ozan arif, şivan perwer’in yerini alınca…

Üstüne haki yeşilden kalın bir bez çekilmiş pazar yerleri geliyor aklıma.

Tezgahlarda satılanların ne olduğunu anlamak için dikkat etmeniz gerekir ya hani. Şekiller ve kokular yardımcınız olur en başta, gözünüz alışana kadar pazarın karanlığına, kalabalığına, karmaşasına. Sadece güneşten korunmaya değil, aynı zamanda birbirinden kopuk tezgahları birleştirip bir ‘yer’ haline getirmeye de yarar o bez parçası. Onun altında olup bitenleri ‘bir’ yapar; kuralları, kuralsızlıkları, alanları ve verenleri ile birlikte, yaşayan, nefes alan bir şeye dönüştürür.

Bazen rüzgar eser… Bir iner bir kalkar. Aradan her şeyi bir anlığına da olsa gözle görülür yapan güneş sızar. Tam o anda bir tezgahtaysa gözünüz ve elinizle seçmeye çalıştığınız şeye vurduysa güneş, şanslısınızdır. Aval aval geziniyorken yakalanırsanız, canınıza okur. Aklınız artık, elinizdeki kilolarca sebze-meyve torbalarıyla akan terinizi nasıl sileceğinizden başka bir şeye çalışmaz ama cevap da bir türlü bulunmaz. Güneşin açığa çıkarttığı renklerin yeniden karanlığa gömülmesiyle, gözünüzün yeniden tezgahtakilere alışmaya çalışması da eşzamanlı gerçekleşir. Sanki tüm hikaye en baştan başlamış gibi…

Sıcak, terli, karanlık…

Ne oldu bilmiyorum. Bilen birileri var mı, onu da bilmiyorum. Sebebi neydi de yeniden günlük cehennemini kan kırmızısına çevirdi ülke, inanın ki bir fikrim bile yok. Her gün ölü saymaya neden başlandı yeniden? Açılımlar, kapanımlar; ziyaretler, görüşmeler; aklı başında olan-olmayan adamlar…

Şivan Perwer’den Ozan Arif’e nasıl geçildi bir anda?

Neden bir denge yok hayatta?

Pazar yerinin hakisini güneş aydınlatmıştı, Türkiye’nin üzerindeki pis bez parçasını insanların kanları karartıyor. İçinde olup bitene anlam verebilmek için gereken güneş çoktan batmış, kan kokusu ve kan kırmızısı boyuyor tüm tezgahları. Ne var ne yok görebilmek için elimize aldığımız her şeyden kan damlıyor. Kan, görüşümüz oluyor. Kan, görebildiğimiz oluyor. Kan, görmek istediğimiz oluyor.

İşin içine kan girince, anlaşılan o ki, insan ‘özüne’ dönüyor.

Cennetten, şehitlikten, cesaretten, adaletten – nerede bir metafizik anlatı varsa hepsinden – konuşulur oluyor. Elle tutulmaya çalışılan acılar ve öfkeler nehri akıyor herkesin zihninde. Herkes onun kanlı ıslaklığından nasipleniyor.

Aslında hayatta bir denge var diyor Arthur Schopenhauer. Hayatın bir dengesi vardır ve bu dengeyi insanın özü sağlar. İyiliği bir istisna olarak alırsanız, diye ekliyor, hayatın bir dengesi olduğunu ve bu hayatı dengede tutanın da herkesin içindeki kötülük olduğunu anlarsınız.

“Gerçekte vahşi ve korkunç bir hayvandan başka bir şey değildir insan. Biz, onu evcilleştirilmiş ve dizginlenmiş haliyle tanıyoruz ki uygarlık dediğimiz şey de budur. Bu yüzden de arada bir gerçek tabiatı ortaya çıkarsa dehşete kapılıyoruz.” [1]

Bizler diyor Schopenhauer, “kelimenin tam anlamıyla kötülükçü hayvanlarız.” (l’animal méchant par excellence) “Çünkü insan, sadece zarar vermiş olmaktan başka bir amaç gütmeksizin başkalarına acı veren tek hayvandır… Hiçbir hayvan, bir diğerine sadece işkence etmiş olmak amacıyla işkence etmez ama insan yapar bunu. Ve işte onun karakterindeki safi hayvani olandan çok daha kötü olan şeytani özelliği de bu oluşturur.” [2]

Schaudenfreude, yani başkalarının başına gelen talihsizliklerden duyulan haince zevk, [3] insan tabiatındaki en kötü özellik olma niteliğini korur. Zalimlikle benzerliği hayli fazla olan bir histir bu ve doğruyu söylemek gerekirse ondan ayrılışı sadece teorinin pratikten ayrılışı gibidir.” [4]

Uygarlık dediğimiz, Schopenhauer’a göre, bu içsel kötülüğümüzü gizleyecek maskelerin icadından başka bir şey değildir aslında. Her bir bireyin içinde tek tek bulunan kötülükler, uygar maskelerin ardına saklanır ve maskeyi takan o gözlere ‘barış’ gibi, ‘mutluluk’ gibi, ‘yardımlaşma’ gibi, ‘merhamet’ gibi gözükür. Herkesin istediği bunlarmış gibi, ahlak bile bu maskeli kavramların üstüne kurulmuştur. Sözde toplumdan istenen, özlenen şeylerdir bunlar. Ama gelin görün ki, aynı toplumdur bunları birer istisnaya dönüştüren.

