müzeyyen, fikret, özgecan

Crossing the Bridge‘i sinemada izlemiştim. Fatih Akın’ın ‘müziğini izlemeye’ gitmiş, hiç beklemediğim anda gelen bir hayranlıkla eve dönmüştüm. İsmini, cismini ve hatta sesini bildiğim ama hayatımın hiçbir döneminde dinlemediğim o kadın, o sahne ile aklıma takılıp kalmıştı. Hala da orada, aklımda…

İki dakika bile sürmemişti oysa.

Pürüzleriyle, çatlaklarıyla, tınısıyla beni benden alan o sesin sahibi kadın, “sofular haram demişler bu aşkın şarabına; ben doldurur ben içerim, günah benim kime ne?” diye sormuş, elinde tuttuğu kadehi bir aşağı bir yukarı çevirmiş, içindeki rakıyı kafasına dikmiş, ağzından çıkan o sözlere yakışan özgüveniyle kadehi fırlatıp atmış ve her bir kıvrımında ayrı bir anı olan o geniş yüzüne hayatımda gördüğüm en güzel gülüşlerden birini yerleştirmişti.

Bir ekran aracılığıyla gördüklerim içinde beni en çok etkileyen kadın olmuştu Müzeyyen Senar. Hali, tavrı, her şeyiyle bana umut vermişti. Başka bir zamana aitti sanki. Etrafında olup bitenlerin onu hiç etkileyemeyeceği bir yerdeydi: Öylesine ayrı ama aynı anda öylesine seninle… Başka bir şarkısında söylediği gibi “tavrına hayran olunası” bir kadındı o. Zarif değildi, dokunursanız incinecek gibi bir hali yoktu, hiçbir dizi karakterini andırmıyordu… İçinde yaşadığım ucube, kapalı, durağan ve gittikçe de olmayan bir geçmişe özlem duyan o berbat toplumun ‘kadın’a biçtiği rollerden bu sıyrılmışlığıydı belki onu bu kadar özel yapan.

Tabi bir de sesi… Ah o sesi…

En çok Ajda-şarkılarında geçiyordu adı. “Zihin, akıl, zeka, mantık” gibi anlamlara geldiğindendi belki, günümüzde kadınlara ‘layık görülmeyen’ bir ismi vardı bu kadının. “Fikret de kim?” diyordunuz daha kağıt üzerinde. Yazdığı sözlere bakıyordunuz, ‘erkekliğinden’ emin olmak için. “Haykıracak nefesi kalmasa bile,” aşkını “bir günah gibi gizleyen,” “kimler geldi kimler geçti” diyerek hayatına giren erkekleri saymakta zorlanan, aşkını “yalvarırken görmek, onu ağlatabilmek, geçmişi ondan geri almak” ümidiyle onun geri dönüşünü bile “olmaz artık, kapı açık, arkanı dön ve çık” diyerek reddeden biri, nasıl olur da bir kadın olabilirdi ki zaten?

Evlenmiş, evlendiği adamdan iki çocuğu olmuş ama hep başka birini sevmiş ve bunu şarkılarında dile getirebilmiş bir kadındı Fikret Şeneş. Tüm şarkılarını bir tek adama yazmıştı ve bu adam ne kocası, ne babası, ne çocuğuydu… Müslüman mahallesinde salyangoz satıyordu. Erkeğin dünyasında  edilgen fiillere hapsedilmiş kadına söylememesi gereken, düşünmemesi gereken sözlerle cesaret veriyordu. “Gidin” diyordu kadınlara; kimi sevmek istiyorsanız onu sevin. Ne yapmak istiyorsanız onu yapın. Size ne diyecekleriyle, ne yapacaklarıyla ilgilenmeyin. Anne  olmak zorunda değilsiniz. Fedakar olmak zorunda değilsiniz. İncinmek zorunda değilsiniz. Ağlamak zorunda değilsiniz. Duygusal olmak zorunda değilsiniz. Topluma ayak uydurmak zorunda değilsiniz. Gidin. Gidin ve kapısını kendi ellerinizle, içeriden kapattığınız o hapishane kapılarını açın. Dışarı çıkın. Nefes alın. “Lacivert” gökyüzüne bakın. Hayatınızı yaşayın. İstediğiniz gibi…

Birinin kadını olmayın.

Kim bilir neler geçiyordu aklından?

Kulağında bir müzik var mıydı acaba? Belki de Müzeyyen dinliyordu. Ya da Fikret’in bir şarkısını. Dinledikleri ona cesaret veriyordu belki, tam da minibüste tek başına kaldığında. Ne Müzeyyen’in ne de Fikret’in aklına gelirdi herhalde sadece minibüsün birinde tek başına kaldığı için korkacağı, endişeleneceği, rahatsız olacağı bir kadının. 2015 yılında… Cesaretle ne ilgisi olabilirdi ki, bir toplu ulaşım aracında tek başına olmanın? Kadın olmanın? Korkmanın?

Özgecan sadece kadın olduğu için, direksiyonu kırdı bir adam. Güzergahtan çıktı. Gaza bastı. Özgecan’ın “neden bu yoldan gidiyoruz?” sorusunu duymazlıktan geldi. Küfretti, “otur yerine” dedi; belki de bir yalan uydurdu. Bir kuytu arıyordu gözleri. Arabayı sağa çekti. İçinden, bağırmaya başlayan Özgecan’ı çıkarttı. Sert bir biçimde onu yere sermeye çalıştı. Tecavüze yeltendi. Özgecan kendini korumaya çalıştığı için ‘sinirlendi.’ Sinirlerini onu öldürerek yatıştırdı. Sonra başka adamlara haber verdi. Öldürdüğü kadının cesedini saklamak için yardım istedi. İçlerinde babası da vardı bu adamların. O bile yardım etti. O bile ‘normal’ dedi olana bitene. Ne olmuştu ki, oğlu bir kadın öldürmüştü. Her gün birkaç kadın ölmüyor muydu zaten. Kim bilir ne yapmıştı oğluna da hak etmişti bu ölümü? Oğlunun ‘çükünden’ kıymetli miydi? İçlerinden biri çıkıp ölü kadını yakmayı teklif etti. Ateşlere atmayı. Arkasından iz bırakmamayı.

