kurbanda kierkegaard

Kan toprağa karıştığında tuhaf bir kokusu oluyor.

Küçükken bakmamak için kafamı çevirdiğim sahneler var aklımda. İnsanın görmediği bir sahne nasıl aklına gelebilir ki? Geliyor işte. Neden diye sorguladığımı anımsıyorum. Neden hayvanlar kesiliyor? Anneannemin annesi cevap veriyor: “Allah günahlarımızı böyle affediyor.” Bir yerde Allah. Bir yerde ben. Bir yerde havyanlar. Bağlantı kuramıyorum. İşe bir de İbrahim Peygamber falan dahil oluyor, konudan iyice sapıyorum. Çok da fazla kafaya takmadan, biraz sonra tencereden yükselip topraktan gelen kan kokusunu bastıracak yemek kokularına kaptırıyorum kendimi. Afiyetle yiyorum kurban etini.

Biraz kekik, biraz karabiber, bolca tuz.

Søren Kierkegaard işe benden ‘biraz daha’ derin yaklaşıyor.  Kendi çocuğunu öldürecek bir insanın yolculuğunu tahayyül etmeye çalışıyor. Yol boyunca İbrahim’in oğluna hiçbir söz söyle(ye)memesini, hikayenin uzaktan izlendiğinde bile anlaşılamaz ve absürd olduğu fikri ile destekliyor. Korku ve Titreme [1] isimli kitabı boyunca İbrahim’in Tanrısına boyun eğişini, imkansız bir yolculuğa çıkışını ve ölümü (katli) bile bile o yolculuğa devam edişini, sıradan bir insanın hayatı paralelinde açıklamaya kalkışıyor. “Absürd” diyor varoluşumuza Kierkegaard. Absürd çünkü her insan – hayatının bir aşamasında – bir gün sona ereceğini bildiği bir yolculuğa çıkmış vaziyette buluyor kendini. İbrahim’den farklı olarak, o yolculuğa “neden çıktığını” da bilmiyor üstelik. Sadece yolun biteceğini biliyor. Bir gün bitecek bir yolculuğa göre ne çok kuralın, ne çok şartın, ne çok yapılması/yapılmaması gereken şeyin olduğu üzerine insanların pek azı Kierkegaard kadar kafa patlatıyor. O, tüm bunlara bireylerin tek başlarına icat etmedikleri, aksine adeta içine düştükleri ‘evrensel etik’ kuralları adını veriyor: Çalmayacaksın, öldürmeyeceksin, acı çekmeyecek/çektirmeyeceksin, vb…

Bu absürd hikayenin sonunda her insan aslında “kurban”ını arıyor. İbrahim, Tanrısının sevgili bir kulu olarak sınanıp ödüllendiriliyor. Kurbanı kesmek, acıdan kurtulmak anlamına gelmesinin ötesinde, kurban aslında bizzat insanın varoluşunu onaylıyor. Tabi herkes İbrahim kadar şanslı olmuyor. Aslında çoğu insan bu hikayenin kötü bir kopyasına bile sahip olmuyor. Oscar Wilde’ın söylediği gibi, “insanların çoğu yaşamıyor, sadece var oluyor.” [2]

Kierkegaard, başta kendi var oluşunun, sonra da tüm insanlığın var oluşunun temelinde İbrahim’in susuşunu da açıklayan “iman”ın olduğunu öne sürüyor. İnançtan, cezadan, korkudan farklı bir kavram iman. Kierkegaard’ın sözlüğünde tam karşısında Tanrı yatsa da, her iman illa ki bir Tanrı ile sınava çekilmiyor. Üstelik Kierkegaard’ın imanında bile “kurbanı kestik, çünkü Allah bizden bunu istedi” açıklaması bir iman türü sayılmıyor. Sorgulanmadan, bireyin kendini işin içine katmadan yaptığı hiçbir eylem Kierkegaardçı bir imana örnek sayılmıyor. Kurbanı neden kestiklerini düşünmelerini istiyor Kierkegaard insanlardan. Neden oruç tuttuklarını, neden Kabe’ye gidip ‘şeytan taşladıklarını,’ neden orada üst üste kalıp nefes alamadan can veren yüzlerce insanın ölümlerinin sadece “kaderle” veya “fıtratla” açıklanamayacağını düşünmelerini istiyor. Çünkü var-olmak, varoluşla aynı anlama gelmiyor. Bugün çoğu insan, ucunda bir Tanrı fikri olsun ya da olmasın, varoluş amacına (telos‘a) işaret eden bir imanın içinde yer almıyor. Korku ile, ceza ile, olasılık hesapları ile, süperegoyla başa çıkma amacı ile, “ya varsa?” safsatası ile ritüellerin içinde huzur bulmaya çalışıyor. Aşağıdaki dili ağır, okuması zor ve belki haddinden fazla uzun [3] alıntı, evrensel etik, bireysel (tikel) amaç, iman ve kurban kavramları özelinde, hayatın absürdlüğüne Kierkegaardçı bakışı açıklıyor. Bir kurbanda, kurban etinin yanında iyi gideceğini düşündüm…

“Etik olan aslında evrensel olandır, evrensel olan da herkes için geçerlidir, ya da başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, her an geçerlidir. İçkin olarak kendine dayanır, kendisi dışında telos’u [amacı, hedefi] olan hiçbir şey yoktur, dışarıdaki her şeyin telos’u kendisidir, etik olanla birleşince de artık daha öteye gidemez… İman tam da bu paradokstur, tikel olarak bireyin evrenselden daha yüce olması, evrenselle mukayese edildiğinde haklı çıkması, ast değil üst olması – fakat öyle bir şekilde ki, dikkat ediniz, tikel olarak evrenselin altına girdikten sonra, evrensel aracılığıyla tikel olarak evrenselden daha üstün durumdaki bireye dönüşen, tikel bireydir; çünkü tikel konumdaki birey mutlak ile mutlak bir ilişki içindedir. Bu konuma aracı giremez, çünkü bütün aracılıklar evrensel sayesinde meydana gelir; bu bir paradokstur ve bütün ebediyet boyunca paradoks olarak kalacak, düşünceye erişemeyecektir…

İbrahim imanı temsil eder ve iman gerçek ifadesini onda bulur, ki onun hayatı düşünülebilecek en paradoksal hayat değil, hiç düşünülemeyecek kadar paradoksal hayattır. İbrahim absürdün sayesinde hareket eder, tikel olarak evrenselden yüce olması tamamen absürddür. Bu paradoksa aracılık edilemez; bunu yapmaya kalkışır kalkışmaz bir ayartma sınavında olduğunu kabul etmek zorunda kalır, o durumda asla İshak’ı kurban etme noktasına gelmez, ya da İshak’ı kurban etmişse, pişmanlık duyarak evrensele dönmelidir. Absürd sayesinde İshak’a tekrar kavuşur. Bu sebeple İbrahim hiçbir anda trajik bir kahraman değildir, bambaşka bir şeydir, ya bir katildir ya da bir mümin. Trajedi kahramanını kurtaran orta terime İbrahim sahip değildir…  Trajedi kahramanı yine de etiğin içerisinde kalır. Etiğin ifadelerinden birinin kendi telos’unu etiğin daha yüce bir ifadesinde bulmasına izin verir; babayla oğul, ya da babayla kız arasındaki etik ilişkiyi, diyalektiğini ahlaklılık fikriyle olan ilişkisinde bulunduran bir duyguya indirger. Burada etiğin kendisinin teleolojik bir askıya alınışı söz konusu değildir.

İbrahim’in durumu farklıydı. Edimiyle etiği tümden çiğneyip onun dışında daha yüce bir telos’a sahip oldu ve onunla olan ilişkisinde etiği askıya aldı. İbrahim’in ediminin evrenselle ilişkisi haline nasıl getirileceğini çok bilmek isterdim, yani İbrahim’in yaptığıyla evrensel arasında (onun çiğnenmesi hariç) herhangi bir bağ bulmanın mümkün olup olmadığını. Bunu bir halkı kurtarmak uğruna yapmadı, devlet fikrini sürdürmek için de değil, kızgın tanrıları yatıştırmak için de değil. Eğer bir tanrının kızgınlığı söz konusu olsaydı, o sadece İbrahim’e kızgın olacaktı, İbrahim’in eylemi ise bir bütün olarak evrenselle hiç ilintili değil, tamamen kişisel bir sorumluluk üstleniş şekli. Bu yüzden, trajedi kahramanı ahlaki erdeminden dolayı büyükken, İbrahim tamamen kişisel erdeminden dolayı büyüktür. İbrahim’in hayatında etiğin bundan daha yüce bir ifadesi yok: Baba oğlunu sevecek. Bu örnekte ahlaklılık anlamında etik söz konusu değildir. Evrensel mevcut olduğu sürece, gerçekten de İshak’ta örtülü olarak vardı, adeta İshak’ın böğründe gizliydi, o yüzden de İshak’ın ağzıyla bağırmalıydı, ‘Yapma! Her şeyi boşa çıkaracaksın.’

Peki İbrahim bunu neden yaptı o zaman? Tanrı için ve (bununla tam özdeş olan) kendi için. Bunu Tanrı için yaptı, çünkü Tanrı imanını böyle ispatlamasını istedi; bunu kendi için yaptı, ispatı sağlamak için. Bu iki görüşün birliği bu durumu nitelemek için daima kullanılagelen kelimeyle mükemmel bir şekilde ifade edilir: Bu bir sınamadır, bir ayartma [Fristelse]. Ayartma – fakat anlamı ne? Normalde bir insanı ayartan şey onu görevini yapmaktan alıkoyar, fakat bu örnekte onu Tanrının isteğini yapmaktan alıkoyacak olan ayartmanın kendisi etiktir. O halde görev denilen şey nedir? Görev tam olarak Tanrı iradesinin ifadesidir.

İbrahim’i anlamak için burada yeni bir kategorinin gerekliliği açıkça ortaya çıkıyor. İlahlarla olan böyle bir ilişkiyi putperestler bilmezdi. Trajedi kahramanı ilahlarla özel bir ilişkiye girmez, ama onun için etik olan ilahidir, böylece onun durumundaki iman edilen paradoks, evrenselin içinde aracılık bulabilir.

İbrahim’e aracılık yapılamaz, aynı şey onun konuşamayacağı söylenerek de ifade edilebilir. Konuşur konuşmaz evrenseli ifade ederim, eğer öyle yapmazsam, kimse beni anlayamaz. Bu yüzden, eğer İbrahim kendisini evrensel deyimlerle ifade edecek olursa, durumunun bir ayartma sınavı olduğunu söylemesi gerekir; çünkü o, çiğnediği evrenselin üzerinde duran o evrensel için daha yüce bir ifadeye sahip değildir…

Fakat şimdi, etik bu şekilde teleolojik olarak askıya alınınca, üzerinde etiğin askıya alındığı birey nasıl var olur? Evrensele karşıt tikel olarak var olur. O halde günah mı işlemiş olur? Çünkü bu, ideal olarak bakıldığındaki günah biçimidir. Tıpkı, kendi varlığının henüz bilincinde olmadığı için günah işlemeyen çocuk gibi, fakat ideal olarak bakıldığında varlığının günah olmadığı ve etiğin her geçen an ondan talepte bulunmadığı anlamı çıkmaz. Bu biçimin [yetişkinde] günah sayılmayacak şekilde tekrarlanabileceği inkar edilirse, o zaman İbrahim’in mahkumiyet hükmü verilir. Peki o zaman İbrahim nasıl var oldu? İnanıyordu. Onu tam sınırda tutan bu paradokstur, onu kimseye izha edemez, çünkü buradaki paradoks onun kendisini birey olarak mutlak ile mutlak bir ilişkiye koymasıdır. Bunu yapmakta haklı mıdır? Onun haklılığı bir kere daha paradokstur; çünkü eğer haklı çıkarsa hiçbir şekilde evrensel olan bir şey sayesinde değil, tekil birey olma sayesindedir.

O zaman birey kendisinin haklı çıktığından nasıl emin olabilir? Bütün varoluşu devlet fikrine ya da toplum fikrine indirgemek çok basit. Eğer bunu yaparsa o zaman aracılık etmek de basit olur, çünkü o durumda bireyin birey olarak evrenselden üstün olduğu paradoksuyla hiç karşılaşmaz.

Fakat şimdi İbrahim’e dönüyorum. Sonuçtan önce, İbrahim ya her dakika bir katildi, ya da bütün aracılıklardan daha yüce bir paradoksla karşı karşıyayız.

İbrahim’in hikayesi bu yüzden etiğin teleolojik askıya alınışını içerir. Birey olarak evrenselden daha üstün olmuştur. Aracılığa izin vermeyen paradoks budur. Bunun içine nasıl girdiği ne kadar açıklanamazsa, içinde nasıl kaldığı da aynı derecede açıklanamaz. Eğer İbrahim’in durumu bu değilse, o zaman trajedi kahramanı bile değil, bir katildir. Onu imanın babası diye anmaya devam etmek, kelimelerden başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen insanlara bundan söz etmek düşüncesizliktir. Bir insan kendi gücüyle trajedi kahramanı olabilir – ama bir iman şövalyesi olamaz. Bir insan trajedi kahramanının çetrefil yoluna girince, yol göstereni çok olacaktır; imanın dar yollarını takip eden bir kişiye hiç kimse yol gösteremez, hiç kimse onu anlayamaz. İman bir mucizedir, fakat bundan hiç kimse dışlanmamıştır; çünkü bütün insan hayatının aynılaştığı yer tutkudur ve iman da bir tutkudur.” [4]

 

[1] Søren Kierkegaard, Korku ve Titreme, N. E. Düzen (çev.), İstanbul: Pharmakon, 1843/2014.

[2] “To live is the rarest thing in the world. Most people exists, that is all.” Oscar Wilde, “The Soul of Man Under Socialism,” Collected Works of Oscar Wilde içinde, Hertfordshire: Wordsworth Editions, 1891/1997, s. 1046 (1041-66).

[3] Eğer alıntının yapıldığı kitabın Türkçe yayın haklarına sahip olan Ayrıntı Yayınları, alıntının uzunluğunda etik ya da hukuki bir ihlal olduğunu düşünüyorsa, hongur@etu.edu.tr adresinden bana ulaşabilir. Metni memnuniyetle kaldırabilirim/kısaltabilirim.

[4] Søren Kierkegaard, Kahkaha Benden Yana, (der.) R. Poole ve H. Stangerup, (çev.) N. Çatlı, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1983/2013, ss. 179-84.

Comments Off on kurbanda kierkegaard

Filed under Teori

ozan arif, şivan perwer’in yerini alınca…

Üstüne haki yeşilden kalın bir bez çekilmiş pazar yerleri geliyor aklıma.

Tezgahlarda satılanların ne olduğunu anlamak için dikkat etmeniz gerekir ya hani. Şekiller ve kokular yardımcınız olur en başta, gözünüz alışana kadar pazarın karanlığına, kalabalığına, karmaşasına. Sadece güneşten korunmaya değil, aynı zamanda birbirinden kopuk tezgahları birleştirip bir ‘yer’ haline getirmeye de yarar o bez parçası. Onun altında olup bitenleri ‘bir’ yapar; kuralları, kuralsızlıkları, alanları ve verenleri ile birlikte, yaşayan, nefes alan bir şeye dönüştürür.

Bazen rüzgar eser… Bir iner bir kalkar. Aradan her şeyi bir anlığına da olsa gözle görülür yapan güneş sızar. Tam o anda bir tezgahtaysa gözünüz ve elinizle seçmeye çalıştığınız şeye vurduysa güneş, şanslısınızdır. Aval aval geziniyorken yakalanırsanız, canınıza okur. Aklınız artık, elinizdeki kilolarca sebze-meyve torbalarıyla akan terinizi nasıl sileceğinizden başka bir şeye çalışmaz ama cevap da bir türlü bulunmaz. Güneşin açığa çıkarttığı renklerin yeniden karanlığa gömülmesiyle, gözünüzün yeniden tezgahtakilere alışmaya çalışması da eşzamanlı gerçekleşir. Sanki tüm hikaye en baştan başlamış gibi…

Sıcak, terli, karanlık…

Ne oldu bilmiyorum. Bilen birileri var mı, onu da bilmiyorum. Sebebi neydi de yeniden günlük cehennemini kan kırmızısına çevirdi ülke, inanın ki bir fikrim bile yok. Her gün ölü saymaya neden başlandı yeniden? Açılımlar, kapanımlar; ziyaretler, görüşmeler; aklı başında olan-olmayan adamlar…

Şivan Perwer’den Ozan Arif’e nasıl geçildi bir anda?

Neden bir denge yok hayatta?

Pazar yerinin hakisini güneş aydınlatmıştı, Türkiye’nin üzerindeki pis bez parçasını insanların kanları karartıyor. İçinde olup bitene anlam verebilmek için gereken güneş çoktan batmış, kan kokusu ve kan kırmızısı boyuyor tüm tezgahları. Ne var ne yok görebilmek için elimize aldığımız her şeyden kan damlıyor. Kan, görüşümüz oluyor. Kan, görebildiğimiz oluyor. Kan, görmek istediğimiz oluyor.

İşin içine kan girince, anlaşılan o ki, insan ‘özüne’ dönüyor.

Cennetten, şehitlikten, cesaretten, adaletten – nerede bir metafizik anlatı varsa hepsinden – konuşulur oluyor. Elle tutulmaya çalışılan acılar ve öfkeler nehri akıyor herkesin zihninde. Herkes onun kanlı ıslaklığından nasipleniyor.

Aslında hayatta bir denge var diyor Arthur Schopenhauer. Hayatın bir dengesi vardır ve bu dengeyi insanın özü sağlar. İyiliği bir istisna olarak alırsanız, diye ekliyor, hayatın bir dengesi olduğunu ve bu hayatı dengede tutanın da herkesin içindeki kötülük olduğunu anlarsınız.

“Gerçekte vahşi ve korkunç bir hayvandan başka bir şey değildir insan. Biz, onu evcilleştirilmiş ve dizginlenmiş haliyle tanıyoruz ki uygarlık dediğimiz şey de budur. Bu yüzden de arada bir gerçek tabiatı ortaya çıkarsa dehşete kapılıyoruz.” [1]

Bizler diyor Schopenhauer, “kelimenin tam anlamıyla kötülükçü hayvanlarız.” (l’animal méchant par excellence) “Çünkü insan, sadece zarar vermiş olmaktan başka bir amaç gütmeksizin başkalarına acı veren tek hayvandır… Hiçbir hayvan, bir diğerine sadece işkence etmiş olmak amacıyla işkence etmez ama insan yapar bunu. Ve işte onun karakterindeki safi hayvani olandan çok daha kötü olan şeytani özelliği de bu oluşturur.” [2]

Schaudenfreude, yani başkalarının başına gelen talihsizliklerden duyulan haince zevk, [3] insan tabiatındaki en kötü özellik olma niteliğini korur. Zalimlikle benzerliği hayli fazla olan bir histir bu ve doğruyu söylemek gerekirse ondan ayrılışı sadece teorinin pratikten ayrılışı gibidir.” [4]

Uygarlık dediğimiz, Schopenhauer’a göre, bu içsel kötülüğümüzü gizleyecek maskelerin icadından başka bir şey değildir aslında. Her bir bireyin içinde tek tek bulunan kötülükler, uygar maskelerin ardına saklanır ve maskeyi takan o gözlere ‘barış’ gibi, ‘mutluluk’ gibi, ‘yardımlaşma’ gibi, ‘merhamet’ gibi gözükür. Herkesin istediği bunlarmış gibi, ahlak bile bu maskeli kavramların üstüne kurulmuştur. Sözde toplumdan istenen, özlenen şeylerdir bunlar. Ama gelin görün ki, aynı toplumdur bunları birer istisnaya dönüştüren.

“Zira bizim medeni dünyamız, şövalyelerle, askerlerle, eğitimli insanlarla, avukatlarla, rahiplerle, filozoflarla ve daha bilmediğim başkalarıyla karşılaştığınız büyük bir maskeli balodan başka nedir ki? Fakat göründükleri kişiler değildir bunlar [pek çok insan bir başkasını gerçekte olduğu gibi görebilseydi eğer dehşete kapılırdı]; sadece birer maske ve kural olarak onun arkasında daima servet avcılarıyla karşılaşırsınız. Örneğin birisi maksatlı olarak barodan elde ettiği ve sadece bir başkasını daha sağlam ve kesin bir biçimde hezimete uğratabileceği hukuk maskesini geçirir yüzüne; bir başkası aynı niyetle yurtseverlik ve kamu yararı maskesini seçer; bir üçüncüsü ise din veya öğretide arılık ilkesini benimser; birçokları ise her türlü amaç için zaten felsefe hatta insanseverlik maskelerini ve benim bilmediğim daha başkalarını geçirmiştir yüzüne.” [5]

Tüm bu büyük ve boş kavramlar aynıdır Schopenhauer’a göre: hukuk, yurtseverlik, din, insanseverlik… Hadi biz de ekleyelim birkaç tane daha: demokrasi, oy, çözüm, vatan, şehit, cennet, kahramanlık, baba, anne, yetim, feda, evlat…

“Bırakalım da gençler, bu maskeli baloda elmaların balmumundan, çiçeklerin ipekten, balıkların mukavvadan yapıldığını ve her şeyin ama her şeyin birer oyuncak ve ufak zırvalıktan ibaret olduğunu öğrensinler.” [6]

Bırakmadılar, Sayın Schopenhauer. Siz öldüğünüzden beri yüz elli beş yıl geçti ama kimse gençlerin zırvalıkları öğrenmesine izin vermedi. Sizin zamanınızın gençleri nasıl boşlukları gerçek sandıysa, bugünküler de öyle yapmaya devam ediyor. Bu geçen yıllarda aynı boş zırvalar için iki tane dünya savaşı bile yapıldı. Üstünden nükleer silahlar, soğutulmuş savaşlar, sabun yapılan insanlar, petrol kokan özgürlükler, içinden sermaye akan liberteler, mide bulandıran ideolojiler, doğal sanılan icatlar geçti. Devletler isim aldı. Sınırlar her gün yeniden çizildi. Cennet kokusu diye yutturulan ağız kokuları sardı etrafı. Gençler sadece izlediler. İzlettirildiler.

