajı hayli azaltılmış kimlik-siyasetini gerçekte tehdidi sabit kalan bir seçim hamlesi olarak algılayan ulusalcı-milliyetçi kesimin oyları ise seçimin milletvekili bazında olmasa da oy oranı bazındaki bir diğer galibi MHP’ye ve yoğunluğu artırılmış Türk-milliyetçiliği söylemine gitti. ‘Çözüm Süreci’ adı verilen dur-kalklı macera, öyle görülüyor ki CHP seçmeninin bir kısmına aktardığı olumlu havanın tam zıddını AKP’nin geleneksel merkez-sağ seçmeninde yarattı ve böylece MHP’ye giden oyların bir kısmının kaynağını eski AKP seçmeni oluşturdu. Gezi Olayı, 17-25 Aralık süreçleri, Başkanlık tartışmaları, “Paralel Yapı” söylemi altında gerçekleştirilen bürokratik değişiklikler, “İç Güvenlik Yasası,” Suriye İç Savaşı’na doğrudan katılım, IŞİD, Reyhanlı, Kobane gibi konularda izlenilen tutum vb. iç ve dış politika meseleleri ile birlikte AKP, yürütmenin başından ve ana akım medyadan aldığı olağanüstü propaganda desteğine rağmen, 2011 seçimlerinde toplamda aldığı 21,466,446 oyun – oy kullanan kişi sayısı 3,5 milyonun üzerinde artış göstermesine rağmen – 2015 yılında 18,347,747’ye düşmesine engel olamadı. [2] Bir başka deyişle, 2011’den bu yana geçen dört senenin muhasebesinde AKP’nin “kayıp hanesi,” “kazanç hanesi”ne göre çok daha baskın çıktı.

Şimdi gündemimiz, ortaya çıkan yeni meclis tablosundan nasıl bir politika-yürütücüsü (koalisyon) yükseleceği üzerine yoğunlaşmış vaziyette olsa da ben bu yazıda 2011-2015 arasında geçen bu dört senenin muhasebesini biraz derinleştirmek istiyorum. Gelecekle ilgili senaryoların bolca duygusal ve bolca çıkar-temelli [3] tahminleri yerine, geçmişin olası-geleceğe yöneltebileceği bir projeksiyon açıkçası çok daha fazla ilgimi çekiyor.

2011-2015 yılları arasında yukarıda da saydığım olayların odak noktasında, iktidardaki (en erken) sekizinci yılını dolduran AKP’nin olmasından daha doğal bir sonuç elbette beklenemezdi ve nitekim ele alınabilecek her bir olayın ya karar alıcısı ya da hedefi AKP ve AKP hareketiyle özdeşleştirilen kişi(ler) oldu. Çoğu gelişmiş demokratik sistemin reddettiği iki dönemden fazla iktidarda kalma ısrarının organik bir sonucu olarak, AKP hareketinin ‘tarihsel blok’u sürdürme hedefi ülke sınırlarının içinde ve dışında olan biten her şeyin bir “uzantısı/eki” (supplement) [4] olarak AKP’ye sorumluluk/aktörlük taşıdı. Ana algının bu şekilde gelişmesiyle ilgili hiçbir itirazım olmasa da burada hala AKP’nin “tikel varlığını” (particular entity) sorgulamanın faydalı olacağına inanıyorum. Aklıma ilk olarak, parti hareketinin kuruluş aşamasında ondan hiçbir desteğini esirgemeyen uluslararası finans çevreleri geliyor. AKP’nin “Orta Doğu’yu Demokratikleştirme” sürecindeki simgesel değerini Arap Baharı’ndan hemen sonra aniden kaybetmesi, ülke içinde gelişen “faiz lobisi” söylemleri ve ‘sıcak para’ akışının tamamen birkaç ülkeyle (Katar, Suudi Arabistan vb.) sınırlandırılması bir arada gözlemlendiğinde ortaya AKP’nin ‘tekliği’ni ilgilendiren çok sayıda soru işareti çıkıyor.