Bazen düşünüyorum da, eğer bir cehennem varsa, sanırım bu yüzden var. Özgecan’ı yakanları yakmak için değil. Tanrı kendi günahlarını yakmak için yaratmış cehennemi. Günahkarların günahının izini silmek için. Kendi günahlarının izini yok etmek için.

Özgecan minibüse binmişti. En kötüsü ne olabilirdi ki?

Sonrası büyük bir boşluk…

 

Müzeyyen Senar öldü.

Fikret Şeneş öldü.

Özgecan Aslan öldü.

 

Her gün öldürülüyor kadınlar bu ülkede. Sebepler farklı, sonuç aynı. Katllerini meşru kılmak için bomboş kavramlar kullanıyor erkekler. Namus, adet, gelenek, ar, töre, gurur, şeref, şan, dava, hak, tahrik,mini etek, kot pantolon, saç, dekolte, işve, cilve, sigara, alkol, rıza, falan filan… Bunları kullandıkları için de ‘iyi hal’den indirim alıyorlar üstelik. Cezalarını hafifletiyorlar. Vicdanları ise zaten bir pamuk kadar hafif çoktan. Onlar, onlara öğretileni yapıyorlar. Bugün Özgecan’ın cinayetine idam isteyenler, kendi aralarında en utanmaz cümlelerinde kadınları kullanıyorlar. Sorsanız yüz tane etken fiil geçer akıllarından bir kadınla ilgili. ‘Düşürdüklerini’ anlatırlar mesela. ‘Almaktan’ ‘vermekten’ söz ederler. ‘Çakmak’ olur, ‘bakıp çıkmak’ olur, ‘kesmek’ olur, ‘imza atmak’ olur… Ne olursa olsun, onlar ‘yaparlar.’ Yapan konumdadırlar. Kadın da orada durur öylece. Zaten durmayanıyla da evlenmezler. Evliliklerinin üçüncü ayında aldatacakları karılarının kutsallığından söz ederler. ‘Delik’ derler, ‘patlak’ derler, ‘açılmış,’ ‘kullanılmış’ mallardan söz ederler. Özgecan’ın katillerinin hapishanede tecavüze uğrayacağı fikriyle rahatlatırlar içlerini. İdamın da kafadan değil, tenasül uzvundan yapılmasını tercih ederler. Hayata da kendi tenasül uzuvlarından bakarlar zaten. Kafalarına ihtiyaç duymazlar.

Bugün Özgecan’a üzüldüğünü söyleyenler, dün Müzeyyen Senar ile Fikret Şeneş’i “ayıplayanlardır” aslında. Bir kadının o yaşta ‘rakı içmesini,’ ‘şarkı söylemesini,’ ‘dekolte giymesini,’ ‘dans etmesini,’ ‘saç yaptırmasını,’ ‘evli olduğu adam dışında birini sevmesini,’ ‘annelik dışında bir işi olmasını,’ ‘bir erkeğe sırt çevirmesini,’ ‘hayır diyebilmesini’ kabul edemezler. Müzeyyen Senar’ın felç geçirmesini, Fikret Şeneş’in alzheimer olmasını “hakkın adaleti” bulurlar. “Bir kadın olarak,” o kadar “ileri” giderlerse, sonucunun bu olacağını söylerler. “Bu dünyadaki adalet” derler hastalıklarına, felaketlerine. Kadınlara neyin ‘yakışacağının’ toplum tarafından belirlendiğine inanırlar. Buna uymayanların ‘cezasını’ önce onları ‘götürerek’ kendileri verirler; sonra cezayı Allah ‘babalarına’ havale ederler.

Ve kazanırlar.

Daha doğrusu, bugün bakıyorum da, kazanıyor bunlar.

Minibüse tek başına binemeyecek kadınlar var artık sokakta. Sokağa çıkan kadını apar topar paketleyip nezarethaneye götüren kolluk kuvvetleri var. Protesto edeni ‘kız’ veya ‘kadın’ kategorilerinde değerlendiren, kadınlardan “en az üç çocuk” isteyen, kadının yerinin evi, kocasının yanı olduğunu söyleyen, taciz-kaçırılma durumunda kadınlara “bağırmalarının öğretilmesini” öğütleyen, kabinede yalnızca Aile/Kadın bakanlığına kadınları layık gören, ‘vajina’ kelimesinden utanan, “kadınlar iş hayatına girdiği için işsizlik oranlarının arttığını” iddia eden siyasetçiler var. Bir kadının kafasını kesmiş ve vücudunun geri kalanını ailesi ile birlikte konteynırlara paylaştırmış bir ‘adam’a ithafla “kadınlar ikiye ayrılır” ‘caps’leri üretenler var. Araba kullanan kadın gördüğü anda yanına sokulan, kornaya abanan adamlar var. Otobüste gördüğü kadının arkasına geçip ondan ‘nasiplenmek isteyen’ erkek çocukları var. Tecavüze uğrayıp bundan ‘utanan’ kadın dizi karakterleri var. Kurgusal bir yapımda, bir kadın ile bir erkeğin aynı evde yaşamasını uygun bulmayıp, onlardan evlenmelerini talep eden ‘üst kurullar’ var. Ve daha kötüsü, bunları normalleştirip içselleştiren, bu normlara uymazlarsa başlarına gelecek ‘kötülükleri’ hak edeceklerini düşünen kadınlar var.