Tüm bu karmaşada Şivan Perwer ile Ozan Arif’i birbirinden çok farklı gördüler.

Maskeler düşer gibi yapınca, uyanmak istediler.

Şimdi uyku ilaçları girdi devreye… Uyanmanın ihtimalini bile yok ettiler.

[1] Arthur Schopenhauer, İnsan Doğası Üzerine, (çev.) E. Yıldırım, 1836/2014, İstanbul: Oda, s. 18.

[2] A.g.e., s. 21.

[3] Aslında “Schaudenfreude” kavramındakine benzer bir içeriği, Schopenhauer’dan neredeyse yüz yıl önce, muhafazakar düşüncenin peygamberlerinden Edmund Burke’te bulabiliyoruz. Burke, 1757 yılında kaleme aldığı bir yazıda, “başkalarının gerçek talihsizliklerinden ve acılarından bir miktar, hem de az sayılmayacak bir miktar, zevk aldığımıza inanıyorum,” diyor ve ekliyordu, “zira görünürdeki duygulanım ne olursa olsun, eğer bizi bu tür nesnelerden sakınmaya itmiyor ve tam tersine bizi onlara doğru çekiyor ve onlar üzerinde durmamıza neden oluyorsa, bu durumda bu tür nesneleri [veya olayları] seyre dalmanın bize şu ya da bu türden bir keyif verdiğine inanırım.” Mutlak haz (pleasure) kavramı ile acının ve tehlikenin bizden uzakta olduğunu bilmenin bize verdiği keyif (delight) kavramı arasında önemli bir fark göre Burke, “dehşet, ensemizde hissetmediğimiz müddetçe her zaman için keyif veren bir tutkudur,” derken Schopenhauer’ın kavramsal öncüllüğünü yapma gibi bir niyete sahip değildi elbette… Edmund Burke, Yüce ve Güzel Kavramlarımızın Kaynağı Hakkında Felsefi Bir Soruşturma, (çev.) M. B. Gümüşbaş, 1757/2008, Ankara: BilgeSu, ss. 48-49.

Schopenhauer’e “hocam” diyen ama birçok konuda kendisiyle ters düşen Friedrich Nietzsche de ‘insanın zulmetme aşkı’ konusunda hocasına katılıyor gibi görünüyor: “Başkalarının acı çekişini görmek, mutlu kılar insanı, başkalarına acı vermek daha da mutlu.” Friedrich Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üstüne: Bir Kavga Yazısı, (çev.) A. İnam, 1887/2015, İstanbul: Say, s. 82.

[4] Schopenhauer, İnsan Doğası Üzerine, s. 23.

[5] A.g.e., 17.

[6] A.g.e., 18.

Comments Off on ozan arif, şivan perwer’in yerini alınca…

Filed under Güncel, Teori

su(ru)ç

Hala sayısı bilinmiyor ölülerin.

“İstatistik devlet bilimidir” der, Michel Foucault: adı üstünde, state-istics. [1] Sayamadığından değil, kimleri sayıp kimleri saymayacağına henüz karar verememiş olduğundan yayınlamaz ölü sayılarını devlet. [2]

1999 depreminde kaç kişinin öldüğünü bileniniz var mı?

2011’de Van’da?

2013’te Reyhanlı’da?

Dün Suruç’ta?…

Etienne Balibar, Cumhuriyet‘te yayımlanan söyleşisinde söylüyor: “Biliyoruz ki bugün, devlet çatışmalar karşısında tarafsız değil. Genelde bazı grupların çıkarlarını diğerlerine tercih ediyor… Diğer yandan, devletin gücü kullanma tekeli, yasal bir denetime de tabi kılınmıyor ve devlette bu gücün kullanımında aşırıya kaçma eğilimi görülüyor.” [3]

İşte aynen böyle oluyor. Devlet yine birilerinin tarafını tutuyor. Üstelik bunu – Thomas Hobbes’un öngörüsünün bile ötesine geçerek – kendi sınırları içinde değil, başka sınırlara bilfiil müdahale ederek yapıyor. Gücünü farklı topraklarda test ediyor. Bunu önce “gizlilik,” sonra “devletin kutsallığı” kılıflarına sarıyor. Kendisini ve eylemini, seçtiği tarafı sorgulatmıyor; yalnızca ve yalnızca onaylatmak istiyor. Güç/şiddet, sadece birilerinin üzerine bomba atarak gerçekleşmiyor. Atılan bombayı göstermemek de aslında devlet şiddetini gösteriyor.

Ama sınırlar da en az devletin kendisi kadar geçirgen olduğundan, başka topraklarda yaydığı şiddet bir bumerang gibi dönüp dolaşıp kendisini vuruyor. Devlet on şiddet kullanıyorsa, ona yönelik şiddet belki bir’de kalıyor ama ateş yine düştüğü yeri yakıyor.

Üstelik ‘bir’ var, ‘bir’ var…

Bazen ‘bir’ bir’den bile az kalırken, bazen bir’den çok oluyor.

IŞİD’in dünkü eylemi, milletin nezdinde ‘bir’in içini dolduramayacak bir grubu hedef aldı. Kimler katledildi dün? Bir avuç çocuk. Çocuk derken, yaşını başını almış anarşistlerdi bunlar. Komünistlerdi. ‘Kürtlere’ yardım ediyorlardı. ‘Kürtler’di veya ‘kanı-bozuk Türkler’di onlar. Kobani de neyin nesiydi? Ne işleri vardı, “Türkiye’de yer ve insan bitmişti de, geriye bir tek Kobani mi kalmıştı?” [4] ‘Adam’ olsalardı, Uygur Türklerine yapılan Çin zulmünü protesto etmek için ülkedeki çekik gözlüleri dövenler gibi, Türkiye’deki IŞİD’çilere girerlerdi tekme tokat, olur biterdi. Ne olurdu canım birkaç sakallı çocuğu yanlışlıkla pataklasalar? Ha IŞİD’çiydi ha sakallı… Ha Çinli ha Koreli ha Uygur Türkü olduğu gibi… Oysa onlar, düşmanla işbirliği yaptılar. Yaptıklarının cezası bu olmamalıydı belki ama olmuştu işte bir kere.

İşin özü, dün katledilen çocuklardan daha ‘doğru’ bir hedef bulamazdı IŞİD. Bu ülkenin yarısından fazlası, hiçbir şey yapmasalar da sevmezdi zaten o çocukları. Birkaç entel dantelle fotoğraf çektirirlerdi ancak. Belki de ‘su testisi su yolunda kırılmıştı’.

Oysa öyle mi olurdu IŞİD’in katlettikleri Nişantaşı ahalisi olsa? Asker-imiz olsa? Polis-imiz olsa? Antalya’da güneşlenen turistler-imiz olsa? Maazallah turist gelmezdi bir daha ülkeye de ekonomi yerle bir olurdu… Borsa çöker, dolar fırlardı Allah göstermesin. Yunanistan’a dönerdik valla! Hele bir de bakan makan, milletvekiline düzenlense saldırı? Ya o milletvekillerden biri kazara HDP’li olmasa? Büyük şehirlerden birinde patlatılıverse o bomba? Belediye başkanları sakat bırakılsa? Güzide sanatçılarımızdan birine çekilse silah? Yaşadıklarını önce televizyonlara sonra kitap sayfalarına dökse o ağlayan bir çift göz? Bir de kutsalından alıntılar yapsa… Birileri kesik kesik, kameraya kaçak bakışlarla anlatsa hikayesini fonda ney sesi, gürleyen bir şelale, okunan bir dua…

IŞİD sanıldığından çok daha ‘akıllı’ galiba… Hedefini doğru tutturacak, ne idüğü belirsiz bir gençlik örgütünün, dandik bir basın (!) açıklamasını dakikası dakikasına haber alıp, oraya canlı bomba gönderecek kadar oturmuş bir istihbaratı; titizlikle yürütülen bir siyasi stratejisi; taaa ecnebi ellerden insanları kendisine katılmaya teşvik eden, bir sürü zor aygıtının arasına konuşlandırılmış birbirinden başarılı rıza aygıtları var IŞİD’in… Ne kadar da çok ‘modern devlet’e benziyor değil mi böyle anlatınca? Toprağı olmayan, ülküsünü dinden alan, uyruksuz vatandaşlarını teste tabi tutup kabullenen modern bir devlet IŞİD! Ve aynen Balibar’ın söylediği gibi ne tarafsız ne de şiddetinin sınırları var…

Devletin tarafsızlığını savunanlar, devlete ait olanı ‘sivil bir din’ gibi kabullenenler; IŞİD’in tarafsız olmayan bilhassa ‘gerçek bir din’ üzerinden meşruiyetini kazanan söylemine karşı koymanın tek yolunun aradan ‘devlet’i çıkartmak olduğunu geç de olsa anlayacaklar elbet. Ne zaman olacak, nasıl olacak, şimdilik belirsiz. Belli olansa bu işin kansız olmayacağı. Kanlı, cansız, ölü bedenler göreceğiz. Dün katledilen çocukların üzerinden masallar dinleyeceğiz. ‘Kalbimizde yaşayacak’larını haykıracağız. Bir iki kapsül, üç beş biber gazı sonrası sıcak yataklarımıza döneceğiz. Kendi çocuğumuzun başına gelmesin diye dualar edecek, yurtdışı eğitim toplantıları düzenleyeceğiz. Bir sonraki patlamaya kadar ‘güldür güldür’ eğleneceğiz.

Suruç’takileri sayamadan yeni ölüler izleyeceğiz.

Birinin kanı soğumadan yenisinin kanı ile boyanacak ekranlarımız.

Ama meraklanmayın, ‘itidali elden kaybetmeyeceğiz’…

 

[1] Michel Foucault, Essential Works: Power, 1954-84, (der.) J.D. Faubion, (çev.) R. Hurley vd., New York: The New Press, s. 212.

[2] Öyle ki, bazen sizin saymanızı da istemediği için, her türlü haberleşme aracına erişimi bile engelleyebilir: “Twitter Neden Kapatıldı?,” Hürriyet, 22 Temmuz 2015.

[3] “Şiddet Hastalığı Bizi Öldürecek,” Cumhuriyet, 21 Temmuz 2015.

[4] “Devlet Bahçeli’den Suruç Saldırısı Açıklaması,” Hürriyet, 20 Temmuz 2015.

Comments Off on su(ru)ç

Filed under Güncel, Siyaset

“ne oldu, ne olmuştu, ne olacak?” üzerine laflamalar

7 Haziran 2015 seçimlerinin üzerinden bugün itibariyle on yedi gün, iki farklı duygu yoğunluğu, bir Baykal müdahalesi, bir milletvekilliği mazbata alım töreni ve sayısız koalisyon haberi/söylentisi geçti. Bir önceki yazımda [1] öne çıkartmaya çalıştığım, “bu seçimin tek fark yaratabilecek göstergesi” olan HDP’nin parti olarak %10’luk seçim barajını geçip geçemeyeceği sorusu, en geniş aralıkta tahmin yapanları bile şaşırtacak biçimde %13 ile cevabına kavuştu. HDP, seçim söylemindeki kimlik-siyaseti dozajını azaltmasının ve Türkiye genelindeki ‘diktatörlük korkusunun’ yarattığı dördüncü bir partiye ihtiyaç olduğu söyleminin verdiği büyük atılımla, İzmir gibi bir büyükşehirde bile %10’luk seçmen desteğini sağlayıp esas ‘yaşam alanı’ olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden önceki seçimlerde AKP’ye giden milletvekili kontenjanlarını da toplayarak, AKP’nin tek başına iktidar olmasını sağlayacak sayısal çoğunluğa ulaşamamasına neden oldu.

Seçimin ‘reklamlar’ departmanındaki açık ara galibi CHP, kendi seçmen tabanındaki oy oranını sağlama almış olsa da özellikle CHP’ye oy veren ailelerin bir sonraki jenerasyonundan HDP’ye doğru yönelen sempatiye ve oy akışına engel olamayıp, 2011 seçimlerindeki performansını tekrarlamakla yetindi. HDP’nin dozajı hayli azaltılmış kimlik-siyasetini gerçekte tehdidi sabit kalan bir seçim hamlesi olarak algılayan ulusalcı-milliyetçi kesimin oyları ise seçimin milletvekili bazında olmasa da oy oranı bazındaki bir diğer galibi MHP’ye ve yoğunluğu artırılmış Türk-milliyetçiliği söylemine gitti. ‘Çözüm Süreci’ adı verilen dur-kalklı macera, öyle görülüyor ki CHP seçmeninin bir kısmına aktardığı olumlu havanın tam zıddını AKP’nin geleneksel merkez-sağ seçmeninde yarattı ve böylece MHP’ye giden oyların bir kısmının kaynağını eski AKP seçmeni oluşturdu. Gezi Olayı, 17-25 Aralık süreçleri, Başkanlık tartışmaları, “Paralel Yapı” söylemi altında gerçekleştirilen bürokratik değişiklikler, “İç Güvenlik Yasası,” Suriye İç Savaşı’na doğrudan katılım, IŞİD, Reyhanlı, Kobane gibi konularda izlenilen tutum vb. iç ve dış politika meseleleri ile birlikte AKP, yürütmenin başından ve ana akım medyadan aldığı olağanüstü propaganda desteğine rağmen, 2011 seçimlerinde toplamda aldığı 21,466,446 oyun – oy kullanan kişi sayısı 3,5 milyonun üzerinde artış göstermesine rağmen – 2015 yılında 18,347,747’ye düşmesine engel olamadı. [2] Bir başka deyişle, 2011’den bu yana geçen dört senenin muhasebesinde AKP’nin “kayıp hanesi,” “kazanç hanesi”ne göre çok daha baskın çıktı.

Şimdi gündemimiz, ortaya çıkan yeni meclis tablosundan nasıl bir politika-yürütücüsü (koalisyon) yükseleceği üzerine yoğunlaşmış vaziyette olsa da ben bu yazıda 2011-2015 arasında geçen bu dört senenin muhasebesini biraz derinleştirmek istiyorum. Gelecekle ilgili senaryoların bolca duygusal ve bolca çıkar-temelli [3] tahminleri yerine, geçmişin olası-geleceğe yöneltebileceği bir projeksiyon açıkçası çok daha fazla ilgimi çekiyor.

2011-2015 yılları arasında yukarıda da saydığım olayların odak noktasında, iktidardaki (en erken) sekizinci yılını dolduran AKP’nin olmasından daha doğal bir sonuç elbette beklenemezdi ve nitekim ele alınabilecek her bir olayın ya karar alıcısı ya da hedefi AKP ve AKP hareketiyle özdeşleştirilen kişi(ler) oldu. Çoğu gelişmiş demokratik sistemin reddettiği iki dönemden fazla iktidarda kalma ısrarının organik bir sonucu olarak, AKP hareketinin ‘tarihsel blok’u sürdürme hedefi ülke sınırlarının içinde ve dışında olan biten her şeyin bir “uzantısı/eki” (supplement) [4] olarak AKP’ye sorumluluk/aktörlük taşıdı. Ana algının bu şekilde gelişmesiyle ilgili hiçbir itirazım olmasa da burada hala AKP’nin “tikel varlığını” (particular entity) sorgulamanın faydalı olacağına inanıyorum. Aklıma ilk olarak, parti hareketinin kuruluş aşamasında ondan hiçbir desteğini esirgemeyen uluslararası finans çevreleri geliyor. AKP’nin “Orta Doğu’yu Demokratikleştirme” sürecindeki simgesel değerini Arap Baharı’ndan hemen sonra aniden kaybetmesi, ülke içinde gelişen “faiz lobisi” söylemleri ve ‘sıcak para’ akışının tamamen birkaç ülkeyle (Katar, Suudi Arabistan vb.) sınırlandırılması bir arada gözlemlendiğinde ortaya AKP’nin ‘tekliği’ni ilgilendiren çok sayıda soru işareti çıkıyor.

Benim bu konudan çok daha fazla ilgimi çeken mesele, bilhassa 2012 sonrasında medyatik bir hal alan ancak temelleri, bugün kendisi vazgeçmiş olsa da, AKP’nin “Kürt sorunu” söylemini dile getirdiği yıllara dayanan ‘Çözüm Süreci’nde AKP’nin kurucu ve yürütücü rolünü yalnız başına oynamış olduğu imasında yoğunlaşıyor. Oldukça tuhaf bir biçimde bu imayı sadece Türk milliyetçiliği kartını oynayan muhalefet değil, aynı anda Kürt tarafına ‘biz olmazsak süreç işlemez’ mesajını veren AKP de (kendi kendine) ortaya atıyor. 2015 seçim sonuçları gösteriyor ki, Çözüm Süreci hakkında oluşturulan bu söylem, içinde yer alan üç aktör (milliyetçiler, Kürt siyaseti ve AKP) içinde yalnızca AKP’nin aleyhine çalışıyor. Bir yandan MHP, Çözüm Süreci’nin anti-tezini kuracağı iddiası ile seçim propagandasını şekillendirip bunda başarılı olurken; diğer yandan HDP, Çözüm Süreci’nin sonu gelmez tartışmalarının ve AKP’nin sözde-tekelindeki işleyişinin yetersizliğini kullanıyor. Her iki (zıt) bakış açısından da kaybeden, AKP ve AKP’nin “bu ülkede olan biten her şeyden sorumlu olduğu” iddiası oluyor.

Oysa, 2011-2015 seçimleri arasında birkaç temel üzerine kurulabilecek basit bir kıyaslama, AKP’nin 2011’den itibaren geliştirdiği politikaların örtük (latent) bir ögesi olarak “HDP’nin Türkiye siyasetinde kendini kısıtlı-konumlandırma stratejisi”ni öne çıkartıyor. Aşağıda hazırlamış olduğum tablo, 2011 Genel Seçimleri’nde toplam 17 ilde aday gösterdiği 36 bağımsız adayın tamamını seçtirmeyi başaran HDP’nin (o zamanki adıyla Barış ve Demokrasi Partisi’nin – BDP’nin), seçimlere parti olarak katıldığında yalnızca TBMM milletvekili sayıları dağılımında değil, dolaylı olarak AKP’nin aldığı toplam oy sayısında da ne kadar ciddi bir etkiye sahip olduğunu gösteriyor.

View post on imgur.com

Tablodan okunabileceği gibi, 2011 seçimlerinde aday gösterdiği tüm bağımsız adayları meclise sokan HDP, parti olarak seçime girdiğinde toplam milletvekili sayısını 36’dan 66’ya çıkartıyor. Ancak bundan çok daha önemlisi, 2011’de 36 milletvekilinin çıktığı bu 17 ilde toplam oy kullanıcı sayısı 2015 yılına kadar 1,168,350 artarken, HDP kendi oylarını 2,046,237 (~%97 oranında) artırıyor ve bununla birlikte AKP’nin oyları da 1,221,861 (~%20 oranında) azalıyor. Bu tablo, HDP’nin kimlik-siyasetinin yaşam alanının dışında kalan İstanbul, Adana ve Mersin büyükşehirleri çıkarıldığında çok daha dramatik bir hal alıyor: Buna göre, bu dört ili hesaplama dışında bırakırsak, HDP geri kalan 14 ildeki 5,015,018 oyun 2,760,329’unu alıyor (bir önceki seçime göre 1,187,487 daha fazla oy alıyor); AKP ise bir önceki seçime göre 569,142 oy kaybediyor. Bunun sonucunda, 2011 yılında bu illerden toplam 38 milletvekili çıkartan AKP, bu yıl 14 milletvekili ile yetinmek durumunda kalıyor (HDP için ise bu sayılar 2011’de 31, 2015’te 56).