Benim bu konudan çok daha fazla ilgimi çeken mesele, bilhassa 2012 sonrasında medyatik bir hal alan ancak temelleri, bugün kendisi vazgeçmiş olsa da, AKP’nin “Kürt sorunu” söylemini dile getirdiği yıllara dayanan ‘Çözüm Süreci’nde AKP’nin kurucu ve yürütücü rolünü yalnız başına oynamış olduğu imasında yoğunlaşıyor. Oldukça tuhaf bir biçimde bu imayı sadece Türk milliyetçiliği kartını oynayan muhalefet değil, aynı anda Kürt tarafına ‘biz olmazsak süreç işlemez’ mesajını veren AKP de (kendi kendine) ortaya atıyor. 2015 seçim sonuçları gösteriyor ki, Çözüm Süreci hakkında oluşturulan bu söylem, içinde yer alan üç aktör (milliyetçiler, Kürt siyaseti ve AKP) içinde yalnızca AKP’nin aleyhine çalışıyor. Bir yandan MHP, Çözüm Süreci’nin anti-tezini kuracağı iddiası ile seçim propagandasını şekillendirip bunda başarılı olurken; diğer yandan HDP, Çözüm Süreci’nin sonu gelmez tartışmalarının ve AKP’nin sözde-tekelindeki işleyişinin yetersizliğini kullanıyor. Her iki (zıt) bakış açısından da kaybeden, AKP ve AKP’nin “bu ülkede olan biten her şeyden sorumlu olduğu” iddiası oluyor.

Oysa, 2011-2015 seçimleri arasında birkaç temel üzerine kurulabilecek basit bir kıyaslama, AKP’nin 2011’den itibaren geliştirdiği politikaların örtük (latent) bir ögesi olarak “HDP’nin Türkiye siyasetinde kendini kısıtlı-konumlandırma stratejisi”ni öne çıkartıyor. Aşağıda hazırlamış olduğum tablo, 2011 Genel Seçimleri’nde toplam 17 ilde aday gösterdiği 36 bağımsız adayın tamamını seçtirmeyi başaran HDP’nin (o zamanki adıyla Barış ve Demokrasi Partisi’nin – BDP’nin), seçimlere parti olarak katıldığında yalnızca TBMM milletvekili sayıları dağılımında değil, dolaylı olarak AKP’nin aldığı toplam oy sayısında da ne kadar ciddi bir etkiye sahip olduğunu gösteriyor.

View post on imgur.com

Tablodan okunabileceği gibi, 2011 seçimlerinde aday gösterdiği tüm bağımsız adayları meclise sokan HDP, parti olarak seçime girdiğinde toplam milletvekili sayısını 36’dan 66’ya çıkartıyor. Ancak bundan çok daha önemlisi, 2011’de 36 milletvekilinin çıktığı bu 17 ilde toplam oy kullanıcı sayısı 2015 yılına kadar 1,168,350 artarken, HDP kendi oylarını 2,046,237 (~%97 oranında) artırıyor ve bununla birlikte AKP’nin oyları da 1,221,861 (~%20 oranında) azalıyor. Bu tablo, HDP’nin kimlik-siyasetinin yaşam alanının dışında kalan İstanbul, Adana ve Mersin büyükşehirleri çıkarıldığında çok daha dramatik bir hal alıyor: Buna göre, bu dört ili hesaplama dışında bırakırsak, HDP geri kalan 14 ildeki 5,015,018 oyun 2,760,329’unu alıyor (bir önceki seçime göre 1,187,487 daha fazla oy alıyor); AKP ise bir önceki seçime göre 569,142 oy kaybediyor. Bunun sonucunda, 2011 yılında bu illerden toplam 38 milletvekili çıkartan AKP, bu yıl 14 milletvekili ile yetinmek durumunda kalıyor (HDP için ise bu sayılar 2011’de 31, 2015’te 56).

Oy oranlarındaki bu dalgalanmalar elbette çok farklı nedenlerle açıklanabilir. İç politikadan bir örnek seçilecek olursa, bölge seçmeninin AKP’nin Çözüm Süreci’ndeki tavrına yönelik negatif tepkisi, partinin oylarındaki azalışı pekala açıklayabilir. Dış politikada ise IŞİD’in yarattığı korkunun bir yansıması olarak, devletin kendisine (bu minvalde AKP’ye) yönelik güvenlik kaygılarının artışı makul bir açıklama olarak algılanabilir. Ancak tüm bu açıklamalar, sadece 2011 ile 2015 arasında olan bitene dair bir veri ortaya koyar ve AKP’nin 2011 seçiminde bölgeden aldığı oyların açıklamasını yapmaz.