Dünyayı kendilerine benzetmeye sonsuz bir hevesle koyulmuş durumdalar…

Pembe minibüslerinde hızla yol alıyorlar…

Korkarım çok yakında, Özgecan’ı da Fikret’i de Müzeyyen’i de unutturacaklar…

 

Comments Off on müzeyyen, fikret, özgecan

Filed under Güncel

syriza, anomi ve türkiye

25 Ocak 2015 Pazar günü, Yunanistan’da ‘bir adım’ atıldı. Toplumsal, siyasal, ekonomik, hukuki, bir çok farklı boyutu olan bu adım, ayakları şimdilik SYRIZA‘ya ait gözükse de Avrupa’nın ‘çeperinde’ farklı gövdeleri (İspanya’da Podemos, Portekiz’de Bloco de Esquerda, Güney Kıbrıs’ta AKEL ve diğerleri) içine alıp gitgide genişleyerek, Avrupa’daki radikal sol politika geleneğini yeniden hareketlendireceğe benziyor. Söz konusu partilerin (ya da koalisyonların) oldukça çekici vaatleri (ücrete göre vergilendirme, bedava/daha ucuz eğitim-sağlık-ulaşım hizmetleri, dış borçların silinmesi, çalışma şartlarının düzeltilmesi vs.), çokkültürlü ve kapsayıcı popülist söylemleri, karizmatik liderleri ve hitap ettikleri genç-oy potansiyelleri mevcut. Kendilerine ait bu özelliklerin ötesinde, 1970-sonrası küresel neoliberalizmin sözcüsü olmaktan öteye gidemeyen piyasacı, muhafazakar ve yarı-faşist rakiplerinin aksine, bu radikal sol hareketlerin söz konusu politik-ekonomik sürecin canından bezdirdiği insanlara sunabilecekleri – neredeyse akademik ve dolayısıyla da bir hayli inandırıcı – yeni ve alternatif söylemlere sahip oldukları da ayrı bir gerçek.

SYRIZA‘nın seçim zaferinin Türkiye’deki yansımaları ise şimdilik – popüler medyada – “SYRIZA hangi partiye benziyor?” [1] ve – görece alternatif medyada – “gördün mü Marksizm ölmemiş” [2] muhabbetlerinin ötesine geçebilmiş değil. Çoğunluk SYRIZA‘yı teorik bir fenomen olarak görmeyi reddedip, onu ortaya çıkaran şartlara ya da popülerleşmesini sağlayan söylemlere bulaşmadan, pratikte bu coğrafyaya ‘transfer’ etmeye çalıştıkça, tartışmanın bu güdük soruları aşması ve yakın zamanda da ‘moda-değerini’ kaybedip ‘yakışıklı Tsipras’-caps’lerinin dışına taşması pek olası gözükmüyor.

Yanlış anlaşılmasın, elbette SYRIZA‘nın seçim başarısının, onu ortaya çıkaran politik-ekonomik ve sosyal dinamiklerin Marksist teori aracılığıyla ele alınamayacağı ya da açıklanamayacağı iddiasını taşımıyorum. Yukarıda belirttiğim gibi SYRIZA hareketinin temeline bir aralar ‘aşılamaz’ addedilen neoliberalizmin artıklarını yerleştirmek; özelleştirme, dış borçlanma, Avrupa Birliği finans-kapital ağının altında ezilme, çevre kirliliği, tüketim toplumu gibi başlıklar altında yapısal açıklamalar getirmek – teoriyi pratikle ‘eşlemek’ adına fazlaca esnetilmemek koşuluyla – pek tabi anlamlı bir yöntem olabilir. [3] Benim iddiam, bu politik-ekonomik analizin yanına toplumsal-yapı analizinin eklemlendirilmesi olmadan SYRIZA‘nın olası Türkiye ‘şubesine’ dair açıklamaların eksik kalacağı yönünde olacak. Muhafazakar bir dilde “bizim millet komünizmi sevmez” [4] argümanının ötesine geçerek basitçe şu soruyu sormak istiyorum: Sizce bugün Türkiye toplumunun genelinde SYRIZA gibi bir alternatif hareketin varlığını onaylayabilecek sosyolojik şartlar var mı?

Bu soruya benim yanıtım, Émile Durkheim’ın popüler kavramı “anomi” (anomie) üzerinden olacak.

Anomi çoğunlukla ‘kuralsızlık’ ya da ‘normsuzluk’ (kuralların veya normların olmadığı toplumsal durum) olarak Türkçeye çevrilse de, aslında bu tanımın karşıladığı ifadenin ötesini işaret ediyor. “[Phillipe] Besnard bir anomie durumunu, ‘özelliği, belirsiz amaçlar ve sınırsız beklentiler olan, mümkün olanın giderek hızla genişlemekte olduğu sınırları ile karşılaşmaktan ileri gelen zihinsel karışıklık veya baş dönmesi’ olarak” [5] tanımlıyor.