Oy oranlarındaki bu dalgalanmalar elbette çok farklı nedenlerle açıklanabilir. İç politikadan bir örnek seçilecek olursa, bölge seçmeninin AKP’nin Çözüm Süreci’ndeki tavrına yönelik negatif tepkisi, partinin oylarındaki azalışı pekala açıklayabilir. Dış politikada ise IŞİD’in yarattığı korkunun bir yansıması olarak, devletin kendisine (bu minvalde AKP’ye) yönelik güvenlik kaygılarının artışı makul bir açıklama olarak algılanabilir. Ancak tüm bu açıklamalar, sadece 2011 ile 2015 arasında olan bitene dair bir veri ortaya koyar ve AKP’nin 2011 seçiminde bölgeden aldığı oyların açıklamasını yapmaz.

Bilhassa merak ettiğim, 2007-2011 seçim dönemleri arasındaki toplumsal, ekonomik, (iç-dış) siyasal olguların hangilerinin ‘mükemmel sayıda seçmeni’ (yani, partiye kimi bağımsız aday gösterdiyse milletvekili seçtirmeyi başartacak sayıda seçmeni) HDP’ye yönelttiği, hangilerinin ise geriye kalan seçmeni CHP’ye, MHP’ye veya başka bir partiye değil de özellikle AKP’ye yöneltmiş olduğu… 2007-2011 arasında ne olmuştu ki, HDP hareketi kendini bir parti olarak değil, bağımsız adaylar çerçevesinde mecliste temsil ettirebileceği kararına varmıştı, örneğin? Ya da illerinin 3 milletvekili kontenjanını sırasıyla 31,927 + 31,756 + 30,977 gibi olağanüstü başarılı bir istatistiki dağılımla HDP bağımsız milletvekillerine veren Hakkari seçmeninin 19,533’ü neden AKP’yi diğer alternatiflere tercih etmişti? Hakkari’nin bu kısıtlı sayıdaki milletvekili kontenjanının aksine, HDP neden Diyarbakır’ın toplamdaki 11 milletvekili kontenjanının (yine olağanüstü bir dağılımla: 78,220 + 71,231 + 69,292 + 66,119 + 65,138 + 61,232) yalnızca 6 tanesini almak istemiş; geriye kalan 5 milletvekilliği (ki tümü AKP’ye gitmiştir) ve yeter sayının çok üstündeki 231,018 adet oy için, ekstra 1 veya 2 bağımsız aday daha göstermekten kaçınmıştı? İstanbul, Adana ve Mersin hariç geri kalan 14 ilde 2015 yılında iki partinin aldıkları oylar arasındaki fark 1,760,121 ile HDP lehineyken, 2011 yılından önce yaşanan hangi gelişmeler veya hangi siyasal strateji bu farkın – yine HDP lehine olmakla birlikte – yalnızca 3,492’de kalmasını sağlamıştı? Rakamları tekrarlayacak olursam, 2007 ile 2015 yıllarını kapsayan bu sekiz yıllık dönemde, iki parti arasındaki oy dağılımı farkının 3,492’den  1,760,121’e çıkmasından söz ediyorum ve bu da tam %50,404’lük bir artışa tekabül ediyor! 2011’de bölgede bu iki parti seçmeni sayısı neredeyse aynıyken, bugün her bir AKP oyuna karşılık 2.7 HDP oyu geliyor.

Bu rakamların hepsi ayrı ayrı araştırılmayı, değerlendirilmeyi ve yeni birer strateji/söylem olarak ortaya konmayı bekliyor. Şimdilik yapabileceğim, gözleme dayalı, yorumlar ise şöyle: 2007-2011 arasındaki dönemde öne çıkan Ergenekon-Balyoz Davaları, Davos Olayı ve belki Cumhuriyet Yürüşleri dışında herhangi bir toplumsal olayın HDP ile ‘doğrudan’ ilgisini kurmak benim adıma ne kadar zorsa; bu olayların AKP seçmen kitlesini arttırdığını öne sürmek de bir o kadar kolay. 2011 sonrasındaki olaylara baktığımda ise bu tablonun neredeyse tam tersi ortaya çıkıyor. Öte yandan, HDP’nin seçim stratejisinin ve söyleminin ana hatlarını incelediğimde bu olaylara yapılan vurgulardan ziyade, eski düşmanların (CHP’nin ve MHP’nin) yerini bir eski dostun başına gelen felaketler (AKP ve 2011 sonrasında çıkan olayları ele alış biçimi) aldığını söyleyebiliyorum. Bir başka deyişle bugün HDP, seçmenlerine aslında 2011-2015 arasındaki olaylar hakkında neler yapabileceğine dair bir reçete sunmak yerine, AKP’nin bu olayları nasıl yanlış yönettiğine dair bir ‘eleştiri belgesi’ sunuyor. 2007-2011 arasındaki dönemi, ‘vaatler’ ve ‘kötünün iyisi olarak AKP’ söylemi üzerine kuran HDP, bu seçim öncesinde ciddi bir strateji değişikliğine gidiyor – belki de bu durum HDP’nin toplumsal tabanını neden Gezi Olayları sırasında örgütlü bir dahle yöneltmediğini de açıklıyor. Pozitif siyasetin yerini, negatif bir söylem alıyor. Örneğin, Selahattin Demirtaş’ın “seni başkan yaptırmayacağız” [6] cümlesi bu negatif söylemin en etkili kullanılış biçimlerinden biri olarak öne çıkıyor ve “AKP’nin yanlışları” üzerine oynamak HDP’ye ciddi bir sempati/oy toplamışa benziyor. Ancak tam da bu nedenle, halihazırda içinde bulunduğumuz koalisyon alternatifleri/yapılandırılması döneminde HDP’nin masaya koyabildiği öneriler de sınırlı kalıyor. Altan Tan gibi sivri bir figürün sivri bir açıklaması dışında, HDP tam da 2015 seçim stratejisine uygun olarak şimdilik “bekle-ve-gör” taktiğini uyguluyor. Seçimin en vaatçi partisi CHP, sürekli yeni arayışlarla kamuoyunu ‘meşgul eder’ ve tümüyle negatif bir siyaset süren MHP her şeyin reddedicisi konumunu ‘korurken,’ [7] HDP aslında yine havayı kokluyor. Bu negatif-pragmatist siyaset, bana göre olası bir erken seçimde HDP’nin oyları üzerinde yine çok ciddi bir artışa yol açacaktır. Öte yandan, olası bir vaat veya koalisyon girişiminde, HDP’nin elindeki oyların yeni adresinin (doğudan oy çıkartma potansiyelini neredeyse kaybeden CHP ve tümüyle Türk milliyetçisi bir çizgiye kayan MHP birer alternatif olamayacağına göre) yine “eski dost” AKP olacağı da halihazırda yapılabilecek en kolay tahmin gibi gözüküyor.

Son olarak, HDP hareketinin 2007-2011 arasında bilinçli ya da bilinçsiz olarak uyguladığı bu ‘vaat’ ve ‘kötünün iyisi AKP’ stratejileri göz önüne alındığında, 2011-2015 AKP siyasetinin ve onun meşgul olduğu (Gezi Olayı, Kobane-Reyhanlı saldırıları, “İç Güvenlik Paketi,” son bir yıldaki ekonomik kriz, vb.) olayların ne kadarından kendine pay çıkartmak zorunda olduğu sorusu, aklımın bir köşesine takılmış duruyor…

Bu ülkede eski dostlar kolay düşman, eski düşmanlar da kolay dost oluyor…

Bana bu kadarı Machiavelli’yi bile şaşırtırdı gibi geliyor…

 

[1] “Suskunluk, Seçim Söylemleri ve Gezi,” 29 Nisan 2015.

[2] “2011 Genel Seçim Sonuçları,” Hürriyet, 25 Haziran 2011.

[3] Burada liberal siyaset teorisinin üzerine kurulduğu rasyonel-irrasyonel ayrımını/varsayımını reddederek, dışarıdan bir gözlemciye rasyonel gibi görünen kararların veya davranışların büyük bir çoğunluğunun duygusal kazançları içerebileceğini öne süren yarı-Spinozacı görüşü takip ediyorum.

[4] Buradaki “uzantı/ek” kavramını, her türlü ideolojinin altyapısını hazırlayan “hayaletimsi şey” anlamında, Slavoj Zizek’e atıfla kullanıyorum; bknz., Slavoj Zizek, “The Spectre of Ideology,” Mapping Ideology, S. Zizek (der.), Londra: Verso, 1994/2012, ss. 1-33.

[5] Tabloda kullanılan 2011 seçim sonuçları için bknz., “2011 Genel Seçim Sonuçları,” Hürriyet, 25 Haziran 2011; 2015 seçim sonuçları için bknz., “2015 Genel Seçim Sonuçları,” Yüksek Seçim Kurulu, 23 Haziran 2015. Bu tablonun hazırlanmasındaki yardımlarından ve katkılarından dolayı Abdulkerim Cidal’a çok teşekkür ederim.

[6] “Seni Başkan Yaptırmayacağız,” YouTube, 17 Mart 2015

[7] Yeri gelmişken, MHP’nin daha iki ay önce haysiyetiyle oynanan Meral Akşener’i Meclis Başkanlığı’na aday göstermeyi düşün(e)memesi ve diğer partilerden de bu konuda bir teklif dahi gelmemiş olması, Türkiye’de yapılan siyasetin ne kadar ‘uzlaşmaz’ ve ‘amnezik’ olduğunu anlatmak ve bu ülkede kadın olmanın zorluğunu hatırlamak açısından çok iyi bir örnek herhalde…

Comments Off on “ne oldu, ne olmuştu, ne olacak?” üzerine laflamalar

Filed under Güncel, Siyaset, Uncategorized

suskunluk, seçim söylemleri ve gezi

Değerli gazeteci büyüğüm Muharrem Sarıkaya’nın 29 Nisan 2015 tarihli köşe yazısı, “Sessiz Çoğunluk,” [1] Türkiye toplumunun seçimlere kırk günden az bir süre kala neden ‘kendini beklemeye aldığı,’ daha net bir ifadeyle, neden seçimler öncesinde hak ve talep iddialarının yüksek sesle dile getirilmediği hakkındaydı. Sarıkaya ile yaptığımız sohbetin bir bölümünün de yer aldığı yazı, bende seçimle ilgili düşüncelerimi yeniden gözden geçirme ve argümanlarımı netleştirebileceğim bir karşı-yazı yazma isteği doğurdu. Kendisine hem görüşlerimi yazısına taşıdığı hem de bana verdiği bu istek için teşekkür ediyorum.

Öncelikle, bir gazete sayfasının verdiği kelime limitlerinin üzerine çıkabilme özgürlüğümü de kullanarak, Sarıkaya’nın ‘seçim öncesi suskunluk’ gözlemi hakkında genel bir yorum yapmak isterim.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonraki siyaset teorisinin ana sorunsalı, bireylerin siyasetteki rolü olarak öne çıkıyor. ‘Demokrasi,’ ‘meşruiyet,’ ‘siyasal katılım’ veya ‘kamusal alan’ gibi kavramlar üzerinde yükselen teorik tartışmalar, yakın geçmişteki Occupy! hareketleri veya Arap Baharı gösterilerinin de öncesine uzanan (1999 Seattle WTO protestoları, 1992 Los Angeles sokak olayları, Thatcher Dönemi maden işçileri eylemleri vb.) kimi örneklerle kanlı canlı bir pratik olarak karşımızda duruyor. Bu örnekleri var eden temel sorun, mevcut (neoliberal) siyasal-ekonomik rejimin, demokrasi kavramını yücelterek, bireyleri ‘oy verme hakkı ile kutsamasından’ ve onları birer ‘oy verme makinesi’ olmak dışında siyasal bir kimliğe (politik özneliğe) konumlandırmaktan ısrar ve itina ile kaçınmasından kaynaklanıyor.

Joseph Schumpeter’in “minimal ya da prosedürel demokrasi” [2] anlayışı olarak adlandırdığı bu yoruma göre, insanlar zaten oy verebilme (yani önlerine sunulan siyasi parti alternatifleri arasından bir seçim yapabilme) yetisine sahip olmak dışında, başlı başına bir meslek (profession) olan siyasetin inceliklerini kavramaktan uzak, bir ülke/halk yönetiminin gitmesi gereken yolları inşa etme vizyonundan aciz ve daha önemlisi tüm bunların önünde geciktirici birer engel olmanın ötesine geçemeyen ‘makineler’ olarak kurgulanıyorlar. Hannah Arendt’in veya Jürgen Habermas’ın “katılımcı cumhuriyet/demokrasi” [3] tanımlarında gerçek kimliklerini ancak ve ancak kamuya açık alanda kazanabilecekleri ve gerçek bireyselliklerine kamusal alanda fikirlerini beyan ederek ulaşabilecekleri öngörülen “siyasal insanlar,” bugünkü siyasi pratikte, oy verme dışında siyasete katılımı tehlikeli görülen ve sesi farklı bir platformda çıktığı anda susturulması gereken birer parazit olarak ele alınıyor. [4]

Schumpeterci minimal demokrasi, elbette 1980-sonrası neoliberal kurumları özümsemeye uğraşan Türkiye siyasetinin de başat düsturu durumunda. Bugünlerde hemen herkesin – belki de haklı olarak – ‘ulusalcı bir fantezi’ olarak ele aldığı Cumhuriyet Mitingleri veya Susurluk Olayı sonrası ‘sürekli aydınlık için bir dakika karanlık’ eylemleri gibi ‘resmi ideolojiye yakın’ örnekleri bir kenara bırakırsak, Türkiye’de farklı seslerin çıkmasına, halk hareketlerine, boykotlara [5], 1 Mayıs gösterileri başta olmak üzere işçi hareketlerine ve hatta siyasi fikirlerin basın aracılığıyla açıkça beyan edilmesine bile şüphe ile yaklaşan, disiplinci bir iktidar zihniyeti hüküm sürüyor. Gezi Olayları’nın ve 17-25 Aralık süreçleri sonrasında kalkışılmakla kalınan ayaklanmaların fiziksel ve sembolik şiddetle bastırılması, elbette seçim öncesi kamusal tartışmaların yapılmasına ve seçim sonrasına yönelik taleplerin dışa vurulmasına da engel oluyor.

Öte yandan, Sarıkaya’nın sözünü ettiği seçim öncesi suskunluğun bir nedeni de bana kalırsa normal koşullarda kamusal alanda ses çıkartmaya en meyilli kesimin, bugünkü seçimlerdeki rollerine henüz karar verememiş olmasından kaynaklanıyor. Daha açık ifade etmek gerekirse, benim gözlemime göre, Türkiye siyasetinin konuşan/konuşabilen aktörleri bir süredir 7 Haziran’da kullanacakları oy üzerinde kafa yormaya ve dolayısıyla da oy verme davranışları ile ilgili bir karar almaya çalışıyor. Basit bir söylem analizi [6] ve buna eklenecek bir matematik hesabı, bu gözlemime destek sağlayacaktır görüşündeyim.

7 Haziran 2015 Genel Seçimleri’nin kritik sorusu, HDP’nin %10 barajını geçip geçemeyeceği ile alakalı olarak öne çıkıyor. İktidar partisinin de diğer muhalefet partilerinin de gündemini meşgul eden bu mesele, şüphe yok ki oy verecek bireyleri de birincil derecede ilgilendiriyor. Muhalif söylemin AKP’nin seçim sonrası başkanlık sistemine geçişi ön gören vaatlerini bir “diktatörlük hamlesi” olarak yeniden-üretmesi, HDP gibi seçmen kitlesinin büyük bölümünü bir azınlık grubunun oluşturduğu küçük ölçekli bir ‘siyasi parti’yi başkanlık sistemine geçişi ‘önleyebilme potansiyeline’ sahip, büyük ölçekli bir ‘siyasi aktör’ haline getirmiş durumda. Bu söylemsel değişimin sonucu olarak, daha önce HDP ile arasına (etnik) mesafe koyan AKP-karşıtı seçmen için HDP, artık oy verilebilecek bir ‘olasılık’ halini almış gözüküyor. Bu durumda bizi ilgilendiren seçimin ve seçmenin matematiği de değişmiş oluyor.

Matematikteki bu değişimi hesaplamak için, 2011 Genel Seçimleri’nin ve 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nin verilerini karşılaştırmalı olarak hatırlamanın gerekli olduğunu düşünüyorum.

2011 Genel Seçimleri [7]

Toplam Seçmen Sayısı: 52,806,322

Kullanılan Oy Sayısı: 43,914,948 (%83,16)

AKP: 21,399,082 oy (%49,83)

CHP: 11,155,972 oy (%25,98)

MHP: 5,585,513 oy (%13,01)

Bağımsız: 2,819,917 (%6,57)

 

2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimi [8]

Toplam Seçmen Sayısı: 55,692,814

Kullanılan Oy Sayısı: 41,283,627 (%74,13)

Recep Tayyip Erdoğan: 21,000,143 (%51,79)

Ekmeleddin İhsanoğlu: 15,587,720 (%38,44)

Selahattin Demirtaş: 3,958,048 (%9,76)

 

2015  Genel Seçimleri’nde 56,632,889 kayıtlı seçmen oy kullanacak [9] ve katılım oranının %80’lerde olacağı tahmin ediliyor. Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nde CHP ve MHP’nin ortak adayı İhsanoğlu’na, 2011 seçimlerinde bu iki partiden birine oy veren 1,153,765 kişinin oy vermediği; Selahattin Demirtaş’a ise 2011 seçimlerinde bağımsızlara giden oylardan 1,138,131 oy daha fazla çıktığı görülüyor. AKP seçmeninin oy verme davranışının genel katılımla paralel bir düşüş gösterdiği dikkate alınırsa, bu iki rakamın birbirine çok yakın olması (1,153,765 – 1,138,131 = 15,634 oy), Demirtaş’ın temsil ettiği HDP’nin 2015 Genel Seçimlerinde %10 barajını geçmesi için gereken yaklaşık 500,000 oyu [10] Cumhurbaşkanlığı Seçimi için oy kullanmayan ve bu seçimde oy kullanmaya gönüllü olan (yaklaşık) on dört milyon insandan alması gerektiğine işaret ediyor.

Kendi adıma, Sarıkaya’nın “suskunlar” olarak nitelediği, benim yukarıda tartıştığım ve “normal koşullarda kamusal alanda ses çıkartmaya en meyilli kesim” olarak tanımladığım insanların, Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nde Erdoğan’a zaten oy vermeyen, (bugünkü siyasal söylem öncesi-) Demirtaş’a güvenmeyen, CHP-MHP çatı adayı İhsanoğlu’ndan ise tatmin olmayarak uzak duran seçmen profili ile büyük ölçüde örtüştüğünü düşünüyorum. Bir başka deyişle, 2015 Genel Seçimleri’nde HDP’nin %10 barajını geçip geçemeyeceği ile ilgili ana sorunsala cevap verecek kesim, bana göre Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nde oy kullanmayan insanlar olacak. Şimdi esas mesele, bu insanlardan kaçının “HDP’ye oy vermeye meyilli” olduklarını tahmin etmekte yatıyor.

Kişisel gözlemlerime dayanarak, Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nde oy kullanmayan seçmenin önemli bir kısmının CHP’ye oy vermek konusunda kişisel endişelere sahip ve daha önemlisi Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na “o kadar da olumsuz gözle bakmayan” milliyetçi-muhafazakar insanlardan oluştuğunu öne sürüyorum. Bu gruptan küçük bir azınlığı dışarıda bırakırsak, aynı isimlerin 2015 seçimlerinde HDP’ye yönelme ihtimallerinin çok düşük olduğu sanırım ortada… Bu grup dışında, Cumhurbaşkanlığı için oy kullanmayan seçmenin diğer önemli kısmı ise aileleri CHP geleneğinden gelen, ulusalcı olarak anılamayacak, liberal-sol’a daha yakın, ancak hala HDP’nin azınlık milliyetçiliği söyleminden uzak duran seçmenler bana kalırsa. Bu grubun ayırt edici özelliğinin, minimal demokratik katılımları dışında, son otuz beş yıldır ülkede gerçek anlamda bir ‘halk hareketi’ olarak adlandırılabilecek tek olay olan Gezi Olayı’na aktif olarak katılmaları ve bunu bir kamusal alan açılımı olarak ele almaları olduğuna inanıyorum. Bu anlamda, söz konusu grubu HDP’ye “bağlayacak/eklemleyecek” (articulation) söylemin bir “Gezi göstereni” içermesi beklentisi kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Peki bu beklenti ne kadar karşılık buluyor?

Bu soruya yanıt vermek için, dört başat partinin seçim bildirgelerine bakmak yeterli olacaktır.