Bilhassa merak ettiğim, 2007-2011 seçim dönemleri arasındaki toplumsal, ekonomik, (iç-dış) siyasal olguların hangilerinin ‘mükemmel sayıda seçmeni’ (yani, partiye kimi bağımsız aday gösterdiyse milletvekili seçtirmeyi başartacak sayıda seçmeni) HDP’ye yönelttiği, hangilerinin ise geriye kalan seçmeni CHP’ye, MHP’ye veya başka bir partiye değil de özellikle AKP’ye yöneltmiş olduğu… 2007-2011 arasında ne olmuştu ki, HDP hareketi kendini bir parti olarak değil, bağımsız adaylar çerçevesinde mecliste temsil ettirebileceği kararına varmıştı, örneğin? Ya da illerinin 3 milletvekili kontenjanını sırasıyla 31,927 + 31,756 + 30,977 gibi olağanüstü başarılı bir istatistiki dağılımla HDP bağımsız milletvekillerine veren Hakkari seçmeninin 19,533’ü neden AKP’yi diğer alternatiflere tercih etmişti? Hakkari’nin bu kısıtlı sayıdaki milletvekili kontenjanının aksine, HDP neden Diyarbakır’ın toplamdaki 11 milletvekili kontenjanının (yine olağanüstü bir dağılımla: 78,220 + 71,231 + 69,292 + 66,119 + 65,138 + 61,232) yalnızca 6 tanesini almak istemiş; geriye kalan 5 milletvekilliği (ki tümü AKP’ye gitmiştir) ve yeter sayının çok üstündeki 231,018 adet oy için, ekstra 1 veya 2 bağımsız aday daha göstermekten kaçınmıştı? İstanbul, Adana ve Mersin hariç geri kalan 14 ilde 2015 yılında iki partinin aldıkları oylar arasındaki fark 1,760,121 ile HDP lehineyken, 2011 yılından önce yaşanan hangi gelişmeler veya hangi siyasal strateji bu farkın – yine HDP lehine olmakla birlikte – yalnızca 3,492’de kalmasını sağlamıştı? Rakamları tekrarlayacak olursam, 2007 ile 2015 yıllarını kapsayan bu sekiz yıllık dönemde, iki parti arasındaki oy dağılımı farkının 3,492’den  1,760,121’e çıkmasından söz ediyorum ve bu da tam %50,404’lük bir artışa tekabül ediyor! 2011’de bölgede bu iki parti seçmeni sayısı neredeyse aynıyken, bugün her bir AKP oyuna karşılık 2.7 HDP oyu geliyor.

Bu rakamların hepsi ayrı ayrı araştırılmayı, değerlendirilmeyi ve yeni birer strateji/söylem olarak ortaya konmayı bekliyor. Şimdilik yapabileceğim, gözleme dayalı, yorumlar ise şöyle: 2007-2011 arasındaki dönemde öne çıkan Ergenekon-Balyoz Davaları, Davos Olayı ve belki Cumhuriyet Yürüşleri dışında herhangi bir toplumsal olayın HDP ile ‘doğrudan’ ilgisini kurmak benim adıma ne kadar zorsa; bu olayların AKP seçmen kitlesini arttırdığını öne sürmek de bir o kadar kolay. 2011 sonrasındaki olaylara baktığımda ise bu tablonun neredeyse tam tersi ortaya çıkıyor. Öte yandan, HDP’nin seçim stratejisinin ve söyleminin ana hatlarını incelediğimde bu olaylara yapılan vurgulardan ziyade, eski düşmanların (CHP’nin ve MHP’nin) yerini bir eski dostun başına gelen felaketler (AKP ve 2011 sonrasında çıkan olayları ele alış biçimi) aldığını söyleyebiliyorum. Bir başka deyişle bugün HDP, seçmenlerine aslında 2011-2015 arasındaki olaylar hakkında neler yapabileceğine dair bir reçete sunmak yerine, AKP’nin bu olayları nasıl yanlış yönettiğine dair bir ‘eleştiri belgesi’ sunuyor. 2007-2011 arasındaki dönemi, ‘vaatler’ ve ‘kötünün iyisi olarak AKP’ söylemi üzerine kuran HDP, bu seçim öncesinde ciddi bir strateji değişikliğine gidiyor – belki de bu durum HDP’nin toplumsal tabanını neden Gezi Olayları sırasında örgütlü bir dahle yöneltmediğini de açıklıyor. Pozitif siyasetin yerini, negatif bir söylem alıyor. Örneğin, Selahattin Demirtaş’ın “seni başkan yaptırmayacağız” [6] cümlesi bu negatif söylemin en etkili kullanılış biçimlerinden biri olarak öne çıkıyor ve “AKP’nin yanlışları” üzerine oynamak HDP’ye ciddi bir sempati/oy toplamışa benziyor. Ancak tam da bu nedenle, halihazırda içinde bulunduğumuz koalisyon alternatifleri/yapılandırılması döneminde HDP’nin masaya koyabildiği öneriler de sınırlı kalıyor. Altan Tan gibi sivri bir figürün sivri bir açıklaması dışında, HDP tam da 2015 seçim stratejisine uygun olarak şimdilik “bekle-ve-gör” taktiğini uyguluyor. Seçimin en vaatçi partisi CHP, sürekli yeni arayışlarla kamuoyunu ‘meşgul eder’ ve tümüyle negatif bir siyaset süren MHP her şeyin reddedicisi konumunu ‘korurken,’ [7] HDP aslında yine havayı kokluyor. Bu negatif-pragmatist siyaset, bana göre olası bir erken seçimde HDP’nin oyları üzerinde yine çok ciddi bir artışa yol açacaktır. Öte yandan, olası bir vaat veya koalisyon girişiminde, HDP’nin elindeki oyların yeni adresinin (doğudan oy çıkartma potansiyelini neredeyse kaybeden CHP ve tümüyle Türk milliyetçisi bir çizgiye kayan MHP birer alternatif olamayacağına göre) yine “eski dost” AKP olacağı da halihazırda yapılabilecek en kolay tahmin gibi gözüküyor.