Bu ‘baş dönmesini’ anlayabilmek için Durkheim’ın toplumsal analizini biraz ayrıntılandırmak gerekecektir. Durkheim’ın sosyolojisinde analiz nesnesi, ‘bireylerden meydana gelen’ bir toplam biçimindeki toplumdan ziyade; bir kalıp olarak ‘bütüncül toplum’ şeklinde belirleniyor. Bir başka deyişle, bireylerin toplumsal kuralları, normları, zihniyetleri ve anlayışları meydana getirdiği klasik anlayıştan farklı olarak, Durkheim’da birey, toplumun ellerinde – onun şemsiyesinin altında – şekilleniyor, birer ‘toplum ferdi’ haline dönüşüyor. Nüfusun kentlerde yoğunlaşması, toplumsal işbölümünün artışı ve birbirine ihtiyaç duyan ama bu ihtiyaçlarını kişisel (gayri-resmi) ilişkiler yerine toplumsal (resmi) ilişkiler üzerinden yürütebilen toplumların doğuşu ile Durkheim’ın ‘organik dayanışma’ dediği ilişki biçimi de ortaya çıkmış oluyor. Organik dayanışmada akılcılık ve akılcılık yöntemiyle geliştirilmiş kuralların-normların varlığını sürdürmesi, toplumsal biraradalığın önkoşulunu oluşturuyor. Ne zaman ki bu akılcı kurallarda-normlarda bir ‘aksama’ yaşanıyor, işte o zaman toplumun şimdisi de geleceği de tehlikeye giriyor; resmi-iletişim aksıyor, üzerinde konuşulmaya gerek duyulmadan anlaşılan kurallar varlık amaçlarını karşılayamıyor, işbölümü dağılıyor, önceleri bir bütünlük arz eden toplum, şimdi gelip geçici bir ‘topluluğa’ dönüşme tehlikesiyle baş başa kalıyor…

İşte tam da bu anda toplumun bir parçası olarak tasarlanmış birey, toplumdan kopmuş, toplumsallığını kaybetmiş, bireyleşmiş bir ‘insan’ haline geliyor. Bu boşluk (toplumsallaşmanın kaybı), Besnard’ın yukarıda alıntılanan “baş dönmesi” benzetmesinin nedenini oluşturuyor. Durkheim’ın deyişiyle, tam da o anda, “hastalıklı bir olay” [6] olan anomi başlıyor.

Bir çeşit kuralsızlık ya da normsuzluktan ziyade, var olan kuralları-normları toplumsal aktörlerin bir noktadan sonra anlayamadıkları; ya da var olan kuralları-normları yine toplum içerisinde ‘öğretildikleri’ kurallar-normlar ile uyumlu biçimde eşleştirme yeteneklerini kaybettikleri durumu anlatan anomi, aslında – çok farklı bir perspektiften de olsa – Sigmund Freud’un “haz ilkesi” ile “gerçeklik ilkesi” arasında yaşandığı anda ‘nevrozlara’ yol açtığını öne sürdüğü ruhsal uyumsuzluk [7] ile benzerlik arz ediyor.

Freud’da nasıl id-dışı hazlarımız toplum tarafından dikte ediliyor ve bu hazlar aynı toplum tarafından karşılanamadığında kişide “arzu nesnesine” [8] yönelik derin bir hayal kırıklığı ve buna bağlı olarak da patolojik bir isyan başlıyorsa; Durkheim’ın bireyi-var-eden-toplum’unda konulan kuralları anlayamayan, anladığını yanlış uygulayan ya da kural diye bildiği şeylerin değişimini yakalayamayan birey arasında bir uçurum (yani anomi) oluşuyor. Birey, içerisinde doğduğu, geliştiği, eğitildiği, anlam dünyası ile bilişsel mekanizmalarını ortaklaşa kurduğu topluma artık ‘anlam’ verememeye başlıyor. Durkheim bu anda “intihar” [9] vakalarındaki artıştan, toplumsal felaketlerden, ayrışmalardan ve yeni-arayışlardaki yoğunlaşmalardan söz ediyor.

Bana göre Yunanistan’da, İspanya’da ve Avrupa’nın diğer yerlerinde yükselişe geçen, var olan toplumsal (neoliberal) kodlara alternatif arayışlarını da anominin birer semptomu olarak ele almak gerekiyor. Avrupa’nın çeperindeki insanlar, içine doğdukları finans-kapital öncelikli, özelleştirmeci, bireyci, küçük grupların radikal kültürlerini yücelten, tüketimi birincil toplumsal faaliyet olarak gösteren ve buna mukabil, kodları-kuralları-normları sürekli ve sürekli değişen topluma ayak uyduramadıkları için yeni arayışlara yelken açıyorlar ve az çok ‘tutarlı’ gördükleri ilk alternatif söylemin de peşinden gidebiliyorlar. Halihazırda içinde nefes almaya çalıştıkları ‘anomi’ düşünüldüğünde, bu seçimi yaptıklarında kaybedebilecekleri şeylerin azlığı, onları bu alternatife daha da yaklaştırıyor. Elbette 2006-sonrası ekonomik kriz (kapitalist birikimin yapısal krizi), işsizlik, sürekli artan vergiler, kötüleşen yaşam koşulları gibi maddi etkenler de onların bu yöneliminin önemli (belki de belirleyici) şartlarını oluşturuyor ama bu analizin tamamlanması için (Durkheim’ın son derece muhafazakar biçimde ‘asla izin verilmemesi gerektiğini’ savunduğu) anomi faktörünün mutlaka hesaba katılması gerekiyor.