AK Parti 2015 Seçim Beyannamesi (“Yeni Türkiye Yolunda: Daima Adalet Daima Kalkınma”) [11] Gezi Olayı’na herhangi bir atıfta bulunmuyor. AKP’nin Gezi Olayı’nın ‘nefret nesnesi’ olduğu ve partinin toplumsal tabanının Gezi Olayı’na yönelik (inşa edilmiş) bakış açısı düşünüldüğünde, seçim bildirgesinde verilebilecek olası bir Gezi referansının en iyi ihtimalle “olumsuzlama” işlevi göreceğini öngörmek çok zor değil. Bundan itina ile kaçınılması ise sanırım başka bir söylem analizinin konusu olmalı…

CHP Seçim Bildirgesi 2015 (“Yaşanacak Bir Türkiye”), Gezi’yi bir “olay” olarak görmeyi reddederek, onu dolaylı bir yoldan “Toplantı ve Gösteri Özgürlüğü” başlığı altında değerlendirmeye gidiyor. Aynen alıntılıyorum:

“Türkiye’de özellikle Gezi hareketi sonrasında toplantı ve gösteri haklarının kısıtlanmasına yönelik uygulamalar yoğunluk kazanmıştır. Yurttaşlarımız “makul şüpheli” durumuna düşürülmüş, her türlü sosyal paylaşım potansiyel suç kanıtı konumuna getirilmiştir. Çalışanlar, öğrenciler ve sanatçılar üzerinde çok yönlü baskı kurulmuştur. Türkiye, polis ve istihbarat görevlilerinin yetkilerini keyfi ve aşırı biçimde kullandığı bir baskı ve fişleme devletine dönüşmüştür. Kitlesel gözaltılar olağanlaşmış, usulsüz tutuklamalar cezalandırma halini almıştır. Aşırı güç kullanımı, kötü muamele ve hakaret sıradan uygulamalar haline gelmiştir. CHP gerekli tüm yasal ve idari önlemleri alarak yurttaşlarımızın toplantı ve gösteri özgürlüğünün gelişmiş demokrasilerdeki düzeye eriştirilmesini sağlayacaktır.” [12]

MHP kendi seçim beyannamesini 3 Mayıs’ta (Türkçülük Günü’nde) açıklayacağı [13] için henüz bu noktada net bir çıkarım yapmak mümkün gözükmese de, Gezi referansının beyannamede yer almayacağı, yer alsa bile CHP’ninkine benzer – belki ondan da dolaylı bir şekilde – başka bir başlık altında tutulacağını iddia etmek olası. Bilhassa, MHP’nin Gezi Olayları sırasında seçmenine yaptığı “sağduyu çağrısı” [14] göz önünde bulundurulursa, bu iddia daha anlaşılır bir hale gelebilir sanıyorum.

Gelelim, HDP 2015 Seçim Bildirgesi‘ne (“Büyük İnsanlık: Biz’ler Meclise”)… Daha önce, Demirtaş’ın Gezi Olayı’nı “darbeci kısmı” ve “demokratik talep kısmı” olarak ikiye ayırarak ele aldığını belirtmek gerekiyor. [15] Benzer bir ikili anlamı bildirge metninde bulamamak, Gezi’ye dair netleşmiş bir görüşün HDP siyasi stratejisinde olmadığını gösteriyor. Nitekim, Gezi referansı bildirgede “Eşitlik ve Özgürlüğün Yeşerdiği Yeni Bir Yaşamı Gençler Kuracak” başlığı altında şu cümleler içinde yer alıyor:

“Zorlu koşullarda çalışan, okuyan, çalışma yaşamının dışına itilen, ötekileştirilen ama tüm bunlara rağmen yaşamın umudunu büyüten; Gezi’de, Kobâne’de direnen, Rojava’da devrimsel bir sürecin inşasında rol alan, dünyanın dört bir yanında egemenlerin dayattığı politikalara karşı koyan gençlerin mücadelesi ile yeni yaşam çağrısı büyüyor. Gençlerin isyanı, yeni siyasi dili, demokratik siyasal kültürü, özgürlükçü tutumu yeni yaşam siyasetimizi ülke siyasetinin gerçek alternatifi haline getirebilecek ve yeni yaşamı örgütleyecek potansiyeli taşıyor.” [16]

Burada Gezi’ye yapılan vurgunun CHP’ninkinden daha güçlü olduğunu iddia etmek zor değil. Ancak, Gezi Olayı’nın Kobâne ve Rojava gibi çok daha bölgesel – hatta etnik – iki farklı ‘olay’ ile aynı bağlamda ele alınması, hem (HDP’nin ‘Türkiye’nin partisi olma’ söylemi dikkate alındığında) Gezi’nin kapsayıcılığının hem de toplumsal dinamiklerinin, önceden çizilmiş bazı katı siyasal sınırlar çerçevesinde okunduğunu gösteriyor. Gezi sürecine katılan insanların hangi talepleri dile getirmeye çalıştıklarının, üzerinden neredeyse iki yıl geçtikten sonra bu taleplerden hangilerinin karşılık bulduğunun veya HDP’nin meclise girmesi durumunda hangilerine önem vereceğinin muhasebesi bu bildirgede yer almıyor.

Elbette partilerin seçim bildirgelerinin tek bir konu (Gezi Olayı) üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini öne sürmüyorum. Sarıkaya’nın yazısında belirttiği gibi, önümüzdeki seçimler için üretilen kümülatif/toplam siyasal söylemin çok kapsayıcı olduğu iddiamın da hala arkasındayım. CHP’nin sosyo-ekonomik vaatleri, AKP’nin yeni bir gelecek inşası önerisi, MHP’nin – muhtemel – milliyetçi (Kürt siyasi hareketi karşıtı) vurgusu ve HDP’nin çevre, LGBT, azınlıklar vb. sözde-ikincil demokratik talepleri de kapsayan bildirgesi alt alta konduğunda, belki de uzun yıllardır ilk defa Türkiye seçmeninin hemen hepsine (ama aynı anda değil, ayrı ayrı) hitap edebilecek bir kümülatif seçim söylemi ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Burada üzeri açık bırakılan, bir talep olarak ciddi şekilde yanıtlanmadan geçilen tek nokta ise ‘bir talep olarak’ Gezi Olayı.

Toparlamak gerekirse, temel iddiam, önümüzdeki seçimlerin söylemsel olarak Türkiye toplumunu ‘başkanlık sistemi taraftarları’ ve ‘başkanlık sistemi karşıtları’ olarak ikiye ayırdığı; bu ikinci gruba da HDP’yi basit bir siyasi parti olarak algılamak yerine, ona meclis matematiğini değiştirip Türkiye’nin geleceği üzerinde kilit rol oynayabilecek siyasal bir rol atfettiğidir. AKP, CHP, MHP ve HDP’nin seçim bildirgeleri/söylemleri bir bütün olarak ele alındığında, hemen hemen tüm seçmenlerin bu ikili karşıtlığı kabullendiği ve (yalnızca) bu karşıtlık çerçevesinde taleplerine cevap buldukları görülebilir. Buradaki tek istisna ise henüz kendi taleplerine yanıt bulamamış ve sunulan vaatler arasından seçim yapmaya çalışan suskun kesimin varlığı ve bu kesimin hiçbir seçim vaadinde kendine hak ettiği yeri bulamamış Gezi Olayı ile organik bağlantısıdır. Gezi Olayı’nın üstünü örten – onu yok sayan – seçim bildirgeleri/vaatleri, siyasal aktörlükleri oy vermenin ötesine geçen bu kesimi, seçim öncesi kararsız ve suskun bırakmıştır. Kendi adıma Gezi ile birleştirilmemiş seçim vaatlerinin, söylemin tek istisnasının, bu seçim için kurucu (constitutive exception) nitelikte olacağını ve bugünün ‘suskun’ insanlarının oy verme davranışlarını hesaplayamayan ya da bu davranışları kendi matematiklerine dahil etmeyen partilerin (özellikle de HDP’nin) bu siyasal stratejileri sebebiyle seçim sonrasında büyük bir pişmanlık yaşayabileceğini düşünüyorum.

Bekleyip göreceğiz.

 

[1] Muharrem Sarıkaya, “Sessiz Çoğunluk,” Habertürk, 29 Nisan 2015.

[2] Joseph Schumpeter, Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, H. İlhan (çev.), İstanbul: Alter, 1942/2013.

[3] Hannah Arendt, İnsanlık Durumu, B. S. Şener (çev.), İstanbul: İletişim, 1958/2012; ve Jürgen Habermas, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, T. Bora ve M. Sancar (çev.), İstanbul: İletişim, 1962/2013.

[4] Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasında “devletlüye sadakat” boyutunda mutlak bir devamlılık gören Kudret Emiroğlu’nun aşağıdaki yorumu, Türkiye’de (minimal demokratik bir prosedür olarak) ‘seçim’lerin neden tek meşru, tek gerçek ve tek doğru siyaset modeli olarak ‘söylemsel hakikat’ düzeyine ulaştığını, hatta kutsallaştırıldığını, gösteriyor kanımca:

“Osmanlı’da, oluşturulmaya çalışılan bir devlet değil, paylaşılmaya çalışılan bir devlet iktidarı vardır. Bu mücadelede Avrupa’daki gibi yeni sınıfların kendilerini var etmek (ekonomik yaşamlarını hukuki ve siyasi boyuta ulaştırmak) için yasama ve yargıyı biçimlendirme mücadelesi değil, yürütmeyi (devletin kurumlarını ve malını) paylaşma mücadelesi verilmektedir.” (Kudret Emiroğlu, Kısa Osmanlı-Türkiye Tarihi: Padişahlık Kültürü ve Demokrasi Ülküsü, İstanbul: İletişim, 2015, s. 63.)

Aynı kaynaktan devam edersek, Osmanlı’da ve Türkiye’de “iktidar paylaşımı” bir devlet-bölüşümü çeşidi olarak kavranır ve bu ‘oyun’un göstergesi olarak (demokratik) seçimler/meclis kutsallığı anlatılagelirken, “İngiltere, kralla aristokrasinin diğer üyeleri arasında uzlaşma gereği daha 1066 sonrasından itibaren toplanan ‘meclis’ geleneğine sahiptir. Magna Carta [1215], meclisin toplanmasını keyfilikten çıkarma mücadelesinin ürünüdür. 1264’te bu sınıflar ilk kez ilan edilen parlamento yasasına bağlı olarak toplanırlar. 1341’den itibaren de lordlar ve avam kamarası birbirinden ayrılarak, aristokrasi dışındaki sınıf ve tabakalar da en üst düzeyde siyaset kurumsallaşmasının parçası olması mücadelesinde yerlerini alırlar. 1430’da avam kamarasına katılma koşulları mülkiyete göre belirlenerek, aristokrasi ve ruhban sınıfı yanında burjuva mülkiyetinin siyaseten önemi kurumsallaştırılır. İngiltere Devrimi’nden itibaren ve 1707’den sonra taht, fiilen veto hakkını kullanabilmiş değildir. Ancak bütün erkeklerin oy kullanma hakkını kazanması 1918’de, bütün kadınların bu hakkı elde etmesi ise 1928’de gerçekleşmiştir.” (Emiroğlu, a.g.e., ss. 71-72.)

[5] Türkiye tarihinde adı anılabilecek belki de tek ‘gerçekten’ işe yarar boykotun, aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan çok önce, 1876 yılında Bosna-Hersek’i ilhak eden Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na karşı, Avusturya ürünlerinin ihracatına/tüketimine yönelik gerçekleşmiş olması ironiktir; bknz. Roman Kodet, “Austria-Hungary and the Ottoman Empire Since the End of the Bosnian Annexation Crisis till the Italo-Turkish War,” Central European Papers, 1(2), 2013, ss. 29-38.

[6] Burada “söylem” (discourse) kavramını Michel Foucault’ya atıfla, “söylenen her türlü şey içinde belli bir sistemlilik içine girebilen ve kendileriyle birlikte düzenli bir iktidar etkisi meydana getirebilen ‘ifade’lerin bütünü” olarak kullanıyorum. Foucault’dan aktaran, Taner Timur, Felsefi İzlenimler: Sartre, Althusser, Foucault, Derrida, İstanbul: İmge, 2005, s. 65.

[7] http://www.ysk.gov.tr/ysk/docs/Kararlar/2011Pdf/2011-1070.pdf

[8] http://www.ysk.gov.tr/ysk/content/conn/YSKUCM/path/Contribution%20Folders/HaberDosya/2014CB-Kesin-416_d_Genel.pdf

[9] 2015 Genel Seçimleri’nde oy kullanacak seçmen sayısına dair rakam YSK’nın  resmi sayfasında yer almadığı için wikipedia burada verisini doğru kabul ediyorum; http://tr.wikipedia.org/wiki/2015_T%C3%BCrkiye_genel_se%C3%A7imleri

[10] Ezgi Başaran, “7 Haziran Seçimleri İçin En Gerçek Matematik,” Radikal, 9 Nisan 2015.

[11] AK Parti 2015 Seçim Beyannamesi, “Yeni Türkiye Yolunda: Daima Adalet Daima Kalkınma”

[12] CHP Seçim Bildirgesi 2015, “Yaşanacak Bir Türkiye”

[13] “MHP’nin Seçim Bildirgesi 3 Mayıs’ta Açıklanacak,” Anadolu Ajansı, 21 Nisan 2015.

[14] “Devlet Bahçeli’den Gezi Parkı Açıklaması,” Habertürk, 7 Haziran 2013.

[15] https://www.youtube.com/watch?feature=player_detailpage&v=zJU0fFg3sUM#t=91

[16] HDP 2015 Seçim Bildirgesi, “Büyük İnsanlık: Biz’ler Meclise”

Comments Off on suskunluk, seçim söylemleri ve gezi

Filed under Güncel, Siyaset

kabataşı hikayeleştirmek, kamusal alanı yok etmek

Gezi’nin çok sayıda hikayesi oldu.

Türkiye’nin son otuz yılında yaşanmamış, tecrübe edilmemiş ne varsa oradaydı sanki. Olayların içine giren de olan biteni evinden izleyen de, sokağa çıkan da çıkana ateş püsküren de, biber gazının tadını alan da penguenlerin hayatı hakkında bilgi sahibi olan da, ileride torunlarına anlatacak bir hikaye çıkarttı Gezi’den. Gezi’yi öven ya da Gezi’ye söven bir hikaye artık herkesin aklında ve öyle sanıyorum ki, son otuz yılda olmayıp Gezi’den sonra yeniden hortlayan şey de bu ‘ortak hikaye’nin anlatısıydı işte.

Hannah Arendt, bu ortak hikayeye “kamusal alan” diyor.

Hayatın zorunlu gereksinimlerinin karşılandığı, mülkiyetin ortaya çıktığı, üretimin ve tüketimin deneyimlendiği “özel alan”ın karşısında konumlanan “kamusal alan,” diğer insanlarla bir arada yaşamak zorunda olan ‘politik hayvan’lar olarak bizlerin, “bir araya gelmemizi sağlayan… tabiri caizse birbirimizin üzerine yıkılmamızı önle[yen]” [1] bir ortak dünyadır. Arendt’e göre kendi özel alanında, ürettiği ile tükettiği arasındaki mesafede nefes alan birey, üretimini sona erdirdiği anda yok olmaya mahkum olduğunun bilincindedir. Birey, fiziksel olarak yok olma mahkumiyetini bertaraf etme yolunu, kamusal alanı yaratmakta bulur. “Romalılar için res publica, Yunanlar için de polis, her şeyden evvel bireysel yaşamın faniliğine karşı bir teminat, bu faniliğe karşı korunak, ölümlülerin ölümsüzlüklerine olmasa da görece kalımlılıklarına ayrılmış bir mekan olma özelliğine sahipti[r].” [2]

Kamusal alan, bir ortak görünümler alanı olarak, “herkesin bir araya toplandığı bir yer olmakla birlikte orada bulunanlar bu dünyada farklı konumlar işgal etmektedirler ve iki kişinin birbirlerine göre konumu iki nesnenin konumlanışından daha az tesadüfi değildir. Başkalarınca görülenler ve duyulanlar, anlamlarını, herkesin farklı bir konumdan görüyor ve duyuyor olmasından alır.” [3] Bir başka deyişle kamusal alan, herkesi eşitleyen ve totaliter bir siyaseti getiren bir yapılanma değildir. Tam aksine, “onu oluşturan, herkesteki mevcut ‘ortak doğa’ değil, konum farklılıklarına ve buradan kaynaklanan perspektif çeşitliliğine rağmen her bir kişinin aynı nesneyle ilgilenme[si]” [4] olduğundan, kamusal alan özgürlüğün, birbirleriyle iletişime girerek şekillenen kanaatlerin (doxa) ve özgür tartışmanın alanıdır.

Gezi’nin yarattığı hikaye – ona hangi taraftan bakarsanız bakın – bir kamusal alanın yaratımına zemin hazırlayabilirdi. Herkesin farklı kanaatleri, paylaşıldıkları, konuşularak anlaşıldıkları ölçüde büyüyebilir; ikna ve doğru iletişim kodları aracılığıyla, bu ülke tarihinin görmediği ölçekte bir toplumsal uyanışa zemin hazırlayabilir, hayal edilen siyasetin gerçekleşmesini sağlayabilirdi.

Olmadı. [5]

Olmamasının altında yatan sebeplerden biri ülkenin kuruluşundan bugüne kamusal alanların ortaya çıkmasına izin vermeyen otoriter gelenekler (particilik, etnik siyasetçilik, ötekileştirme pratikleri, sözde-dinsel eğilimler, vb.) ise; diğeri de kamusal alanda oluşan kanaatlerin simülatif karakteri ve bu kanaatleri iletişime döken kanalların çürüklüğü idi.

Son dönemde yeniden hortlatılan “Kabataş Olayı,” [6] [7] bu ikinci noktayı gözler önüne sermek açısından eşsiz bir örnek sunuyor bize…

Kabataş’ta ne olup bittiğini bilmiyorum. Tıpkı Gezi Olayı’nın kaynağı, haklılığı-haksızlığı ile ilgilenmediğim gibi, Kabataş’ta olup bitenin doğruluğu-yanlışlığı ile de ilgilenmiyorum. Televizyonda ya da herhangi bir ekranda gördüğüm şeyi ‘gerçek’ olarak kabul etmeyi çoktan bıraktığım için, Kabataş’ta mağdur olduğunu beyan eden kadına dair ortaya çıkan-çıkmayan görüntüler de ilgimi çekmiyor. Beni ilgilendiren şey, o gün Kabataş’ta gerçekte olan biten şeyin, bugün aldığı biçim.

O gün Kabataş’ta her ne olduysa (ya da her ne olmadıysa) oradan çıktı, birilerinin ağzına dolandı, kulaktan kulağa, bir sosyal medyadan diğerine aktarıldı ve bugünkü ‘hal’ini aldı. Anlatılan bir hikaye olarak Kabataş, kendi ‘hakikiliğini’ geçtiği iletişim kanallarına, olayı gördüğünü iddia eden şahitlere, gazetecilere ve politikacılara devretti. İçerisinde taşıdığı tüyler ürpertici ayrıntılara (üstleri çıplak, deri kıyafetli adamlar, üzerine işenen bir kadın, denize fırlatılır gibi yapılan bir bebek, vb.), hikayenin her yeniden anlatılışında yenileri eklendi. Kabataş’ı bir ‘Olay’ haline getiren bu yeni ayrıntılar, zaman içerisinde onu kendi özünden farklılaştırdı; birbiriyle çelişen veya birbirinin tam üstüne binerek bir öncekini kapatan göstergelere dönüştü. Tam da Jean Baudrillard’ın söylediği gibi, Kabataş’ta “bir taklit, suret ya da parodi değil aslı yerine göstergeleri konmuş bir gerçek… işlemsel ikiz” [8] ortaya çıktı.

Kabataş’ta yaşananların, Baudrillard’ın simülasyon teorisinde anlatıldığı şekliyle “bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesi” ya da “hipergerçeklik” [9] olup olmadığını bilmiyoruz. Simüle edilenin yalan ya da gerçek olduğu iddia edilemiyor artık. Herkesin bir ‘hakikat’ karşısında farklı bir konumlanışı var ve bu konumların çokluğu, simüle edilmişlerin bile birbirinden ayırt edilemediği bir absürtlüğe sürüklüyor bizi. Bildiğimiz tek şey, o gün orada olan ile bugün burada anlatılanın artık birbiriyle bir ilişkisi olmadığı ve o gün ile bugün arasındaki bağlantının kopmasına yol açan faktörlerin, hikayeyi yeniden-anlatanların kullandıkları göstergeler olması.

Kabataş Olayı’nın göstergeler ve yan-anlamlarla genişletilmesi, yalnızca olası mağdurunun mağduriyetini arttırmıyor aslında. Bundan çok daha önemlisi şu ki, Kabataş Olayı hikayeleştikçe, toplumda ortak bir yaşam alanının, dürüst ve gerçek iletişim kodlarının, siyasi bir etiğin – dolayısıyla da bir kamusal alanın – ortaya çıkması imkansızlaşıyor. Kabataş’ta yaşananların üzerinde bir araya gelebilecek ‘toplum,’ kendisini Kabataş’a inananlar ve Kabataş’a inanmayanlar olarak yeniden-kodluyor, bölüyor, ayrıştırıyor. Çok kısa bir sürede, bu ayrışmanın ağırlığı altında ezilen insanlar, kamusal alanın onlara vaadettiği ‘ölümsüzlük’ten vazgeçerek, kendi özel alanlarına yeniden dönüyorlar. Bir araya gelmektense, kendi boğucu ölümlülüklerinin verdiği küçük tatminden mutlu olmaya çalışıyorlar. Özel alanı tümüyle kaplamış tüketim kültürünün esirleri, minimal demokrasinin oy-vericileri, partilerinin taraftarları, beyaz ekranın boş-bakıcıları olmaya devam ediyorlar.