Son olarak, HDP hareketinin 2007-2011 arasında bilinçli ya da bilinçsiz olarak uyguladığı bu ‘vaat’ ve ‘kötünün iyisi AKP’ stratejileri göz önüne alındığında, 2011-2015 AKP siyasetinin ve onun meşgul olduğu (Gezi Olayı, Kobane-Reyhanlı saldırıları, “İç Güvenlik Paketi,” son bir yıldaki ekonomik kriz, vb.) olayların ne kadarından kendine pay çıkartmak zorunda olduğu sorusu, aklımın bir köşesine takılmış duruyor…

Bu ülkede eski dostlar kolay düşman, eski düşmanlar da kolay dost oluyor…

Bana bu kadarı Machiavelli’yi bile şaşırtırdı gibi geliyor…

 

[1] “Suskunluk, Seçim Söylemleri ve Gezi,” 29 Nisan 2015.

[2] “2011 Genel Seçim Sonuçları,” Hürriyet, 25 Haziran 2011.

[3] Burada liberal siyaset teorisinin üzerine kurulduğu rasyonel-irrasyonel ayrımını/varsayımını reddederek, dışarıdan bir gözlemciye rasyonel gibi görünen kararların veya davranışların büyük bir çoğunluğunun duygusal kazançları içerebileceğini öne süren yarı-Spinozacı görüşü takip ediyorum.

[4] Buradaki “uzantı/ek” kavramını, her türlü ideolojinin altyapısını hazırlayan “hayaletimsi şey” anlamında, Slavoj Zizek’e atıfla kullanıyorum; bknz., Slavoj Zizek, “The Spectre of Ideology,” Mapping Ideology, S. Zizek (der.), Londra: Verso, 1994/2012, ss. 1-33.

[5] Tabloda kullanılan 2011 seçim sonuçları için bknz., “2011 Genel Seçim Sonuçları,” Hürriyet, 25 Haziran 2011; 2015 seçim sonuçları için bknz., “2015 Genel Seçim Sonuçları,” Yüksek Seçim Kurulu, 23 Haziran 2015. Bu tablonun hazırlanmasındaki yardımlarından ve katkılarından dolayı Abdulkerim Cidal’a çok teşekkür ederim.

[6] “Seni Başkan Yaptırmayacağız,” YouTube, 17 Mart 2015

[7] Yeri gelmişken, MHP’nin daha iki ay önce haysiyetiyle oynanan Meral Akşener’i Meclis Başkanlığı’na aday göstermeyi düşün(e)memesi ve diğer partilerden de bu konuda bir teklif dahi gelmemiş olması, Türkiye’de yapılan siyasetin ne kadar ‘uzlaşmaz’ ve ‘amnezik’ olduğunu anlatmak ve bu ülkede kadın olmanın zorluğunu hatırlamak açısından çok iyi bir örnek herhalde…

Comments Off on “ne oldu, ne olmuştu, ne olacak?” üzerine laflamalar

Filed under Güncel, Siyaset, Uncategorized