Üstelik SYRIZA‘nın veya diğer ‘sol’ hareketlerin Türkiye’ye pratik transferi söz konusu olduğunda, bana kalırsa anominin temel bir önkoşulunun sorgulanması gerekliliği çok daha fazla önem taşıyor. Şimdi kendimize şunu sormamız gerekiyor: Türkiye toplumunda öğretilen kurallar-normlar ile bireylerin kural-norm anlayışları arasında acaba Yunanistan’daki, İspanya’daki ya da Wall Street’i İşgal Et eylemlerindeki kadar büyük farklar var mı? Evet, Gezi Parkı sürecinde aktif olarak yer alan, sokağa çıkan ve memnuniyetsizliklerini dile getiren insanların ‘arzu ettikleri’ talepler ile ‘gerçekte’ elde ettikleri şeyler arasında bir uçurumun varlığından söz edebiliriz belki. Gerçekten de Türkiye toplumunun bir kısmı özgürlük, adalet, yargılama, sosyal devlet, demokrasi, insan hakları vb. konular (ve bunlarla ilgili kurallar-normlar) hakkında bu toplumda öğrendikleri ile pratikte elde ettikleri kazanımlar arasında ciddi bir fark görüyorlar. Televizyonda ölümünü izledikleri bir çocuğun ‘başına gelenler’ ile bunun sorumlularının çarptırıldığı ‘cezalar’ arasındaki uyumsuzluğa isyan edebiliyorlar örneğin. Daha önce toplumun bütünlüğünü sağladığını düşündükleri kurumlar, yasalar ve normlar konusunda bir hayal kırıklığı veya bir “baş dönmesi” yaşayabiliyorlar. Ve tam da bu nedenle, – teorik olarak – bu toplumsal kesimin bir anomi anında yaşadığından söz edilmesi mantıklı geliyor.

Ama tam da bu noktada iki soru karşımıza çıkıyor.

Birinci soru, SYRIZA ya da Podemos gibi radikal sol söylemlerin vaat ettiği kurallar-normlar ile Türkiye toplumunun anomik kesiminin arzu ettiği kurallar-normlar arasındaki uyum ile alakalıyken; ikinci soru, bu kesimin dışında kalanları kapsıyor.

İlk olarak, radikal solun vaatlerinin bazılarının anomi yaşayan Türkiye toplumuna uyduğundan söz edilebileceği açık görünüyor. Otoriteryen rejim karşısında daha popülist bir demokrasi, çalışma koşullarında ve işsizlik meselelerinde ilerleme kaydedilmesi, sağlık-eğitim gibi temel hizmetlerde sosyal demokrasiyle flört eden uygulamalar ve uluslararası finans-kapitalin uyguladığı yapısal baskılardan kaçış olanakları gibi konuların anomiyi ortadan kaldırmaya yarayabileceği öngörü dahilinde olabilir. Peki ya kültürel konular? SYRIZA‘nın görece homojen Yunanistan toplumunda karşılaşmadığı, Podemos‘un ise halihazırda (görece) başarılı bir çokkültürlülük deneyimini sahipleneceği İspanya’da faaliyet gösterdikleri düşünülürse; Türkiye’de doğabilecek alternatif bir radikal sol hareketin Kürt meselesi, Alevilerin sorunları, anadilde eğitim vb. konularda anomik kesimleri tek bir çatı altında toplayabilmesi ne kadar mümkün gerçekten? Bugün ‘ulusalcılar’ olarak adlandırılan ve bürokratik-askeri öğretinin pratikteki mevcudiyetini kaybedişinden endişe duyan toplumsal kesimin çokkültürlülükle imtihanı nasıl olabilir sizce? Ana akım medyanın kültürcü kesiminde (örneğin, Radikal Gazetesi [10]) artarak vurgulanan HDP-SYRIZA (Demirtaş-Tsipras) benzetmeleri, söz konusu kesimi CHP’den HDP’ye geçişe ikna edebilir mi mesela? Diyelim ki bu ikna sürecinde başarılı olundu, HDP’nin yeni toplumsallaşma projesi (kurallar-normlar listesi) bu kesimi yeni bir toplumsal öğrenme sürecine sokmakta başarılı olabilir mi? Peki ya MHP geçmişine sahip anomi yaşayan kesimler? Onların Kürtlerle, Alevilerle, diğer toplumsal ‘farklılıklarla’ ve hatta başlı başına “sol” fikriyle alışverişleri nasıl bir çerçevede yeniden inşa edilebilir acaba?

Bu – zor – sorular yanıtlarını bulamamışken, ikinci olarak, Türkiye toplumunun mevcut halinden ‘hoşnut’ (Freud’un dediği gibi “Behagen” [11]) olanlar konusu ekstra bir teorik sorun oluşturuyor. Halihazırdaki kuralların-normların hangisinde yapılacak bir değişiklik, yeni ve alternatif bir siyasal hareketi daha çekici hale getirebilir onlar için? Sağlık? Eğitim? Etnik/dilsel vurguların azalması? Dini toleransta yapılabilecek değişiklikler? Uluslararası finans-kapitalle araya mesafe konulması – üstelik de bunun “dünya liderliği” vurgusu yapılmadan gerçekleştirilmesi ihtimali? Karizmatik bir lider ihtiyacı? Ne kadarı eksik veya ne kadarı fazla olacaktır bu reçetenin? Zaten kültürel ve politik olarak Türkiye’de her zaman marjinal (hatta toplumsal olan her değere ‘aykırı,’ küffar!) bırakılan radikal “sol” bir siyasetin, mevcut durumda Türkiye toplumundaki kutuplaşmanın keskin çizgilerini aşabilmesi ve en azından SYRIZA‘nın yaptığı gibi bu çizgiler arasında küçük geçişleri de kapsayabilmesi ne kadar mümkün sahiden?