Eğer bir gün bireyin özel alana hapsedilmesinin gerçekte kimin işine yaradığını anlayacaksa bu insanlar, Gezi Olayı’nın ‘ayrıştırıcılığını,’ Kabataş’ın ‘gerçekliğini,’ gündemin ‘suniliğini’ yeniden sorgulayabilecekler belki ama buradan bakıldığında o günün gelişi çok ama çok uzakta gözüküyor.

 

[1] Hannah Arendt, İnsanlık Durumu, (çev.) B. S. Şener, İstanbul: İletişim, 1958/2012, s. 96.

[2] A.g.e., s. 100.

[3] A.g.e., s. 101.

[4] A.g.e., s. 102.

[5] Ne zaman Gezi Olayı’nın nihayetinde özgürleştirici ve somut bir sonuç vermemiş olduğuna dair bir yorum duysam, aklıma hemen (her ne kadar bağlam ve aktörler birbirinden son derece farklı olsa da) Bakunin’in Paris Komünü’nün sosyalist katılımcıları hakkında söylediği şu sözler geliyor: “Onlar öyle adamlardı ki yakında bulunan hiç kimse ateşli çabalarından, sadakat ve iyi niyetlerinden kuşku duymazdı. Fakat tam da iyi niyetli insanlar oldukları için duygularını, çabalarını ve yaşamlarını adamış oldukları büyük yapıt önünde kendi kendilerine karşı güvensizlik duyuyorlardı; kendilerinden çok az şey bekliyorlardı.” Mihail A. Bakunin, “Paris Komünü ve Devlet Kavramı,” Tanrı ve Devlet içinde, (çev.) M. Tüzel, İstanbul: Belge, 1871/2013, s. 281-282 (271-294).

[6] Bu konuda daha önceden yazmış olduğum bir metin için, bknz., “Kab’ından Taş’an Fanteziler”

[7] 5 Mart 2015 tarihli Star Gazetesi‘nin beş yazarının (Ahmet Kekeç, Halime Kökçe, Saadet Oruç, Murat Çiçek, Ardan Zentürk) aynı başlıkla (“Diliniz Kaba, Vicdanınız Taş”) gündeme getirdikleri Kabataş Olayı’nın, 6 Mart 2015 tarihinde yeniden dile getirilmesi, alelade bir rastlantıdan ziyade sistematik bir yeniden-anlatıyı işaret ediyor.

Üstelik yazarların kullandığı ‘ortak başlık’ta geçen “vicdan” kelimesi de, söylemekte oldukları yalanın olası toplumsal yıkıcılığı/ayrıştırıcılığı konusundaki ‘içsel rahatsızlıklarını’ anlamak için son derece elverişli gözüküyor: “Zira, ‘vicdan’ nedir ki? Dilin şahitliğine başvurmak gerekirse, vicdan en iyi şekilde bilinen hususlara dahildir (Almanca vicdan = Gewissen [wissen = bilmek fiil kökünden türetmiştir]. Çevirenin notu). Bazı dillerde ise vicdan [conscience] kelimesinin adı bilinç [consciousness] kelimesinden pek farklı değildir. Vicdan, içimizde mevcut olan belirli arzu hareketlerinin elden çıkartılmasına ilişkin içsel algılamadır. Buradaki vurgu, elden çıkartma ediminin tek dayanağının, kendi kendisinin farkında olmasındadır. Bu durum suçluluk duygusunda, yani belirli arzu hareketlerimizi gerçekleştiren edimlere ilişkin içsel muhakemenin algılanmasında, daha belirgindir… Bir vicdana sahip olan herkes, muhakemenin haklılığını, sergilenen davranışa yönelik suçlamayı içinde hisseder. İşte aynı bu özelliği, vahşilerin tabuya ilişkin tutumlarında görüyoruz. Tabu bir vicdan talimatıdır. Çiğnenmesi sonucunda dehşet verici bir suçluluk duygusu uyanır. Bu suçluluk duygusunun kökeni ne kadar belirsizse, kendisi de o kadar normaldir.” Sigmund Freud, Totem ve Tabu, (çev.) A. Kanat, İzmir: İlya, 1913/2006, ss. 144-145.

[8] Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon, (çev.) O. Adanır, Ankara: Doğu-Batı, 1982/2008, s. 15.

[9] A.g.e., s. 14.

Comments Off on kabataşı hikayeleştirmek, kamusal alanı yok etmek

Filed under Güncel, Teori

müzeyyen, fikret, özgecan

Crossing the Bridge‘i sinemada izlemiştim. Fatih Akın’ın ‘müziğini izlemeye’ gitmiş, hiç beklemediğim anda gelen bir hayranlıkla eve dönmüştüm. İsmini, cismini ve hatta sesini bildiğim ama hayatımın hiçbir döneminde dinlemediğim o kadın, o sahne ile aklıma takılıp kalmıştı. Hala da orada, aklımda…

İki dakika bile sürmemişti oysa.

Pürüzleriyle, çatlaklarıyla, tınısıyla beni benden alan o sesin sahibi kadın, “sofular haram demişler bu aşkın şarabına; ben doldurur ben içerim, günah benim kime ne?” diye sormuş, elinde tuttuğu kadehi bir aşağı bir yukarı çevirmiş, içindeki rakıyı kafasına dikmiş, ağzından çıkan o sözlere yakışan özgüveniyle kadehi fırlatıp atmış ve her bir kıvrımında ayrı bir anı olan o geniş yüzüne hayatımda gördüğüm en güzel gülüşlerden birini yerleştirmişti.

Bir ekran aracılığıyla gördüklerim içinde beni en çok etkileyen kadın olmuştu Müzeyyen Senar. Hali, tavrı, her şeyiyle bana umut vermişti. Başka bir zamana aitti sanki. Etrafında olup bitenlerin onu hiç etkileyemeyeceği bir yerdeydi: Öylesine ayrı ama aynı anda öylesine seninle… Başka bir şarkısında söylediği gibi “tavrına hayran olunası” bir kadındı o. Zarif değildi, dokunursanız incinecek gibi bir hali yoktu, hiçbir dizi karakterini andırmıyordu… İçinde yaşadığım ucube, kapalı, durağan ve gittikçe de olmayan bir geçmişe özlem duyan o berbat toplumun ‘kadın’a biçtiği rollerden bu sıyrılmışlığıydı belki onu bu kadar özel yapan.

Tabi bir de sesi… Ah o sesi…

En çok Ajda-şarkılarında geçiyordu adı. “Zihin, akıl, zeka, mantık” gibi anlamlara geldiğindendi belki, günümüzde kadınlara ‘layık görülmeyen’ bir ismi vardı bu kadının. “Fikret de kim?” diyordunuz daha kağıt üzerinde. Yazdığı sözlere bakıyordunuz, ‘erkekliğinden’ emin olmak için. “Haykıracak nefesi kalmasa bile,” aşkını “bir günah gibi gizleyen,” “kimler geldi kimler geçti” diyerek hayatına giren erkekleri saymakta zorlanan, aşkını “yalvarırken görmek, onu ağlatabilmek, geçmişi ondan geri almak” ümidiyle onun geri dönüşünü bile “olmaz artık, kapı açık, arkanı dön ve çık” diyerek reddeden biri, nasıl olur da bir kadın olabilirdi ki zaten?

Evlenmiş, evlendiği adamdan iki çocuğu olmuş ama hep başka birini sevmiş ve bunu şarkılarında dile getirebilmiş bir kadındı Fikret Şeneş. Tüm şarkılarını bir tek adama yazmıştı ve bu adam ne kocası, ne babası, ne çocuğuydu… Müslüman mahallesinde salyangoz satıyordu. Erkeğin dünyasında  edilgen fiillere hapsedilmiş kadına söylememesi gereken, düşünmemesi gereken sözlerle cesaret veriyordu. “Gidin” diyordu kadınlara; kimi sevmek istiyorsanız onu sevin. Ne yapmak istiyorsanız onu yapın. Size ne diyecekleriyle, ne yapacaklarıyla ilgilenmeyin. Anne  olmak zorunda değilsiniz. Fedakar olmak zorunda değilsiniz. İncinmek zorunda değilsiniz. Ağlamak zorunda değilsiniz. Duygusal olmak zorunda değilsiniz. Topluma ayak uydurmak zorunda değilsiniz. Gidin. Gidin ve kapısını kendi ellerinizle, içeriden kapattığınız o hapishane kapılarını açın. Dışarı çıkın. Nefes alın. “Lacivert” gökyüzüne bakın. Hayatınızı yaşayın. İstediğiniz gibi…

Birinin kadını olmayın.

Kim bilir neler geçiyordu aklından?

Kulağında bir müzik var mıydı acaba? Belki de Müzeyyen dinliyordu. Ya da Fikret’in bir şarkısını. Dinledikleri ona cesaret veriyordu belki, tam da minibüste tek başına kaldığında. Ne Müzeyyen’in ne de Fikret’in aklına gelirdi herhalde sadece minibüsün birinde tek başına kaldığı için korkacağı, endişeleneceği, rahatsız olacağı bir kadının. 2015 yılında… Cesaretle ne ilgisi olabilirdi ki, bir toplu ulaşım aracında tek başına olmanın? Kadın olmanın? Korkmanın?

Özgecan sadece kadın olduğu için, direksiyonu kırdı bir adam. Güzergahtan çıktı. Gaza bastı. Özgecan’ın “neden bu yoldan gidiyoruz?” sorusunu duymazlıktan geldi. Küfretti, “otur yerine” dedi; belki de bir yalan uydurdu. Bir kuytu arıyordu gözleri. Arabayı sağa çekti. İçinden, bağırmaya başlayan Özgecan’ı çıkarttı. Sert bir biçimde onu yere sermeye çalıştı. Tecavüze yeltendi. Özgecan kendini korumaya çalıştığı için ‘sinirlendi.’ Sinirlerini onu öldürerek yatıştırdı. Sonra başka adamlara haber verdi. Öldürdüğü kadının cesedini saklamak için yardım istedi. İçlerinde babası da vardı bu adamların. O bile yardım etti. O bile ‘normal’ dedi olana bitene. Ne olmuştu ki, oğlu bir kadın öldürmüştü. Her gün birkaç kadın ölmüyor muydu zaten. Kim bilir ne yapmıştı oğluna da hak etmişti bu ölümü? Oğlunun ‘çükünden’ kıymetli miydi? İçlerinden biri çıkıp ölü kadını yakmayı teklif etti. Ateşlere atmayı. Arkasından iz bırakmamayı.

Bazen düşünüyorum da, eğer bir cehennem varsa, sanırım bu yüzden var. Özgecan’ı yakanları yakmak için değil. Tanrı kendi günahlarını yakmak için yaratmış cehennemi. Günahkarların günahının izini silmek için. Kendi günahlarının izini yok etmek için.

Özgecan minibüse binmişti. En kötüsü ne olabilirdi ki?

Sonrası büyük bir boşluk…

 

Müzeyyen Senar öldü.

Fikret Şeneş öldü.

Özgecan Aslan öldü.

 

Her gün öldürülüyor kadınlar bu ülkede. Sebepler farklı, sonuç aynı. Katllerini meşru kılmak için bomboş kavramlar kullanıyor erkekler. Namus, adet, gelenek, ar, töre, gurur, şeref, şan, dava, hak, tahrik,mini etek, kot pantolon, saç, dekolte, işve, cilve, sigara, alkol, rıza, falan filan… Bunları kullandıkları için de ‘iyi hal’den indirim alıyorlar üstelik. Cezalarını hafifletiyorlar. Vicdanları ise zaten bir pamuk kadar hafif çoktan. Onlar, onlara öğretileni yapıyorlar. Bugün Özgecan’ın cinayetine idam isteyenler, kendi aralarında en utanmaz cümlelerinde kadınları kullanıyorlar. Sorsanız yüz tane etken fiil geçer akıllarından bir kadınla ilgili. ‘Düşürdüklerini’ anlatırlar mesela. ‘Almaktan’ ‘vermekten’ söz ederler. ‘Çakmak’ olur, ‘bakıp çıkmak’ olur, ‘kesmek’ olur, ‘imza atmak’ olur… Ne olursa olsun, onlar ‘yaparlar.’ Yapan konumdadırlar. Kadın da orada durur öylece. Zaten durmayanıyla da evlenmezler. Evliliklerinin üçüncü ayında aldatacakları karılarının kutsallığından söz ederler. ‘Delik’ derler, ‘patlak’ derler, ‘açılmış,’ ‘kullanılmış’ mallardan söz ederler. Özgecan’ın katillerinin hapishanede tecavüze uğrayacağı fikriyle rahatlatırlar içlerini. İdamın da kafadan değil, tenasül uzvundan yapılmasını tercih ederler. Hayata da kendi tenasül uzuvlarından bakarlar zaten. Kafalarına ihtiyaç duymazlar.

Bugün Özgecan’a üzüldüğünü söyleyenler, dün Müzeyyen Senar ile Fikret Şeneş’i “ayıplayanlardır” aslında. Bir kadının o yaşta ‘rakı içmesini,’ ‘şarkı söylemesini,’ ‘dekolte giymesini,’ ‘dans etmesini,’ ‘saç yaptırmasını,’ ‘evli olduğu adam dışında birini sevmesini,’ ‘annelik dışında bir işi olmasını,’ ‘bir erkeğe sırt çevirmesini,’ ‘hayır diyebilmesini’ kabul edemezler. Müzeyyen Senar’ın felç geçirmesini, Fikret Şeneş’in alzheimer olmasını “hakkın adaleti” bulurlar. “Bir kadın olarak,” o kadar “ileri” giderlerse, sonucunun bu olacağını söylerler. “Bu dünyadaki adalet” derler hastalıklarına, felaketlerine. Kadınlara neyin ‘yakışacağının’ toplum tarafından belirlendiğine inanırlar. Buna uymayanların ‘cezasını’ önce onları ‘götürerek’ kendileri verirler; sonra cezayı Allah ‘babalarına’ havale ederler.

Ve kazanırlar.

Daha doğrusu, bugün bakıyorum da, kazanıyor bunlar.

Minibüse tek başına binemeyecek kadınlar var artık sokakta. Sokağa çıkan kadını apar topar paketleyip nezarethaneye götüren kolluk kuvvetleri var. Protesto edeni ‘kız’ veya ‘kadın’ kategorilerinde değerlendiren, kadınlardan “en az üç çocuk” isteyen, kadının yerinin evi, kocasının yanı olduğunu söyleyen, taciz-kaçırılma durumunda kadınlara “bağırmalarının öğretilmesini” öğütleyen, kabinede yalnızca Aile/Kadın bakanlığına kadınları layık gören, ‘vajina’ kelimesinden utanan, “kadınlar iş hayatına girdiği için işsizlik oranlarının arttığını” iddia eden siyasetçiler var. Bir kadının kafasını kesmiş ve vücudunun geri kalanını ailesi ile birlikte konteynırlara paylaştırmış bir ‘adam’a ithafla “kadınlar ikiye ayrılır” ‘caps’leri üretenler var. Araba kullanan kadın gördüğü anda yanına sokulan, kornaya abanan adamlar var. Otobüste gördüğü kadının arkasına geçip ondan ‘nasiplenmek isteyen’ erkek çocukları var. Tecavüze uğrayıp bundan ‘utanan’ kadın dizi karakterleri var. Kurgusal bir yapımda, bir kadın ile bir erkeğin aynı evde yaşamasını uygun bulmayıp, onlardan evlenmelerini talep eden ‘üst kurullar’ var. Ve daha kötüsü, bunları normalleştirip içselleştiren, bu normlara uymazlarsa başlarına gelecek ‘kötülükleri’ hak edeceklerini düşünen kadınlar var.

Dünyayı kendilerine benzetmeye sonsuz bir hevesle koyulmuş durumdalar…

Pembe minibüslerinde hızla yol alıyorlar…

Korkarım çok yakında, Özgecan’ı da Fikret’i de Müzeyyen’i de unutturacaklar…

 

Comments Off on müzeyyen, fikret, özgecan

Filed under Güncel

syriza, anomi ve türkiye

25 Ocak 2015 Pazar günü, Yunanistan’da ‘bir adım’ atıldı. Toplumsal, siyasal, ekonomik, hukuki, bir çok farklı boyutu olan bu adım, ayakları şimdilik SYRIZA‘ya ait gözükse de Avrupa’nın ‘çeperinde’ farklı gövdeleri (İspanya’da Podemos, Portekiz’de Bloco de Esquerda, Güney Kıbrıs’ta AKEL ve diğerleri) içine alıp gitgide genişleyerek, Avrupa’daki radikal sol politika geleneğini yeniden hareketlendireceğe benziyor. Söz konusu partilerin (ya da koalisyonların) oldukça çekici vaatleri (ücrete göre vergilendirme, bedava/daha ucuz eğitim-sağlık-ulaşım hizmetleri, dış borçların silinmesi, çalışma şartlarının düzeltilmesi vs.), çokkültürlü ve kapsayıcı popülist söylemleri, karizmatik liderleri ve hitap ettikleri genç-oy potansiyelleri mevcut. Kendilerine ait bu özelliklerin ötesinde, 1970-sonrası küresel neoliberalizmin sözcüsü olmaktan öteye gidemeyen piyasacı, muhafazakar ve yarı-faşist rakiplerinin aksine, bu radikal sol hareketlerin söz konusu politik-ekonomik sürecin canından bezdirdiği insanlara sunabilecekleri – neredeyse akademik ve dolayısıyla da bir hayli inandırıcı – yeni ve alternatif söylemlere sahip oldukları da ayrı bir gerçek.

SYRIZA‘nın seçim zaferinin Türkiye’deki yansımaları ise şimdilik – popüler medyada – “SYRIZA hangi partiye benziyor?” [1] ve – görece alternatif medyada – “gördün mü Marksizm ölmemiş” [2] muhabbetlerinin ötesine geçebilmiş değil. Çoğunluk SYRIZA‘yı teorik bir fenomen olarak görmeyi reddedip, onu ortaya çıkaran şartlara ya da popülerleşmesini sağlayan söylemlere bulaşmadan, pratikte bu coğrafyaya ‘transfer’ etmeye çalıştıkça, tartışmanın bu güdük soruları aşması ve yakın zamanda da ‘moda-değerini’ kaybedip ‘yakışıklı Tsipras’-caps’lerinin dışına taşması pek olası gözükmüyor.

Yanlış anlaşılmasın, elbette SYRIZA‘nın seçim başarısının, onu ortaya çıkaran politik-ekonomik ve sosyal dinamiklerin Marksist teori aracılığıyla ele alınamayacağı ya da açıklanamayacağı iddiasını taşımıyorum. Yukarıda belirttiğim gibi SYRIZA hareketinin temeline bir aralar ‘aşılamaz’ addedilen neoliberalizmin artıklarını yerleştirmek; özelleştirme, dış borçlanma, Avrupa Birliği finans-kapital ağının altında ezilme, çevre kirliliği, tüketim toplumu gibi başlıklar altında yapısal açıklamalar getirmek – teoriyi pratikle ‘eşlemek’ adına fazlaca esnetilmemek koşuluyla – pek tabi anlamlı bir yöntem olabilir. [3] Benim iddiam, bu politik-ekonomik analizin yanına toplumsal-yapı analizinin eklemlendirilmesi olmadan SYRIZA‘nın olası Türkiye ‘şubesine’ dair açıklamaların eksik kalacağı yönünde olacak. Muhafazakar bir dilde “bizim millet komünizmi sevmez” [4] argümanının ötesine geçerek basitçe şu soruyu sormak istiyorum: Sizce bugün Türkiye toplumunun genelinde SYRIZA gibi bir alternatif hareketin varlığını onaylayabilecek sosyolojik şartlar var mı?

Bu soruya benim yanıtım, Émile Durkheim’ın popüler kavramı “anomi” (anomie) üzerinden olacak.

Anomi çoğunlukla ‘kuralsızlık’ ya da ‘normsuzluk’ (kuralların veya normların olmadığı toplumsal durum) olarak Türkçeye çevrilse de, aslında bu tanımın karşıladığı ifadenin ötesini işaret ediyor. “[Phillipe] Besnard bir anomie durumunu, ‘özelliği, belirsiz amaçlar ve sınırsız beklentiler olan, mümkün olanın giderek hızla genişlemekte olduğu sınırları ile karşılaşmaktan ileri gelen zihinsel karışıklık veya baş dönmesi’ olarak” [5] tanımlıyor.