“Zira bizim medeni dünyamız, şövalyelerle, askerlerle, eğitimli insanlarla, avukatlarla, rahiplerle, filozoflarla ve daha bilmediğim başkalarıyla karşılaştığınız büyük bir maskeli balodan başka nedir ki? Fakat göründükleri kişiler değildir bunlar [pek çok insan bir başkasını gerçekte olduğu gibi görebilseydi eğer dehşete kapılırdı]; sadece birer maske ve kural olarak onun arkasında daima servet avcılarıyla karşılaşırsınız. Örneğin birisi maksatlı olarak barodan elde ettiği ve sadece bir başkasını daha sağlam ve kesin bir biçimde hezimete uğratabileceği hukuk maskesini geçirir yüzüne; bir başkası aynı niyetle yurtseverlik ve kamu yararı maskesini seçer; bir üçüncüsü ise din veya öğretide arılık ilkesini benimser; birçokları ise her türlü amaç için zaten felsefe hatta insanseverlik maskelerini ve benim bilmediğim daha başkalarını geçirmiştir yüzüne.” [5]

Tüm bu büyük ve boş kavramlar aynıdır Schopenhauer’a göre: hukuk, yurtseverlik, din, insanseverlik… Hadi biz de ekleyelim birkaç tane daha: demokrasi, oy, çözüm, vatan, şehit, cennet, kahramanlık, baba, anne, yetim, feda, evlat…

“Bırakalım da gençler, bu maskeli baloda elmaların balmumundan, çiçeklerin ipekten, balıkların mukavvadan yapıldığını ve her şeyin ama her şeyin birer oyuncak ve ufak zırvalıktan ibaret olduğunu öğrensinler.” [6]

Bırakmadılar, Sayın Schopenhauer. Siz öldüğünüzden beri yüz elli beş yıl geçti ama kimse gençlerin zırvalıkları öğrenmesine izin vermedi. Sizin zamanınızın gençleri nasıl boşlukları gerçek sandıysa, bugünküler de öyle yapmaya devam ediyor. Bu geçen yıllarda aynı boş zırvalar için iki tane dünya savaşı bile yapıldı. Üstünden nükleer silahlar, soğutulmuş savaşlar, sabun yapılan insanlar, petrol kokan özgürlükler, içinden sermaye akan liberteler, mide bulandıran ideolojiler, doğal sanılan icatlar geçti. Devletler isim aldı. Sınırlar her gün yeniden çizildi. Cennet kokusu diye yutturulan ağız kokuları sardı etrafı. Gençler sadece izlediler. İzlettirildiler.

Tüm bu karmaşada Şivan Perwer ile Ozan Arif’i birbirinden çok farklı gördüler.

Maskeler düşer gibi yapınca, uyanmak istediler.

Şimdi uyku ilaçları girdi devreye… Uyanmanın ihtimalini bile yok ettiler.

[1] Arthur Schopenhauer, İnsan Doğası Üzerine, (çev.) E. Yıldırım, 1836/2014, İstanbul: Oda, s. 18.

[2] A.g.e., s. 21.

[3] Aslında “Schaudenfreude” kavramındakine benzer bir içeriği, Schopenhauer’dan neredeyse yüz yıl önce, muhafazakar düşüncenin peygamberlerinden Edmund Burke’te bulabiliyoruz. Burke, 1757 yılında kaleme aldığı bir yazıda, “başkalarının gerçek talihsizliklerinden ve acılarından bir miktar, hem de az sayılmayacak bir miktar, zevk aldığımıza inanıyorum,” diyor ve ekliyordu, “zira görünürdeki duygulanım ne olursa olsun, eğer bizi bu tür nesnelerden sakınmaya itmiyor ve tam tersine bizi onlara doğru çekiyor ve onlar üzerinde durmamıza neden oluyorsa, bu durumda bu tür nesneleri [veya olayları] seyre dalmanın bize şu ya da bu türden bir keyif verdiğine inanırım.” Mutlak haz (pleasure) kavramı ile acının ve tehlikenin bizden uzakta olduğunu bilmenin bize verdiği keyif (delight) kavramı arasında önemli bir fark göre Burke, “dehşet, ensemizde hissetmediğimiz müddetçe her zaman için keyif veren bir tutkudur,” derken Schopenhauer’ın kavramsal öncüllüğünü yapma gibi bir niyete sahip değildi elbette… Edmund Burke, Yüce ve Güzel Kavramlarımızın Kaynağı Hakkında Felsefi Bir Soruşturma, (çev.) M. B. Gümüşbaş, 1757/2008, Ankara: BilgeSu, ss. 48-49.

Schopenhauer’e “hocam” diyen ama birçok konuda kendisiyle ters düşen Friedrich Nietzsche de ‘insanın zulmetme aşkı’ konusunda hocasına katılıyor gibi görünüyor: “Başkalarının acı çekişini görmek, mutlu kılar insanı, başkalarına acı vermek daha da mutlu.” Friedrich Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üstüne: Bir Kavga Yazısı, (çev.) A. İnam, 1887/2015, İstanbul: Say, s. 82.

[4] Schopenhauer, İnsan Doğası Üzerine, s. 23.

[5] A.g.e., 17.

[6] A.g.e., 18.

Comments Off on ozan arif, şivan perwer’in yerini alınca…

Filed under Güncel, Teori

Comments are closed.