En azından bu yazının kapsamında cevapsız bırakılan bu soruların yanına eklenmesi gereken son bir soru daha var elbette. Peki ne yapmalı? Ülkenin anomi yaşayan kesimleri kendi içlerinde bile bir araya gelemez, yaşamayanları da zaten asla alternatife yönelmez diyerek SYRIZA‘nın yükselişini görmezden mi gelmeli, yoksa olası ve daha geniş bir anomi ihtimalini farklı tartışmalara mı açmalı?SYRIZA bir ‘model’ olarak Türkiye’ye (ve gerçekte dünyadaki tüm toplumlara), o aşılmaz görülen neoliberal sıkışmanın alternatiflere de açık olduğu gerçeğini hatırlatmışken, yanıt elbette ilk seçenek olmayacaktır. Ama bir “arzu nesnesi” olarak SYRIZA‘nın veya Podemos‘un Türkiye’ye ‘transferi’ni beklemeye koyulmaktan ziyade, yerel dinamikleri (de) anlamaya yönelik teorik yaklaşımlar üzerine yoğunlaşmak, farklı alternatifleri pratikteki izdüşümlerinden önce kağıt üzerinde değerlendirmeye almak, ‘sol’ ya da ‘sağ’ gibi boş-kodları çekiştirmekten veya kişisel bir politik ‘nefreti’ bertaraf etmek adına gerçekleşmesi-imkansız fantezilerle hazları besleyip gerçeklikle aralarındaki farkı açmaktan çok daha anlamlı olacaktır sanırım…

 

[1] Bknz., “Tsipras AK Parti’yi Örnek Almış,” Sabah, 27 Ocak 2015; “Modeli AK Parti,” Akşam, 27 Ocak 2015; “CHP: SYRIZA’yı Örnek Alacağız,” Radikal, 26 Ocak 2015; “Ankara’nın SYRIZA Tepkisi,” ÖzcanYeniçeri, 26 Ocak 2015.

[2] Bknz., Ahmet İnsel, “Gülümseyen Bir Radikal Sol,” Birikim, 17 Ocak 2015; Barış Özkul, “Yunan Solu,” Birikim, 1 Şubat 2015; Deniz Yıldırım, “SYRIZA ve Tahrir: İki 25 Ocak, İki Seçenek,” BaşkaHaber, 2 Şubat 2015; Evren Balta, “Avrupa’nın Kaderi, SYRIZA’nın Zaferi,” Birikim, 3 Şubat 2015; Mine Söğüt, “Marx’ın Hayaleti, Hortlağı, Zombisi,” Cumhuriyet, 3 Şubat 2015;

[3] Bunun başarılı bir örneği için bknz., Ergin Yıldızoğlu, “SYRIZA’nın Işığında Avrupa,” Cumhuriyet, 2 Şubat 2015 ve Ergin Yıldızoğlu, “SYRIZA’nın Işığında Avrupa – II,” Cumhuriyet, 4 Şubat 2015; hocanın vardığı sonuç bana fazlaca iyimser geldiyse de, Korkut Boratav’ın Hürriyet’te yayımlanan röportajını da bu çerçeveye dahil etmek gerekir: Cansu Çamlıbel, “Korkut Boratav: ‘SYRIZA Dalgası Yayılabilir,'” Hürriyet, 2 Şubat 2015.

[4] Bu muhafazakar söylemin derhal filizlenmiş savunmacı örneklerinden biri için bknz., Mustafa Yürekli, “Damarlarımızda İslam Kanı Mı Akıyor, Komünizm Kanı Mı?,” Haber7, 3 Şubat 2015.

[5] Ruth A. Wallace ve Alison Wolf, Çağdaş Sosyoloji Kuramları: Klasik Geleneğin Genişletilmesi, (çev.) L. Elburuz ve M. R. Ayas, 2002/2012, Ankara: Doğu-Batı, s. 50.

[6] Émile Durkheim, Toplumsal İşbölümü, (çev.) Ö. Ozankaya, 1893/2006, İstanbul: Cem, s. 23. Burada mutlaka belirtilmeli ki, Durkheim gerçekte anomiye bir çözüm modeli olarak sosyalist/komünist alternatifleri değil; Hegel’i anımsatan şekilde, öncelikle lonca-vari meslek örgütlerinin ve “müzakere meclislerinin” (hadi buna parlamenter demokrasi diyelim) kurulmasını, ancak esasında genel bir düzenleyici olarak Devletin müdahalesini işaret eden muhafazakar demokrat, yarı-tutucu ve statükocu bir düşünürdür. (Karşı bir argüman için bknz. Albert Pierce, “Durkheim and Functionalism,” Émile Durkheim, 1858-1917: A Collection of Essays, with Translations and A Bibliography içinde, K. Wolff (der.), 1960, Ohio: OSUP, ss. 154-169.)

[7] Sigmund Freud, Haz İlkesinin Ötesinde: Ben ve Id, (çev.) A. Babaoğlu, 1923/2009, İstanbul: Metis.

[8] Slavoj Žižek, Yamuk Bakmak: Popüler Kültürden Jacques Lacan’a Giriş, 1992/2010, İstanbul: Metis, ss. 15-9.

[9] Émile Durkheim, İntihar: Bir Toplumbilim İncelemesi, (çev.) Z. İlkgelen, 1897/2013, İstanbul: Pozitif, ss. 307-39.

[10] “Demirtaş’tan Tsipras’a Tebrik,” Radikal, 25 Ocak 2015.

[11] Sigmund Freud, Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları, (çev.) A. Yardımlı, 1927/2000, İstanbul: İdea.

Comments Off on syriza, anomi ve türkiye

Filed under Güncel, Teori

muhafazakarın charlie hebdo ile imtihanı… veya biraz neoliberalizm alır mıydınız?

David Harvey, 1980 sonrası dünyayı şöyle tanımlıyordu:  “Benlik odaklı bir bireycilik, kimlik politikası, multikültüralizm ve cinsel tercihler etrafında örülmüş toplumsal hareketlerin” [1] dünyası.

7 Ocak 2015 Paris saldırıları, Harvey’nin bu tanımında ne kadar da haklı olduğunu bir kez daha ortaya çıkartmakla kalmadı, aynı zamanda onun bu tanımını genişletme ve belki de doğu merkezli bir analizi de içine dahil etme fırsatı verdi.