Bu ‘baş dönmesini’ anlayabilmek için Durkheim’ın toplumsal analizini biraz ayrıntılandırmak gerekecektir. Durkheim’ın sosyolojisinde analiz nesnesi, ‘bireylerden meydana gelen’ bir toplam biçimindeki toplumdan ziyade; bir kalıp olarak ‘bütüncül toplum’ şeklinde belirleniyor. Bir başka deyişle, bireylerin toplumsal kuralları, normları, zihniyetleri ve anlayışları meydana getirdiği klasik anlayıştan farklı olarak, Durkheim’da birey, toplumun ellerinde – onun şemsiyesinin altında – şekilleniyor, birer ‘toplum ferdi’ haline dönüşüyor. Nüfusun kentlerde yoğunlaşması, toplumsal işbölümünün artışı ve birbirine ihtiyaç duyan ama bu ihtiyaçlarını kişisel (gayri-resmi) ilişkiler yerine toplumsal (resmi) ilişkiler üzerinden yürütebilen toplumların doğuşu ile Durkheim’ın ‘organik dayanışma’ dediği ilişki biçimi de ortaya çıkmış oluyor. Organik dayanışmada akılcılık ve akılcılık yöntemiyle geliştirilmiş kuralların-normların varlığını sürdürmesi, toplumsal biraradalığın önkoşulunu oluşturuyor. Ne zaman ki bu akılcı kurallarda-normlarda bir ‘aksama’ yaşanıyor, işte o zaman toplumun şimdisi de geleceği de tehlikeye giriyor; resmi-iletişim aksıyor, üzerinde konuşulmaya gerek duyulmadan anlaşılan kurallar varlık amaçlarını karşılayamıyor, işbölümü dağılıyor, önceleri bir bütünlük arz eden toplum, şimdi gelip geçici bir ‘topluluğa’ dönüşme tehlikesiyle baş başa kalıyor…

İşte tam da bu anda toplumun bir parçası olarak tasarlanmış birey, toplumdan kopmuş, toplumsallığını kaybetmiş, bireyleşmiş bir ‘insan’ haline geliyor. Bu boşluk (toplumsallaşmanın kaybı), Besnard’ın yukarıda alıntılanan “baş dönmesi” benzetmesinin nedenini oluşturuyor. Durkheim’ın deyişiyle, tam da o anda, “hastalıklı bir olay” [6] olan anomi başlıyor.

Bir çeşit kuralsızlık ya da normsuzluktan ziyade, var olan kuralları-normları toplumsal aktörlerin bir noktadan sonra anlayamadıkları; ya da var olan kuralları-normları yine toplum içerisinde ‘öğretildikleri’ kurallar-normlar ile uyumlu biçimde eşleştirme yeteneklerini kaybettikleri durumu anlatan anomi, aslında – çok farklı bir perspektiften de olsa – Sigmund Freud’un “haz ilkesi” ile “gerçeklik ilkesi” arasında yaşandığı anda ‘nevrozlara’ yol açtığını öne sürdüğü ruhsal uyumsuzluk [7] ile benzerlik arz ediyor.

Freud’da nasıl id-dışı hazlarımız toplum tarafından dikte ediliyor ve bu hazlar aynı toplum tarafından karşılanamadığında kişide “arzu nesnesine” [8] yönelik derin bir hayal kırıklığı ve buna bağlı olarak da patolojik bir isyan başlıyorsa; Durkheim’ın bireyi-var-eden-toplum’unda konulan kuralları anlayamayan, anladığını yanlış uygulayan ya da kural diye bildiği şeylerin değişimini yakalayamayan birey arasında bir uçurum (yani anomi) oluşuyor. Birey, içerisinde doğduğu, geliştiği, eğitildiği, anlam dünyası ile bilişsel mekanizmalarını ortaklaşa kurduğu topluma artık ‘anlam’ verememeye başlıyor. Durkheim bu anda “intihar” [9] vakalarındaki artıştan, toplumsal felaketlerden, ayrışmalardan ve yeni-arayışlardaki yoğunlaşmalardan söz ediyor.

Bana göre Yunanistan’da, İspanya’da ve Avrupa’nın diğer yerlerinde yükselişe geçen, var olan toplumsal (neoliberal) kodlara alternatif arayışlarını da anominin birer semptomu olarak ele almak gerekiyor. Avrupa’nın çeperindeki insanlar, içine doğdukları finans-kapital öncelikli, özelleştirmeci, bireyci, küçük grupların radikal kültürlerini yücelten, tüketimi birincil toplumsal faaliyet olarak gösteren ve buna mukabil, kodları-kuralları-normları sürekli ve sürekli değişen topluma ayak uyduramadıkları için yeni arayışlara yelken açıyorlar ve az çok ‘tutarlı’ gördükleri ilk alternatif söylemin de peşinden gidebiliyorlar. Halihazırda içinde nefes almaya çalıştıkları ‘anomi’ düşünüldüğünde, bu seçimi yaptıklarında kaybedebilecekleri şeylerin azlığı, onları bu alternatife daha da yaklaştırıyor. Elbette 2006-sonrası ekonomik kriz (kapitalist birikimin yapısal krizi), işsizlik, sürekli artan vergiler, kötüleşen yaşam koşulları gibi maddi etkenler de onların bu yöneliminin önemli (belki de belirleyici) şartlarını oluşturuyor ama bu analizin tamamlanması için (Durkheim’ın son derece muhafazakar biçimde ‘asla izin verilmemesi gerektiğini’ savunduğu) anomi faktörünün mutlaka hesaba katılması gerekiyor.

Üstelik SYRIZA‘nın veya diğer ‘sol’ hareketlerin Türkiye’ye pratik transferi söz konusu olduğunda, bana kalırsa anominin temel bir önkoşulunun sorgulanması gerekliliği çok daha fazla önem taşıyor. Şimdi kendimize şunu sormamız gerekiyor: Türkiye toplumunda öğretilen kurallar-normlar ile bireylerin kural-norm anlayışları arasında acaba Yunanistan’daki, İspanya’daki ya da Wall Street’i İşgal Et eylemlerindeki kadar büyük farklar var mı? Evet, Gezi Parkı sürecinde aktif olarak yer alan, sokağa çıkan ve memnuniyetsizliklerini dile getiren insanların ‘arzu ettikleri’ talepler ile ‘gerçekte’ elde ettikleri şeyler arasında bir uçurumun varlığından söz edebiliriz belki. Gerçekten de Türkiye toplumunun bir kısmı özgürlük, adalet, yargılama, sosyal devlet, demokrasi, insan hakları vb. konular (ve bunlarla ilgili kurallar-normlar) hakkında bu toplumda öğrendikleri ile pratikte elde ettikleri kazanımlar arasında ciddi bir fark görüyorlar. Televizyonda ölümünü izledikleri bir çocuğun ‘başına gelenler’ ile bunun sorumlularının çarptırıldığı ‘cezalar’ arasındaki uyumsuzluğa isyan edebiliyorlar örneğin. Daha önce toplumun bütünlüğünü sağladığını düşündükleri kurumlar, yasalar ve normlar konusunda bir hayal kırıklığı veya bir “baş dönmesi” yaşayabiliyorlar. Ve tam da bu nedenle, – teorik olarak – bu toplumsal kesimin bir anomi anında yaşadığından söz edilmesi mantıklı geliyor.

Ama tam da bu noktada iki soru karşımıza çıkıyor.

Birinci soru, SYRIZA ya da Podemos gibi radikal sol söylemlerin vaat ettiği kurallar-normlar ile Türkiye toplumunun anomik kesiminin arzu ettiği kurallar-normlar arasındaki uyum ile alakalıyken; ikinci soru, bu kesimin dışında kalanları kapsıyor.

İlk olarak, radikal solun vaatlerinin bazılarının anomi yaşayan Türkiye toplumuna uyduğundan söz edilebileceği açık görünüyor. Otoriteryen rejim karşısında daha popülist bir demokrasi, çalışma koşullarında ve işsizlik meselelerinde ilerleme kaydedilmesi, sağlık-eğitim gibi temel hizmetlerde sosyal demokrasiyle flört eden uygulamalar ve uluslararası finans-kapitalin uyguladığı yapısal baskılardan kaçış olanakları gibi konuların anomiyi ortadan kaldırmaya yarayabileceği öngörü dahilinde olabilir. Peki ya kültürel konular? SYRIZA‘nın görece homojen Yunanistan toplumunda karşılaşmadığı, Podemos‘un ise halihazırda (görece) başarılı bir çokkültürlülük deneyimini sahipleneceği İspanya’da faaliyet gösterdikleri düşünülürse; Türkiye’de doğabilecek alternatif bir radikal sol hareketin Kürt meselesi, Alevilerin sorunları, anadilde eğitim vb. konularda anomik kesimleri tek bir çatı altında toplayabilmesi ne kadar mümkün gerçekten? Bugün ‘ulusalcılar’ olarak adlandırılan ve bürokratik-askeri öğretinin pratikteki mevcudiyetini kaybedişinden endişe duyan toplumsal kesimin çokkültürlülükle imtihanı nasıl olabilir sizce? Ana akım medyanın kültürcü kesiminde (örneğin, Radikal Gazetesi [10]) artarak vurgulanan HDP-SYRIZA (Demirtaş-Tsipras) benzetmeleri, söz konusu kesimi CHP’den HDP’ye geçişe ikna edebilir mi mesela? Diyelim ki bu ikna sürecinde başarılı olundu, HDP’nin yeni toplumsallaşma projesi (kurallar-normlar listesi) bu kesimi yeni bir toplumsal öğrenme sürecine sokmakta başarılı olabilir mi? Peki ya MHP geçmişine sahip anomi yaşayan kesimler? Onların Kürtlerle, Alevilerle, diğer toplumsal ‘farklılıklarla’ ve hatta başlı başına “sol” fikriyle alışverişleri nasıl bir çerçevede yeniden inşa edilebilir acaba?

Bu – zor – sorular yanıtlarını bulamamışken, ikinci olarak, Türkiye toplumunun mevcut halinden ‘hoşnut’ (Freud’un dediği gibi “Behagen” [11]) olanlar konusu ekstra bir teorik sorun oluşturuyor. Halihazırdaki kuralların-normların hangisinde yapılacak bir değişiklik, yeni ve alternatif bir siyasal hareketi daha çekici hale getirebilir onlar için? Sağlık? Eğitim? Etnik/dilsel vurguların azalması? Dini toleransta yapılabilecek değişiklikler? Uluslararası finans-kapitalle araya mesafe konulması – üstelik de bunun “dünya liderliği” vurgusu yapılmadan gerçekleştirilmesi ihtimali? Karizmatik bir lider ihtiyacı? Ne kadarı eksik veya ne kadarı fazla olacaktır bu reçetenin? Zaten kültürel ve politik olarak Türkiye’de her zaman marjinal (hatta toplumsal olan her değere ‘aykırı,’ küffar!) bırakılan radikal “sol” bir siyasetin, mevcut durumda Türkiye toplumundaki kutuplaşmanın keskin çizgilerini aşabilmesi ve en azından SYRIZA‘nın yaptığı gibi bu çizgiler arasında küçük geçişleri de kapsayabilmesi ne kadar mümkün sahiden?

En azından bu yazının kapsamında cevapsız bırakılan bu soruların yanına eklenmesi gereken son bir soru daha var elbette. Peki ne yapmalı? Ülkenin anomi yaşayan kesimleri kendi içlerinde bile bir araya gelemez, yaşamayanları da zaten asla alternatife yönelmez diyerek SYRIZA‘nın yükselişini görmezden mi gelmeli, yoksa olası ve daha geniş bir anomi ihtimalini farklı tartışmalara mı açmalı?SYRIZA bir ‘model’ olarak Türkiye’ye (ve gerçekte dünyadaki tüm toplumlara), o aşılmaz görülen neoliberal sıkışmanın alternatiflere de açık olduğu gerçeğini hatırlatmışken, yanıt elbette ilk seçenek olmayacaktır. Ama bir “arzu nesnesi” olarak SYRIZA‘nın veya Podemos‘un Türkiye’ye ‘transferi’ni beklemeye koyulmaktan ziyade, yerel dinamikleri (de) anlamaya yönelik teorik yaklaşımlar üzerine yoğunlaşmak, farklı alternatifleri pratikteki izdüşümlerinden önce kağıt üzerinde değerlendirmeye almak, ‘sol’ ya da ‘sağ’ gibi boş-kodları çekiştirmekten veya kişisel bir politik ‘nefreti’ bertaraf etmek adına gerçekleşmesi-imkansız fantezilerle hazları besleyip gerçeklikle aralarındaki farkı açmaktan çok daha anlamlı olacaktır sanırım…

 

[1] Bknz., “Tsipras AK Parti’yi Örnek Almış,” Sabah, 27 Ocak 2015; “Modeli AK Parti,” Akşam, 27 Ocak 2015; “CHP: SYRIZA’yı Örnek Alacağız,” Radikal, 26 Ocak 2015; “Ankara’nın SYRIZA Tepkisi,” ÖzcanYeniçeri, 26 Ocak 2015.

[2] Bknz., Ahmet İnsel, “Gülümseyen Bir Radikal Sol,” Birikim, 17 Ocak 2015; Barış Özkul, “Yunan Solu,” Birikim, 1 Şubat 2015; Deniz Yıldırım, “SYRIZA ve Tahrir: İki 25 Ocak, İki Seçenek,” BaşkaHaber, 2 Şubat 2015; Evren Balta, “Avrupa’nın Kaderi, SYRIZA’nın Zaferi,” Birikim, 3 Şubat 2015; Mine Söğüt, “Marx’ın Hayaleti, Hortlağı, Zombisi,” Cumhuriyet, 3 Şubat 2015;

[3] Bunun başarılı bir örneği için bknz., Ergin Yıldızoğlu, “SYRIZA’nın Işığında Avrupa,” Cumhuriyet, 2 Şubat 2015 ve Ergin Yıldızoğlu, “SYRIZA’nın Işığında Avrupa – II,” Cumhuriyet, 4 Şubat 2015; hocanın vardığı sonuç bana fazlaca iyimser geldiyse de, Korkut Boratav’ın Hürriyet’te yayımlanan röportajını da bu çerçeveye dahil etmek gerekir: Cansu Çamlıbel, “Korkut Boratav: ‘SYRIZA Dalgası Yayılabilir,'” Hürriyet, 2 Şubat 2015.

[4] Bu muhafazakar söylemin derhal filizlenmiş savunmacı örneklerinden biri için bknz., Mustafa Yürekli, “Damarlarımızda İslam Kanı Mı Akıyor, Komünizm Kanı Mı?,” Haber7, 3 Şubat 2015.

[5] Ruth A. Wallace ve Alison Wolf, Çağdaş Sosyoloji Kuramları: Klasik Geleneğin Genişletilmesi, (çev.) L. Elburuz ve M. R. Ayas, 2002/2012, Ankara: Doğu-Batı, s. 50.

[6] Émile Durkheim, Toplumsal İşbölümü, (çev.) Ö. Ozankaya, 1893/2006, İstanbul: Cem, s. 23. Burada mutlaka belirtilmeli ki, Durkheim gerçekte anomiye bir çözüm modeli olarak sosyalist/komünist alternatifleri değil; Hegel’i anımsatan şekilde, öncelikle lonca-vari meslek örgütlerinin ve “müzakere meclislerinin” (hadi buna parlamenter demokrasi diyelim) kurulmasını, ancak esasında genel bir düzenleyici olarak Devletin müdahalesini işaret eden muhafazakar demokrat, yarı-tutucu ve statükocu bir düşünürdür. (Karşı bir argüman için bknz. Albert Pierce, “Durkheim and Functionalism,” Émile Durkheim, 1858-1917: A Collection of Essays, with Translations and A Bibliography içinde, K. Wolff (der.), 1960, Ohio: OSUP, ss. 154-169.)

[7] Sigmund Freud, Haz İlkesinin Ötesinde: Ben ve Id, (çev.) A. Babaoğlu, 1923/2009, İstanbul: Metis.

[8] Slavoj Žižek, Yamuk Bakmak: Popüler Kültürden Jacques Lacan’a Giriş, 1992/2010, İstanbul: Metis, ss. 15-9.

[9] Émile Durkheim, İntihar: Bir Toplumbilim İncelemesi, (çev.) Z. İlkgelen, 1897/2013, İstanbul: Pozitif, ss. 307-39.

[10] “Demirtaş’tan Tsipras’a Tebrik,” Radikal, 25 Ocak 2015.

[11] Sigmund Freud, Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları, (çev.) A. Yardımlı, 1927/2000, İstanbul: İdea.

Comments Off on syriza, anomi ve türkiye

Filed under Güncel, Teori

muhafazakarın charlie hebdo ile imtihanı… veya biraz neoliberalizm alır mıydınız?

David Harvey, 1980 sonrası dünyayı şöyle tanımlıyordu:  “Benlik odaklı bir bireycilik, kimlik politikası, multikültüralizm ve cinsel tercihler etrafında örülmüş toplumsal hareketlerin” [1] dünyası.

7 Ocak 2015 Paris saldırıları, Harvey’nin bu tanımında ne kadar da haklı olduğunu bir kez daha ortaya çıkartmakla kalmadı, aynı zamanda onun bu tanımını genişletme ve belki de doğu merkezli bir analizi de içine dahil etme fırsatı verdi.

Tabi ki, katledilen insanların akan kanlarının üzerinde, ellerini değil de beyinlerini kana bulamış sapkın ruhların kahkahaları arasında ve insanlığın günbatımında verdi bu fırsatı. Bazen ne söyleseniz olmaz ya, işte ona benziyor o görüntüler. Can çekişen bir adamın kafasına kurşun sıkarken, sanki su tabancasıyla hareket ediyormuşçasına rahat ama yüzünü gizleyecek kadar da korkak bir el var tetikte. Diğer tarafta ise Charlie Hebdo’nun kimliğinin ötesinde, kaldırımda yatan ve bedeni soğumaya başlamış bütün bir Aydınlanma aklı var sanki. Post-modern kültür denilen ucubenin zafer bayrağını diker gibi yapıp, bir anda ortadan kayboluverdiği bir gerçek-hikaye izletti bize Paris sokakları. Şimdi bu hikayeyle hesaplaşmaya çalışacak Fransa ama yine yanlış tercihlere, saptırmalara, yanlış hedef belirlemelere kurban gidecek büyük ihtimalle tüm bu uğraşlar. Ölenler ve ölenlerin ardında kalanlar, umarım bizdeki kadar kolay unutulmaz, iki ana haber arası zamana sıkıştırılmaz orada, Fransa’da, Aydınlanma’nın kalbinde…

Harvey’ye geri dönelim.

Coğrafi keşiflerle başlayan ve “sermaye birikimi”ne dayanan yeni politik-ekonomik dönem, yirminci yüzyıla ‘tatsız’ bir giriş yapmıştı. Savaşlar, devasa büyüklükte finansal krizler derken, sermaye istediği kadar birikememeye, birikse de bu birikimi harcayacak mekanları bulamamaya başlamıştı. Çözüm, Harvey’nin “devlet-finans bağı” adını verdiği mekanizmada bulundu. Basitçe, devletin sınırlarını, sermayenin içinde özgürce birikebileceği bir pazar haline getirebileceği bir mekan yapmıştı. Ancak, “bu durum, devlet ile finansal güç arasında, devlet ve sermayeyi birbirinden berrak çizgilerle ayrılabilir görme yönündeki analitik eğilimi altüst eden bir iç içe geçmişliği ortaya koy[du].” [2] Zira sermayenin kanatları vardı ve geniş devlet sınırları bile o kanatların uçmak istediği yerlere ulaşamıyordu. Sermayenin özü, birikme isteğiydi. Emperyalizm, zaten bunu ispat edeli çok uzun zaman olmuştu.

Nitekim, 1970’lerden itibaren devlet-finans bağının devlet ayağı iyice kırıldı [3]. Yeni krizler, sermayenin birikme eğilimine ket vurdu. Ancak sermaye bir kez daha ‘uyanık’ çıktı. Madem devletlerin – siyasi mekanizmaların – hassaslaştıkları anda ekonomilerde istenmeyen kaymalar yaşanacaktı; o zaman çare, devletleri hem pratikte hem de zihinlerde bitirmekte bulundu.

Bu sürece – hala – küreselleşme deniliyor.

Küreselleşme, ‘zamanı ve mekanı sıkıştırmaktır.’ Bilhassa devlet sınırlarını (sözde) ortadan kaldırmak, sermayenin ‘uçabileceği’ mekanları tamamen serbest bırakmak; bunun için de “hem hukuki, hem de hukuk dışı (şiddet, suç işleme, sahtecilik ve standart altı konut ipotek piyasasında ya da daha da önemli olarak uyuşturucu ticaretinde son zamanlarda ortaya çıkmış olduğu gibi yağmacı uygulamalar türünden) yöntemler” [4] kullanmaktır. Harvey’ye göre bu, “mülksüzleştirme yoluyla birikim”dir. Mülksüzleştirilenler bir yanda dünyanın çoğunluğunu oluştururken, biriktirenler ise küçücük bir azınlıktır. “Dünya’nın en zengin 67 kişisi, en fakir 3,5 milyar insanın toplamından daha zengindir.” [5] Doğar doğmaz borçlusunuzdur artık. [6] Devletinize, ailenize vs. değil, sermayeyi biriktirenlere karşı…Ve dahası bu durum gayet normal karşılanmaktadır.

Artık ‘devlet’ denklemden çıkmıştır. Çıktığına göre, iki yüz yıldır onunla eşleştirilen ‘millet’ de pekala teorik varlığına veda edebilir. Ve insanlar böylece ‘karışmaya’ başlar. Söylem son derece basit (Occam’ın Usturası) ve bir o kadar da çekicidir: ‘Nasıl sermayenin bir mekanı  yok ve kanatları varsa; insanların da mekanları olmamalı, kanatları olmalıdır.’ Bunun adına neoliberal bireycilik denir. Doğduğu yerde değil, yaşamak istediği yerde yaşamalıdır insan. Ait olduğu kültürde değil, ait olmak istediği kültür içinde nefes almalıdır. Dini, dili, cinsiyeti, tarihi… hepsi bireyin istediği gibi şekil almalıdır.

Evet, bu ideallerin hepsi, gerçekten, çok çekicidir. Öyle ki, bir birey olarak, toplumun ürettiği arkaik, tabu-yaratıcı, çağa ayak uyduramayan geleneklerden kolayca sıyrılabilmeyi vazeder. Tek başınıza ayakta durmanız için dünyanın artık ‘hazır’ olduğunu müjdeler. Sizi devletlerden, kültürlerden, sınırlardan, ideolojilerden, tarihten, “büyük anlatılardan” [7] kurtarmayı ve ‘özgürleştirmeyi’ güçlü birer ihtimal olarak sunar. Sizi olduğunuz gibi bırakacağı tek kategori ise “cebinizdir:” cebiniz, banka cüzdanınız, kıyafetleriniz, markalı gözlükleriniz, arabanız, eviniz…

Sinsidir neoliberalizm. Sizi toplumsal aidiyetlerinizden sıyırırken, bireysel aidiyetlerle ‘terbiye’ eder. Ait olduğunuz şeyleri de tüketebildiklerinize eşitler. Mutsuzluğunuzun kaynağı tüketememek, ruhsuzluğunuzun kaynağı aynı-şeyleri-tüketmek, huzursuzluğunuzun kaynağı ise tüketebilme-olasılığından-uzaklaşmaktır artık. Tüm bu tüketme fablının ortasında, her türlü toplumsallıktan uzaktasınızdır ve yapabileceğiniz şeylerinin sınırını kutsal kitaplardan okuma devrini kapatmış, alışveriş kataloglarında arar hale gelmişsinizdir. İki uçta da siz ‘siz’ değilsinizdir ve üstelik bu iki uçtan birini seçmenin (yani öteki ucu kaybetmenin) korkutuculuğu ile baş edebilmeniz de olanaksızdır.

İşte bu yüzden ‘ortada’dır neoliberalizmin ‘bireyi.’ Ortada, ortalıkta. Ne oraya gidebilir ne buraya. Ne onu seçebilir gönül rahatlığıyla ne öbürünü. Ne o yol doğrudur ne diğeri.

Tam da Thom Yorke’un söylediği gibi: “Hayal kırıklığına uğramıştır ve ortalarda gezinir; yerdeki bir böcek gibi ezilmiştir; hayal kırıklığına uğramıştır ve ortalarda gezinir.” [8]

Ne yapacağını bilmez bir halde, eskiden hiç beğenmediği kültüründe, geleneğinde, dininde bulur aradığı ‘sıcaklığı,’ ‘temas isteğini,’ ‘cemaat fikrini.’ Yalnız olmadığını hissetmek ister. Birileriyle nefes alabilmek, bir ‘doğru’nun parçası olabilmek. Zaten neoliberalizmin en yerinde hamlelerinden biri de, fazla büyük olmadığı, bireyleri küçük bir topluluk olmaktan öteye taşımadığı, sınıflaştırmadığı ölçüde her türlü “yerel bağlantı”ya izin vermesi, hatta onları teşvik etmesidir. En ekstrem dini pratiklerden, en alışılmadık geleneklere kadar her türlü toplanma-icadını savunur neoliberalizm. Bunu da özgürlük, çokkültürlülük ve fırsat eşitliği gibi çekici paketlere sararak yapar. Bireye bir aidiyet duygusu katabilecek (tabi bir de bu aidiyetini dışarıya sergileyebileceği güzel simgeleri paketleyip satın alınabilecek birer ürün haline getirecek) her türlü bağlantıya ‘olur’u vardır neoliberalizmin. Adını koymuştur bu küçük’ü seven kültürün: post-modernizm. [9] Yeter ki, toplanmanın çapı büyümesin; yeter ki, insanlar yapıya zarar verebilecekleri bir bütünün parçası olmayı istemesin… O kritik noktaya, canlılık eşiğine kadar her türlü ‘grubun’ öz-savunucusudur neoliberalizm. Ölü gruplar. Aksiyondan/eylemden uzak kalabalıklar. Marjinal kitleler. Bağlantısız çokluklar.

Nereden mi biliyoruz bunları?

En son hangi devletlerin savaşını izledik TV’de? En son hangi sınıflar-arası mücadele kitabını okuduk? En son hangi filmde vardı ‘bütünleşme, bir araya gelme’ mesajları – uzaylılarla savaşlarımız dışında!? İyilikten, kötülükten; doğrudan, yanlıştan bahseden şarkılar bitmedi mi artık?

Buradan kaynaklanıyor sanıyorum Paris’te doğmuş ‘çocukların’ gözünün dönmesi.

Bir yanda kayboluveren sınırları geçerek, Mağrip’ten Fransa’ya akın etmiş farklı gelenekleri, farklı kültürleri, farklı alışkanlıkları olan bir aile. Diğer yanda fakirlik, yoksulluk içinde ait olabilecekleri salık verilen tüketimden ve Fransız kültüründen paylarını alamayan çocuklar… [10] Tüketemedikleri şeylerin yerine koyabilecekleri en kolay aidiyet nesnesine açıyorlar kapılarını: dine. Bildiğimiz anlamda, insanların hayatını ahlak düzeyinde kontrol etmekle uğraşan bir din değil bu. Fransa’da – bir dönem Katolikliğin anavatanında, ana-akım geleneklerin dışında kalmış, marjinalleşmiş, kökenleri ile bağlantısını kaybetmiş, radikalleşmiş ve dolayısıyla da post-modern kültürün ilgi alanına girmiş bir din. Ne kadar aşırı, o kadar iyi. Ne kadar radikal, o kadar kimlik-verici. Ne kadar marjinal, o kadar şevkle desteklenici.

Tüketemediklerinin acısını, tükenerek çıkartan çocuklar…

Radikal olanı kendi içinde tutmanın imkansızlığıyla hiç ilgilenmeyen post-modern kültüre ve neoliberalizme yanıtlarını, “biz de yayılmak, sizi ‘biz gibi’ yapmak istiyoruz” nidalarıyla verdikleri anda, aynı post-modernizmin ve neoliberalizmin tokatını “İslamofobi” formunda yiyen çocuklar. (Tüketebilen) bireylere duydukları aşırı nefretlerini, kendilerine yönelik bir aşırı nefrete yönelterek, ortaya olsa olsa bir “kaybet-kaybet” durumu çıkartan, kendine dönüşlü ve son derece tehlikeli bir bireycilik-grupçuluk hesaplaşması…

Sonuç: 12 ölü.

Ve elbette burada, Türkiye’de…

Son otuz yıldır, daha önce devlet tarafından ezilmiş her türlü alt-kültürel, dinsel ve cemaatsel yanlarını, Tarantino filmlerinde fışkıran kanlar gibi yücelten, serbest bırakan neoliberalizme ve post-modernizme sarılmış entelektüel adayları… Ailelerinin yaşadığı baskıları kırma yollarını onlara açan ama bu ‘kıyağının’ karşılığını onlardan ciddi taleplerde bulunarak alan (örneğin, onları  da kendini-meşru-kılma zincirine bir halka olarak katan) sisteme kendilerini kaptırmış gidiyorlar bugün.

Anlatıyorlar şimdi: ‘Bu saldırıyı İslam’a mal edemezsiniz.’ ‘Biz her terör eyleminde kendimizi savunmak zorunda değiliz.’ ‘Bizim barbar olmadığımıza sizi ikna etme borcumuz yok.’ ‘Gerçek İslam bu değil.’ ‘Siz bizi dinimizden koparttığınız için radikalleşti o insanlar; yine de yaptıklarını onaylamıyoruz tabi ama, bir suçlu varsa o da sizsiniz.’ ‘Bu saldırı size karşı olduğu kadar, bize karşı da yapıldı.’

Farkında olmadıkları şey ise şu: Cumhuriyet formunda, sekülerlik formunda, modernite formunda, Avrupalılık formunda onlara dayatılan büyük anlatılardan ne kadar nefret ediyorlarsa; en az aynı büyüklükteki bir başka anlatıya, “Gerçek İslam” [11] dedikleri şeye dayandırıyorlar tüm bu iddialarını şimdi. Yani sarıldıkları post-modernizmin yıkmaya çalıştığı şeyin ta kendisine. Bir başka anlatıya. Yeni yeni ihanetini görüyorlar savundukları post-modernizmin. Nankörlüğünü.

Oysa post-modernizm, orta parmağını havaya kaldırmış, şöyle diyor onlara: ‘Ben sizi, saklanmak zorunda kaldığınız cemaat evlerindeyken seviyordum. Maklube yerken. Birilerini etrafınızda toplama amacınız yokken. Polisten kaçarken. Askerden korkarken. Cebinizde paranız yokken. Oysa şimdi her şey değişti. Çok-laştınız. Büyüdünüz siz. Evet “siz.” Eskiden her biriniz birer “sen”ken bir problemim yoktu sizinle ama ne zaman ki siz “siz” oldunuz. Artık harcanma vaktiniz geldi. İslam ile, gerçeği veya yalanı ile ilgilenmiyorum ben. Ağzımı açtım ve bekliyorum tüm bunlarla birlikte sizi de mideme indirmeyi. İştahımı açıyorsunuz. Hala benden alıntılar yaparak, hala bana güvenerek, hala benim aracılığımla kendinizi savunmaya çalışarak, beni benden alıyorsunuz…’ [12]

Sevgili eski-saklanıcı, yeni-Gerçek-İslamcı-anlatıcısı, inancıyla tamamen ters neoliberalizmi hiç eleştirmeden bir zamanlar yücelttikleri kültüre bugün tu kaka diyen, entelektüel-wannabe arkadaşlar. Benden duymuş olmayın ama size kötü bir haberim var. Neoliberalizm artık sizi, inandığınızı söylediğiniz değerleri, daha önce koruduğu özelliklerinizi istemiyor. On sekizinci yüzyıl oryantalistlerinin ilgisini çeken doğulular gibiydi tarikatlarınız onlar için. Şimdi ilgisi bitti. İngiliz bir misyonerin nargilesi gibiydiniz; içti, bittiniz. Yeterince güçlendiniz siz. Ağızlara layık kocaman bir lokma haline geldiniz.

Malum siz büyüdükçe, pazar küçülüyor. Pazar küçüldükçe, onu yeniden genişletmek gerekiyor.

Sermaye birikmek istiyor – sizin o hiç önem vermeden, övücülerine methiyeler düzdüğünüz sermaye istiyor bunu.

Siz ise bu birikimden pay alacak kadar büyüdüğünüze güvenip bu çift başlı yılanın özgün başını ele geçirebilme hayallerinizi canlı tutmaya devam ediyorsunuz.

Alıntılayın. Baudrillard deyin. [13] Debord falan, sallayın. Foucault zaten olmazsa olmaz. [14] Araya bir de Derrida çaktınız mı tamamdır bu iş…

Neoliberalizmin ağzının suyu, üzerinizi ıslattı; gitti Charlie Hebdo’yu katletti. Sıra sanki size yaklaştı. Ayak sesleri her yeni adımda gürleşiyor. Gürleşiyor. GÜRLEŞİYOR.

Sanırım iş işten geçti artık. Sermaye kan(ınızı) istiyor. [15]

[1] David Harvey, Sermaye Muamması: Kapitalizmin Krizleri, (çev.) S. Savran, 2010/2012, İstanbul: Metis, s. 139.

[2] A.g.e., s. 58.

[3]  Aslında bu devlet ayağı “kırıl-mış gibi oldu” denilmesi daha doğru, zira neoliberalizmin çekici söylemsel-lügatı “devlet-sizlik” paketini de en canlı renkteki el işi kağıtları ile kaplamış olan ve devlet-siz görünüm altında, devleti bizzat yutuveren sermayeyi ima ediyor. Neoliberalizmin kurucu babalarından – hatta bunun ilk iktisadi örneğini Augusto Pinochet’nin darbe-sonrası (1973) Şili’sinde bizzat uygulatan – Friedrich Hayek’in (1899-1992) stratejisine dair uzunca bir alıntı, konuyu daha iyi açıklayabilir:

“Hayek, piyasa toplumunun özgül niteliklerini kavramsallaştırmak için, geleneksel ‘ekonomi’ teriminin, ‘katalaksi’ (catallaxy) terimiyle değiştirilmesini önerdi: Kelime anlamıyla ‘ekonomi,’ bir ailenin yasası (nomos) demektir; yani haneyi, çiftliği ya da işletmeyi ‘birleşik bir plan uyarınca’ (a unitary goal) belirli amaçlar güderek çekip çevirme yolu demektir. ‘Belli bir tekil etkenin tanıdığı araçların kullanımına yönelik amaçlı bir düzenlemeyi’ tanımlayan bu kavram, planlı bir ekonomi anlayışına [örneğin, sosyalizme] bağlı kalmayı sürdürür. Yeni bir sözcük olan ‘katalaksi,’ Yunanca katallattein teriminden türetilmiştir ve bu terimin ikili anlamı vardır: birincisi, ‘mübadele etmek,’ (to exchange) özellikle ‘para alışverişi yapmak’ ve ikincisi, ‘topluluk içine kabul etmek,’ (admit into the community) ‘düşmandan dosta çevirmek…’ ‘Katalaksi’ sözü, piyasa düzeninin, birleşik bir amaç gütmeksizin ‘birbiriyle karşılıklı bağlantılı pek çok ekonominin meydana getirdiği bir sistem’ olduğunu ifade eder. ‘İnsanların mülkiyet, haksız fiil (tort) ve sözleşme yasasının kuralları çerçevesinde hareket etmeleri yoluyla piyasanın kendiliğinden ürettiği özel düzen türü’nü betimler. Neoliberalizmin devlete kuşkuyla yaklaştığı yönündeki yaygın kanının aksine piyasa düzeni, modern devletin hukuki, yani ideolojik biçimlerince sıkı sıkıya çerçevelenmiş ve o biçimlerin içine yerleşmiştir. Katallattein teriminin ikili anlamı, topluluk içine ‘kabul etme’nin, mübadele sürecine yatırılmış mülkiyete (property invested in the exchange-process) bağlı olduğu anlamında da okunabilir: Bir kişi, topluluğun tam üyesi olabilmek için, mübadeleye sunmak üzere kendi emek gücünü aşan bir şeylere sahiptir.” Jan Rehmann, İdeoloji Kuramları: Yabancılaşma ve Boyun Eğme Güçleri, (çev.) Ş. Alpagut, 2013/2015, İstanbul: Yordam, ss. 288-289.

[4] Harvey, Sermaye Muamması…, s. 59.

[5] “The 67 People Are As Wealthy As the World’s Poorest 3,5 Billion,” Forbes, 25 Mart 2014.

[6] Andrea Mura, “Indebted Citizenship: An Interview with David Harvet in Teatro Valle,” OpenDemocracy, 24 Şubat 2014.

[7] Jean-François Lyotard, Postmodern Durum, (çev.) İ. Birkan, 1967/2014, Ankara: BilgeSu.

[8] Thom Yorke, “Let Down,” OK Computer, 1997.

[9] ‘Sağ’ın sahiplenmeye çabaladığı, ‘sol’un ise ölümüne eleştirmeye giriştiği “postmodern kültür” kavramını sol cepheden, sermayenin küresel yayılımı ile bağlantısı içerisinde açıklayan Frederic Jameson’a göre bu kültür, sermayenin ulaştığı her deliğe girebilen ve modernitenin 1960’lardaki radikal çıkışlarının başarısızlığa uğramasının yarattığı hayal kırıklığını dolduran akışkan ve çatışmacı (agonist) bir yapıyı ve soyut imgenin (image) somut ürün (product) üzerindeki zaferini ima eder. Toplumun yalnızca bir (yüksek) kesimini hedef alan modernitenin aksine, onun her kesimini (popüleri) hedef alması sebebiyle yüceltici değil, ‘düşürücü’ (demotic) bir karakterdedir ve sermaye ile bağlantısı açısından değerlendirildiğinde, vasat olanı yücelterek siyasal bir “demokratikleşmeyi” ya da toplumsal bir “burjuvalaşmayı” (nitelikte gelişimi) değil, siyasal bir “plebleşmeyi” ve toplumsal bir “bayağılaşmayı” (nicelikte artışı) beraberinde getirmektedir. Frederic Jameson, Postmodernizm: Ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı, (çev.) N. Plümer ve A. Gölcü, 1991/2008, Ankara: Nirengi.

[10] Slavoj Žižek, Charlie Hebdo katliamına yönelik yazdığı – ve temelde IŞİD’e dair argümanlarını tekrar ettiği – yazıda “köktenci İslami terör, teröristlerin kendilerini [Batı kültüründen] üstün görmelerinden ya da kültürel-dini kimliklerini küresel tüketim uygarlığının saldırılarından korumak arzusundan kaynaklanmıyor. Onların sorunu, bizim onları aşağı görmemizle alakalı değil; onların kendilerini bizden aşağı görmeleriyle alakalı” derken, sanırım bundan bahsediyor. Ait olamadıkları kültür, teröristlerin onu bir arzu nesnesine dönüştürmesi ve sonuçta da o nesneyi yok ederek, kendi varlıklarını (terörist olarak) yeniden-tanımlamaları ile sonuçlanıyor. Slavoj Žižek, “On the Charlie Hebdo Massacre: Are the Worst Really Full of Passionate Intensity?,” NewStatesman, 10 Şubat 2015. (Yazının ‘anlaşılır’ Türkçesi için Engin Kurtay çevirisini tavsiye ediyorum.)

[11] Burada “Gerçek İslam” olarak anılan kavrama dair iki teorik sorundan da söz edilmesi gerekiyor sanırım. Birincisi, herhangi bir şey’in ‘gerçek’ olma hali, tümüyle seçilen ontolojik yaklaşıma bağlıdır. Örneğin ampirizm, şu anda önümde duran soda şişesinin gerçekliğini, benim onu görebiliyor, koklayabiliyor, hissedebiliyor olmama ve bunu duyu organlarım aracılığıyla beynime onaylatabilmeme dayandırır. “Gerçek İslam”dan bahsedenlerin hangi ontolojik yaklaşımı tercih ettiklerini belirtmeleri hepimizin işini kolaylaştıracaktır. İkincisi, Platon’dan beri gerçek olan ile ideal olan arasındaki ayrım, felsefede ontolojinin çözülememiş sorunlarından biridir ve herhangi bir bireyin “olmasını istediği şey”e atfettiği özelliğe bağlı olarak da değişmez. Benim “Gerçek İslam” kavramına dair gözlemim bu kavramı kullananların, zihinlerinde (yorumladıkları dinde) ‘idealleştirilmiş’ bir boyut olduğu ve ‘ideal’ olanı ‘gerçek’ yapmak/sanmak gibi teknik olarak çözümlenemeyecek bir patolojiye kapılmış olmalarıdır. Dolayısıyla, ortada tek bir “Gerçek İslam”dan ziyade, çok sayıda “İdeal İslam” olduğunu söylemek daha uygun olabilir.

[12] Aslında bu, muhafazakar düşüncenin “Batı karşıtı Batılı düşünceye” ilk defa ‘kurtarıcı’ gözüyle bakması da değil… Bizzat Aydınlanma-karşıtı Romantiklere, Friedrich Nietzsche’ye, Max Weber’e ve hatta Frankfurt Okulu’nun anti-Aydınlanmacılığına da ‘yaklaşmayı’ çok denedi muhafazakarlar ama teori, bu kaynaşma pratiğinin kapısını onlara çoktan kapatmıştı. Gelin Adorno ve Horkheimer’a kulak verelim: “Aydınlanmayı durdurmaya yönelik çağrılar, [1585-1619 yılları arasında yaşamış İtalyan düşünür Lucilio] Vanini’nin zamanında bile, sağın bilimlerden (exact sciences) duyulan korkudan çok, [Aydınlanmacı anlayışın üzerine kurulduğu] itaatsiz düşünceye duyulan nefretten kaynaklanır.” Batılı, eleştirel Aydınlanma-karşıtlığının hedefinde, matematikleşen ve nesnesi öznesinden koparak araçsallaştırılan bir doğa kavrayışı varken; ona kaynak yapmak isteyen muhafazakar düşünce, toplumsal ve düşünsel hiyerarşinin bozulmaması için uğraşır ve ne ironiktir ki, sözde karşı çıktıkları şey olan “bilginin araçsallaşması” tuzağı, bizzat bu ikinci grubu kendi girdabına çekmiş ve orada yok etmiştir. Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği: Felsefi Fragmanlar, N. Ülner ve E. Ö. Karadoğan (çev.), İstanbul: Kabalcı, 1944/2010, s. 64.