Tabi ki, katledilen insanların akan kanlarının üzerinde, ellerini değil de beyinlerini kana bulamış sapkın ruhların kahkahaları arasında ve insanlığın günbatımında verdi bu fırsatı. Bazen ne söyleseniz olmaz ya, işte ona benziyor o görüntüler. Can çekişen bir adamın kafasına kurşun sıkarken, sanki su tabancasıyla hareket ediyormuşçasına rahat ama yüzünü gizleyecek kadar da korkak bir el var tetikte. Diğer tarafta ise Charlie Hebdo’nun kimliğinin ötesinde, kaldırımda yatan ve bedeni soğumaya başlamış bütün bir Aydınlanma aklı var sanki. Post-modern kültür denilen ucubenin zafer bayrağını diker gibi yapıp, bir anda ortadan kayboluverdiği bir gerçek-hikaye izletti bize Paris sokakları. Şimdi bu hikayeyle hesaplaşmaya çalışacak Fransa ama yine yanlış tercihlere, saptırmalara, yanlış hedef belirlemelere kurban gidecek büyük ihtimalle tüm bu uğraşlar. Ölenler ve ölenlerin ardında kalanlar, umarım bizdeki kadar kolay unutulmaz, iki ana haber arası zamana sıkıştırılmaz orada, Fransa’da, Aydınlanma’nın kalbinde…

Harvey’ye geri dönelim.

Coğrafi keşiflerle başlayan ve “sermaye birikimi”ne dayanan yeni politik-ekonomik dönem, yirminci yüzyıla ‘tatsız’ bir giriş yapmıştı. Savaşlar, devasa büyüklükte finansal krizler derken, sermaye istediği kadar birikememeye, birikse de bu birikimi harcayacak mekanları bulamamaya başlamıştı. Çözüm, Harvey’nin “devlet-finans bağı” adını verdiği mekanizmada bulundu. Basitçe, devletin sınırlarını, sermayenin içinde özgürce birikebileceği bir pazar haline getirebileceği bir mekan yapmıştı. Ancak, “bu durum, devlet ile finansal güç arasında, devlet ve sermayeyi birbirinden berrak çizgilerle ayrılabilir görme yönündeki analitik eğilimi altüst eden bir iç içe geçmişliği ortaya koy[du].” [2] Zira sermayenin kanatları vardı ve geniş devlet sınırları bile o kanatların uçmak istediği yerlere ulaşamıyordu. Sermayenin özü, birikme isteğiydi. Emperyalizm, zaten bunu ispat edeli çok uzun zaman olmuştu.

Nitekim, 1970’lerden itibaren devlet-finans bağının devlet ayağı iyice kırıldı [3]. Yeni krizler, sermayenin birikme eğilimine ket vurdu. Ancak sermaye bir kez daha ‘uyanık’ çıktı. Madem devletlerin – siyasi mekanizmaların – hassaslaştıkları anda ekonomilerde istenmeyen kaymalar yaşanacaktı; o zaman çare, devletleri hem pratikte hem de zihinlerde bitirmekte bulundu.

Bu sürece – hala – küreselleşme deniliyor.

Küreselleşme, ‘zamanı ve mekanı sıkıştırmaktır.’ Bilhassa devlet sınırlarını (sözde) ortadan kaldırmak, sermayenin ‘uçabileceği’ mekanları tamamen serbest bırakmak; bunun için de “hem hukuki, hem de hukuk dışı (şiddet, suç işleme, sahtecilik ve standart altı konut ipotek piyasasında ya da daha da önemli olarak uyuşturucu ticaretinde son zamanlarda ortaya çıkmış olduğu gibi yağmacı uygulamalar türünden) yöntemler” [4] kullanmaktır. Harvey’ye göre bu, “mülksüzleştirme yoluyla birikim”dir. Mülksüzleştirilenler bir yanda dünyanın çoğunluğunu oluştururken, biriktirenler ise küçücük bir azınlıktır. “Dünya’nın en zengin 67 kişisi, en fakir 3,5 milyar insanın toplamından daha zengindir.” [5] Doğar doğmaz borçlusunuzdur artık. [6] Devletinize, ailenize vs. değil, sermayeyi biriktirenlere karşı…Ve dahası bu durum gayet normal karşılanmaktadır.

Artık ‘devlet’ denklemden çıkmıştır. Çıktığına göre, iki yüz yıldır onunla eşleştirilen ‘millet’ de pekala teorik varlığına veda edebilir. Ve insanlar böylece ‘karışmaya’ başlar. Söylem son derece basit (Occam’ın Usturası) ve bir o kadar da çekicidir: ‘Nasıl sermayenin bir mekanı  yok ve kanatları varsa; insanların da mekanları olmamalı, kanatları olmalıdır.’ Bunun adına neoliberal bireycilik denir. Doğduğu yerde değil, yaşamak istediği yerde yaşamalıdır insan. Ait olduğu kültürde değil, ait olmak istediği kültür içinde nefes almalıdır. Dini, dili, cinsiyeti, tarihi… hepsi bireyin istediği gibi şekil almalıdır.