Muhafazakarların ‘Hıristiyanlık ve bilim eleştirisini’ sahiplenmek istedikleri (kendisini “bağımsız, namuslu Tanrıtanımaz” olarak tanımlayan”!) Nietzsche de, bu noktada kendilerini hayal kırıklığına uğratıyor ve post-moderniteden İslam/din övgüsü çıkartmayı “Bilgi yoktur: Sonuç olarak – Tanrı vardır! Ne de yeni bir syllogism zarafeti bu!” diyerek yerle yeksan ediyor. Friedrich Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üzerine: Bir Kavga Yazısı, A. İnam (çev.), İstanbul: Say, 1887/2017, s. 176 ve 179.

Buyurun, yine Nietzsche’den geliyor: “Belli dindar insanlar arasında akıldan duyulan nefreti, bu nefrete duyulan yatkınlığı gözledim. En azından bu onların kötü entelektüel vicdanını su yüzüne çıkarır.” Friedrich Nietzsche, Şen Bilim – Ana Metin I, A. İnam (çev.), İstanbul: Say, 1881-7/2017, s. 26.

[13] Bu yazıda göstermek istediğim “Gerçek İslam” anlatıcısı yazar ile post-modern yazarlar arasındaki bağlantı, Yeni Şafak gazetesi yazarı Yusuf Kaplan’ın Jean Baudrillard’dan yaptığı alıntılar ile adeta ete kemiğe bürünüyor. Kaplan ilk olarak 8 Ocak 2015 tarihinde attığı bir tweet‘te Baudrillard’dan şu alıntıyı yapıyordu: “İslam’ı terörle özdeşleştirmekle, insanlığın tek seçeneğini yok ediyoruz.” Alıntının kaynağının sunulmamış olunmasına kafayı takmaya gerek yok, zira bundan çok daha önemlisi, burada Baudrillard’dan olduğu iddia edilen bu alıntının ‘hangi bağlamda’ söylendiği hakkında en ufak bir ipucu yok. Post-modernizmin her şeyi reddettiği ‘bilgisi,’ alıntılayan-yazarlarda ‘bağlamın önemini yitirmesi’ şeklinde algılanıyor ki, herhalde post-modernizm ile ilgili yapılabilecek en yanlış yorumlardan biri de bu. Kaplan’ın alıntıladığı cümleye bakarsak, Baudrillard’ın “yok ediyoruz” eylemi ile kimi suçladığı meçhul; “insanlığın tek seçeneği” ile neyi kastettiği meçhul; bu kastedilenin hangi bağlamda kullanıldığı daha da meçhul… Oysa post-modernlik zaten bizzat bağlamın gücünü ön plana çıkaran bir yaklaşım, değil mi? Roland Barthes’ın yaptığı “yazarın ölümü” ve okuyucunun yeniden-doğması benzetmesi, zaten okuyucunun zamana-mekana (bağlama) bağlı olarak yorumlama yetisi kazandığı argümanı üzerine kurulmuyor mu? Bu cümleyi Kaplan’ın alıntıladığı yere ve zamana bağlı olarak, Charlie Hebdo Katliamı’na dayalı biçimde okursak, “bugün onu terörle eşleştiriyoruz ama, dünyanın tek seçeneği İslam’dır” gibi bir anlam çıkartmak çok kolay değil mi? İslam, hangi konuda tek seçenek? Ne zaman bir ‘seçenek’ oldu? Karşısına çıkan – ve öyle görünüyor ki galip geldiği – diğer ‘seçenekler’ nelerdi? Bu ‘galibiyete’ kim, nasıl, ne zaman karar verdi?…

Henüz bu sorular yanıt bulamamışken, Kaplan’ın bu kez kaynak da göstererek verdiği bir başka Baudrillard alıntılaması gecikmiyor: “Bir gün beyazlar, beyazlıklarını terk etmek zorunda kalacaklar [; çünkü] felaket yamyamlığıyla dünyayı köleleştirdiklerini anlayacaklar.” (“Karikatür Bir Uygarlık,” Yeni Şafak, 11 Ocak 2015) Kötü bir şaka gibi, değil mi?… Beyazlar kim? Kim onları beyazlattı? Beyazlar felaketlerini kendileri mi üretiyor? Peki ya ‘beyaz-olmayanlar?’ Hiç mi suçları yok? Kimsenin canına kıymadı mı onlar? Hepsi aynı mı bu beyaz-olmayanların? Sarı yok mu içlerinde? Siyah? Mavi? Pembe?… Hiçbir fark yok mu aralarında? Onların felaketlerini kim ‘yiyor?’…

Bu tip “şakacı” durumlarda her zaman aklıma, Gülnur Acar-Savran’ın post-modernizmi “neredeyse bir ruh hali” olarak tanımlaması geliyor… Üstelik kendince bir ruh hali de değil bu, bariz “asalak/parazit” bir ruh hali: “Post-modernizm kendisini bir teori olarak oluştururken kendi karşıtından, modernizm ya da moderniteden beleniyor; onu olumsuzlayarak, yadsıyarak kendini var ediyor. Ancak post-modernizmin besin kaynağını oluşturan karşıtı, büyük ölçüde kendisinin kurguladığı bir karşıt.” Bknz. Gülnur Acar-Savran, Özne-Yapı Gerilimi: Maddeci Bir Bakış, 1999/2004, İstanbul: Kanat, s. 14-16.

Bu “şakacı” örneklere getirilebilecek benzer bir eleştiriyi, post-modern tanımını – “başından beri [modern olanın] içinde var olan bir yenilenme hareketi… gerçeğin parçalanması karşısındaki tepkisini, gerçeğin birliğine duyulan özlemi reddederek gösteren bir akım” – Jean François Lyotard’dan aktaran Perry Anderson’da da bulabiliriz. Siyasal İslamcılar, post-modern olana sarılırken “Gerçek İslam”ın parçalanmış yorumunu, “Gerçek İslam”ın birliğine duydukları özlemi red bile etmeyerek gösteriyor ve belki de post-post-modern bir ‘yorum’ sunuyorlar. Bknz. Perry Anderson, Postmodernitenin Kökenleri, 1998/2016, İstanbul: İletişim, s. 49.

[14] Yazıyı okuyan değerli bir gelecek-meslektaşımdan, “esas popüler olan, Foucault’yu kullanmanın popüler olmasını eleştirmektir” cümlesiyle özetlenebilecek bir eleştiri aldım. Meramımı anlatmak için, kısa bir not eklemek isterim. Kendisi ve onun gibi düşünenler haklıdır. Sahiden de Michel Foucault bugün akademinin her yanında ‘alıntılanmazsa olmaz’ statüsüne geldi; hemen her makalede onun ismine rast gelir olduk. Foucault’yu okumaya ve anlamaya çalışan biri olarak, bu popülerleştirme harekatının çoğu yanı – özellikle de hayatını mümkün olabilen tüm standartlardan uzak yaşamış bir adamın, muhafazakar çevrelerce sahiplenilmesi – beni rahatsız etse bile; bu yazıda Foucault’nun dokunulmaz olması gerekliliği gibi bir argüman kullanmak istemedim elbette. Buradaki rahatsızlığım, Foucault gibi ekonomi-politiği (bilhassa Amerikan versiyonu ile) neoliberalizm eleştirisine dayalı bir adamın, tüm bu eleştirileri hiçe sayılarak, neoliberalizmin ‘n’sini ağzına almayan kişilerce rastgele alıntılanmasından kaynaklanıyordu. İlgililere, teşekkürlerimle, sunmak isterim… Bknz. Michel Foucault, The Birth of Biopolitics: Lectures At the College de France, 1978-79, M. Senellart (der.), (çev.) G. Burchell, 2004/2008, New York: Palgrave Macmillan, ss. 215-237.

[15] Bu yazının yazılmasının üzerinden neredeyse üç sene geçti ama postmodernlik, muhafazakarlık ve neoliberalizm üçgeninin dünyaya ‘sundukları’ bitmiyor. Konu ile ilgili bir güncelleme olarak Ergin Yıldızoğlu’nun “Dinin Siyasallaşması – Gerçek Postmodernizm” başlıklı makalesi (Cumhuriyet, 30 Kasım 2017), bana göre bu yazıyı tamamlamak açısından son derece önemli.

Comments Off on muhafazakarın charlie hebdo ile imtihanı… veya biraz neoliberalizm alır mıydınız?

Filed under Güncel, Teori

m.e.a.’ya mektup

“Sevgili M.E.A.,

Merhaba abicim. Beni tanımıyorsun. Muhtemelen yollarımız bir yerlerde kesişmeyecek, karşı karşıya getirmeyecek bizi tarih. Adını google’a ‘kodladığımda’ bugün itibariyle üç yüz bine yakın sayfa karşıma çıktığına göre, senin bu mektubu okuma ihtimalin de bir hayli düşük olacak.

İletişimimiz tek yönlü kalacak… tabi buna iletişim denebiliyorsa hala. Seni tanımıyordum bir hafta öncesine kadar. Bir anma töreninde bir devlet büyüğüne ‘hakaret’ ettiğin gerekçesiyle okulundan, sınıfından, arkadaşlarının gözü önünden polisler tarafından alındığını, tutuklandığını, iki gününü hapiste geçirdiğini, avukatlarının itirazı sonucunda serbest bırakıldığını ve halihazırda bu davadan tutuksuz şekilde yargılanmakta olduğunu biliyorum. Bu yazdıklarıma bakılırsa, aslında ben de seni tanımıyorum.

Nelerden hoşlandığını bilmiyorum mesela…

Nelerden korktuğunu da…

En sevdiğin yemeği, içeceği, filmi, şarkıyı, kitabı bilmiyorum.

Annenin-babanın hayatta olup olmadıkları, kardeşlerinin olup olmadığı, hangi koşullarda büyüdüğün, nereli olduğun, nereye gitmek istediğin, üniversiteye gideceksen hangi bölümü seçmeyi düşündüğün, gitmeyeceksen hayatının geri kalanındaki planların, bir sevgilinin olup olmadığı, yalnızlığı sevip sevmediğin gibi konular hakkında hiçbir fikrim yok.

Ne geçmişini biliyorum ne de geleceğin hakkında fikir yürütebilecek bir tanışıklığım var seninle. On altı yıllık hayatının beş günü hakkında – o da bazı başlıklar düzeyinde – bir (b)ilgim var sana dair sadece. Üstelik seni görsem, birileri tanıştırsa bizi, bu beş günde yaşadıklarını bana anlatmak ister misin, ben o anlatacaklarını dinlemek ister miyim, bundan bile emin değilim. Belki benimle tanıştığında gıcık olacaksın bana. Ağzımı yüzümü parçalamak isteyeceksin. “Ne diye bana sorular soruyor bu herif?” diyeceksin. Belki geçerli nedenlerin olacak, belki yalnızca ‘elektriğimiz uymayacak.’ Gözümün üstünde kaşım olacak, fikirlerim ters gelecek, üslubumda yanlışlık sezeceksin, seninle konuşmak sırf beni tatmin edecek… Belki ben hoşlanmayacağım senden aynı sebeplerle, farklı sebeplerle. Belki de hiç ayrılmayacağız organik çözülmemiz tamamlanıncaya kadar. Kim bilir?

Bunların hepsi insani şeyler.

Hepsi bir ihtimal, hepsi daha önce milyon defa yaşanmış şeyler, hepsi bir o kadar daha yaşanacak olasılıklar.

İnsani olmayan şey ne biliyor musun kardeşim?…

… beni affet lütfen ama, izninle sana bir hikaye anlatayım.

 

Fazla uzağa gitmiyoruz. Yer Kıbrıs. Zaman, bilinemeyecek kadar eski. Bir adamla tanışıyoruz orada, adı Pygmalion. Yalnız birisi. Yalnız ama üretken. İyi bir heykeltıraş. En iyilerinden biri. Fazla arkadaşı yok. Hatta kimsesi yok. Ama bu bir seçim. Sevmiyor insanları. Onlarla konuşmak istemiyor. İletişime geçmeyi, karşılıklı muhabbeti, sürprizleri, hayalkırıklıklarını, yalanları, rutin hikayeleri sevmiyor. Kendini kapattığı atölyesinde, adanın içindeki adasında, hayatını sürdürüyor. Zamanla yaptığı heykeller, en sevdikleri oluyor. Onların her bir köşesini, her bir kenarını, her bir ayrıntısını kendisi tasarlıyor. Onlara şekillerini veriyor. Onları ‘tam da görmek istediği gibi’ kıvama getiriyor. Fildişinden, kilden, taştan insanlar yaratıyor.

Hikaye bu ya, gün geliyor, bunca heykel arasından bir tanesine aşık oluyor Pygmalion. Gözlerini ondan alamıyor. Her bir ayrıntısını kendi tasarlamış olmasına rağmen, ona baktığı her seferde yeni bir özelliğini, yeni bir güzelliğini keşfediyor. Adeta onunla sürekli yeni tanışıyor. Ve her yeni tanışma, aşkını daha da güçlendiriyor. Adına Galatea diyor; yani Uyuyan Aşk. Galatea uyuyor, çünkü hiç uyanamıyor. Canlanamıyor. Temas edemiyor. Hissedemiyor. Hayatın ironisi işte; Pygmalion’un bugüne kadar insanlardan kaçmasına neden olan her ne varsa, Galatea o özellikten mahrum olması nedeniyle, Pygmalion’u kedere sürüklüyor. O kadar çaresiz kalıyor ve Galatea’yı o kadar çok seviyor ki Pygmalion, tanrılara yalvarıyor. Onlardan Galatea’yı canlandırmalarını istiyor. Gece gündüz dua ediyor. Günlerce. Aylarca. Yıllarca. Sonunda aşk tanrıçası Afrodit, onun dualarına yanıt veriyor ve Galatea’yı canlandırıyor. Ufak bir öpücük veriyor Galatea Pygmalion’a. İlk temasları böyle oluyor. Pygmalion ilk defa biriyle, bir şeyle iletişime geçiyor. Kendi tasarladığı, kendi işlediği, kendi şekillendirdiği şey ile insani bir bağlantı kuruyor. Pygmalion önceleri buna inanmakta zorlansa da hayatları boyunca birlikte, mutlulukla yaşıyorlar. [1]

 

Pygmalion’un hikayesi mutlu bitiyor. Ama gerçek dünyanın pygmalion-larının hikayesi içinde hep bir acı barındırıyor abicim.

Aynısını Berkin kardeşine de yapmışlardı. [2] Deniz abine de. Adı bilinmeyen, bilinemeyen, bilinmesine gerek olmayan başkalarına da…

Görebildiğim kadarıyla, insanlar seni kendi heykelleri yapmaya çalışıyorlar M.E.A. Hepsi birer Pygmalion olma hevesinde. Hepsi, seni kendi akıllarındaki imgelere, hikayelere, fikirlere oturtmaya çalışıyorlar. Gerçek sen’den uzakta bir yerlerde bugün on binlerce M.E.A. dolanıyor. Bazıları ‘suçlu,’ bazıları ‘kahraman’… Bazıları küfrediyor akıllarındaki M.E.A.’ya, bazıları kahramanlık şarkıları söylüyor. Bazıları onun hakkında, düşüncelerin en soysuzundan seçme cümleler sarfediyor, bazıları en abartılısından. Hepsinin sen-olmayan-M.E.A. hakkında fikirleri var. Düşündükleri, bir geçmiş algıları, bir gelecek hülyaları var. ‘Sen,’ ilgilendikleri en son şeysin onların. Temsil ettiğini sandıkları şeylerle ilgileniyor onlar. Her an hayalkırıklığına uğratabilirsin onları. On altı yaşındasın – büyük ihtimalle – hayatında çok saçma şeyler yapacaksın daha. Ama onlar sana bir sorumluluk yüklediler daha şimdiden. Kendi ‘davalarına’ bayrak diye astılar seni. Parkalarına, fularlarına, badem bıyıklarına ya da hilallerinin yanına iliştirdiler seni. Onların hayallerindeki gibi yaşamanı, onların ‘hata’ dedikleri şeyi yapmamanı isteyecekler senden. Onların ‘askerleri’ ya da ‘hainleri’ olmanı bekleyecekler. Yarın bir gün fikrini değiştirirsen, cismini değiştirirsen, kendini değiştirirsen arkandan ‘döndü’ diyecekler. ‘Akıllandı’ diyecekler. ‘Ağzının payını aldı’ diyecekler. ‘Bizi sattı’ diyecekler. Seni bir ‘hatıra’ yapacaklar çok yakında, belki iyi belki kötü, ama ne yazık ki, “hiçbir hatıra kişisel bir tercihten başka bir şey değildir… Oldukça kasıtlı bir tercihten.” [3]

Onlar, birer Pygmalion değiller M.E.A. Maalesef değiller. Onun kadar yetenekli, onun kadar becerikli, onun kadar kendilerini yalnızca heykellerine adamış karakterde değiller. O kurguladıkları M.E.A.’yı bırakıp gidecekler bir gün – muhtemelen çok yakında. Adına şarkı yazanlar, o şarkıların sözlerini unutacak. Suçunu yazanlar, adını hatırlayamayacak. Kimse dua etmeyecek arkandan. Afrodit veya bir başka tanrı o kurguya hayat verip, seni baştan yaratmayacak. Seni ‘sen’ olduğun için seven birileri olmayacak etrafında. Gerçek sen’den uzakta bir sürü sen var ve sen, bu ‘sen’lerin hiçbirinden sorumlu değilken, onlar omzuna yükledikleri bu yükten habersiz ve umursamaz devam edecekler hayatlarına. Sen ise bu yükle yaşamaya devam etmeye çalışacaksın kim bilir daha kaç zaman?…

Oysa sen daha on altı, sadece on altı yaşındasın ya M.E.A. Bir heykel de değilsin üstelik. Taştan yapılmadın. Senin de fikirlerin, imgelerin, hikayelerin var. Bir haftadır ortada senden biri sürü var ve bu bir sürü seni karıştırıp tek bir sen yapmaya çalışsak bile, ortaya gerçek sen çıkmayacak, biliyorsun. Omzunda bir yükle yaşamak zorunda değilsin ki sen. Sen ‘suçlu’ da değilsin, ‘kahraman’ da, Efes’li Herostratos da [4]… Sen daha kendi başına, bu yaşında, kendini ararken, ortalıkta bir sürü sen buldun ve bunların senin hayatının geri kalanı hakkında senden bağımsız geliştirdikleri bir sürü planları var! Attığın ve atacağın her adımda gözleri var. Sana verdikleri tavsiyeler, telkinler, rehberler var.

Bunları yazarak, lütfen benim de sana tavsiye vermeye çalıştığım gelmesin aklına. Çünkü verebilecek bir tavsiyem yok. Seni ‘suçlu M.E.A.’ olarak da, ‘kahraman M.E.A.’ olarak da tanımak istemem ben. Yerine kendimi koymayı bile başaramam. Yollarımız kesişseydi belki tanışırdık, ‘sen’ ve ‘ben’ olarak. Ama şu anda sen’i bilmiyorum ben. Yalnızca istiyorum ki, sen ‘sen’ olabilmeye, o arayışta yalnız ve bağımsız kalabilmeye, sen istediğin sürece, cesaret edebil. On altı yaşının sonrasına da bolca hata sığdırabil. Mutlu olabilmeyi, birilerinin fikrinde/imgesinde değil de, kendinde arayabil. Ya da bunların hepsini, bu yazdıklarımın hepsini “amma saçmalamışsın be hıyar” diyerek boşverebil. Ve bunlardan hangisini yapacaksan, onu sen – gerçekten sen – seçebil. Pygmalion-özentisi insanların heykeli olmayabil. Sen’i senden çalmaya çalışan insanlara karşı sorumlu olmadığını ve korkmanı gerektirecek hiçbir şey olmadığını yeniden hatırlayabil.

Sen bir kısaltmadan fazlasısın abicim.

Şekil verilebilecek, yontulabilecek, birilerinin değerlerini temsil etmek zorunda bırakılabilecek bir heykel değilsin sen abicim.

Sen lütfen ‘sen’ ol abicim.”

 

[1] Ovidius, Dönüşümler, (çev.) İ. Z. Eyüboğlu, 1994, İstanbul: Payel.

[2] http://ovuncongur.com/berkin-elvan-olumludur/

[3] Chuck Palahniuk, Anlat Bakalım, (çev.) Ş. İşler, 2004/2014, İstanbul: Ayrıntı, s. 138.

[4] Hikaye bu ya, milattan önce dört yüzüncü yüzyılda Artemis Tapınağını yıkarak ünlü olma amacına ulaşmaya çalışan kişi – kimine göre ilk varoluşçu, kimine göre ilk terörist…

Comments Off on m.e.a.’ya mektup

Filed under Güncel