Evet, bu ideallerin hepsi, gerçekten, çok çekicidir. Öyle ki, bir birey olarak, toplumun ürettiği arkaik, tabu-yaratıcı, çağa ayak uyduramayan geleneklerden kolayca sıyrılabilmeyi vazeder. Tek başınıza ayakta durmanız için dünyanın artık ‘hazır’ olduğunu müjdeler. Sizi devletlerden, kültürlerden, sınırlardan, ideolojilerden, tarihten, “büyük anlatılardan” [7] kurtarmayı ve ‘özgürleştirmeyi’ güçlü birer ihtimal olarak sunar. Sizi olduğunuz gibi bırakacağı tek kategori ise “cebinizdir:” cebiniz, banka cüzdanınız, kıyafetleriniz, markalı gözlükleriniz, arabanız, eviniz…

Sinsidir neoliberalizm. Sizi toplumsal aidiyetlerinizden sıyırırken, bireysel aidiyetlerle ‘terbiye’ eder. Ait olduğunuz şeyleri de tüketebildiklerinize eşitler. Mutsuzluğunuzun kaynağı tüketememek, ruhsuzluğunuzun kaynağı aynı-şeyleri-tüketmek, huzursuzluğunuzun kaynağı ise tüketebilme-olasılığından-uzaklaşmaktır artık. Tüm bu tüketme fablının ortasında, her türlü toplumsallıktan uzaktasınızdır ve yapabileceğiniz şeylerinin sınırını kutsal kitaplardan okuma devrini kapatmış, alışveriş kataloglarında arar hale gelmişsinizdir. İki uçta da siz ‘siz’ değilsinizdir ve üstelik bu iki uçtan birini seçmenin (yani öteki ucu kaybetmenin) korkutuculuğu ile baş edebilmeniz de olanaksızdır.

İşte bu yüzden ‘ortada’dır neoliberalizmin ‘bireyi.’ Ortada, ortalıkta. Ne oraya gidebilir ne buraya. Ne onu seçebilir gönül rahatlığıyla ne öbürünü. Ne o yol doğrudur ne diğeri.

Tam da Thom Yorke’un söylediği gibi: “Hayal kırıklığına uğramıştır ve ortalarda gezinir; yerdeki bir böcek gibi ezilmiştir; hayal kırıklığına uğramıştır ve ortalarda gezinir.” [8]

Ne yapacağını bilmez bir halde, eskiden hiç beğenmediği kültüründe, geleneğinde, dininde bulur aradığı ‘sıcaklığı,’ ‘temas isteğini,’ ‘cemaat fikrini.’ Yalnız olmadığını hissetmek ister. Birileriyle nefes alabilmek, bir ‘doğru’nun parçası olabilmek. Zaten neoliberalizmin en yerinde hamlelerinden biri de, fazla büyük olmadığı, bireyleri küçük bir topluluk olmaktan öteye taşımadığı, sınıflaştırmadığı ölçüde her türlü “yerel bağlantı”ya izin vermesi, hatta onları teşvik etmesidir. En ekstrem dini pratiklerden, en alışılmadık geleneklere kadar her türlü toplanma-icadını savunur neoliberalizm. Bunu da özgürlük, çokkültürlülük ve fırsat eşitliği gibi çekici paketlere sararak yapar. Bireye bir aidiyet duygusu katabilecek (tabi bir de bu aidiyetini dışarıya sergileyebileceği güzel simgeleri paketleyip satın alınabilecek birer ürün haline getirecek) her türlü bağlantıya ‘olur’u vardır neoliberalizmin. Adını koymuştur bu küçük’ü seven kültürün: post-modernizm. [9] Yeter ki, toplanmanın çapı büyümesin; yeter ki, insanlar yapıya zarar verebilecekleri bir bütünün parçası olmayı istemesin… O kritik noktaya, canlılık eşiğine kadar her türlü ‘grubun’ öz-savunucusudur neoliberalizm. Ölü gruplar. Aksiyondan/eylemden uzak kalabalıklar. Marjinal kitleler. Bağlantısız çokluklar.

Nereden mi biliyoruz bunları?

En son hangi devletlerin savaşını izledik TV’de? En son hangi sınıflar-arası mücadele kitabını okuduk? En son hangi filmde vardı ‘bütünleşme, bir araya gelme’ mesajları – uzaylılarla savaşlarımız dışında!? İyilikten, kötülükten; doğrudan, yanlıştan bahseden şarkılar bitmedi mi artık?

Buradan kaynaklanıyor sanıyorum Paris’te doğmuş ‘çocukların’ gözünün dönmesi.

Bir yanda kayboluveren sınırları geçerek, Mağrip’ten Fransa’ya akın etmiş farklı gelenekleri, farklı kültürleri, farklı alışkanlıkları olan bir aile. Diğer yanda fakirlik, yoksulluk içinde ait olabilecekleri salık verilen tüketimden ve Fransız kültüründen paylarını alamayan çocuklar… [10] Tüketemedikleri şeylerin yerine koyabilecekleri en kolay aidiyet nesnesine açıyorlar kapılarını: dine. Bildiğimiz anlamda, insanların hayatını ahlak düzeyinde kontrol etmekle uğraşan bir din değil bu. Fransa’da – bir dönem Katolikliğin anavatanında, ana-akım geleneklerin dışında kalmış, marjinalleşmiş, kökenleri ile bağlantısını kaybetmiş, radikalleşmiş ve dolayısıyla da post-modern kültürün ilgi alanına girmiş bir din. Ne kadar aşırı, o kadar iyi. Ne kadar radikal, o kadar kimlik-verici. Ne kadar marjinal, o kadar şevkle desteklenici.

Tüketemediklerinin acısını, tükenerek çıkartan çocuklar…

Radikal olanı kendi içinde tutmanın imkansızlığıyla hiç ilgilenmeyen post-modern kültüre ve neoliberalizme yanıtlarını, “biz de yayılmak, sizi ‘biz gibi’ yapmak istiyoruz” nidalarıyla verdikleri anda, aynı post-modernizmin ve neoliberalizmin tokatını “İslamofobi” formunda yiyen çocuklar. (Tüketebilen) bireylere duydukları aşırı nefretlerini, kendilerine yönelik bir aşırı nefrete yönelterek, ortaya olsa olsa bir “kaybet-kaybet” durumu çıkartan, kendine dönüşlü ve son derece tehlikeli bir bireycilik-grupçuluk hesaplaşması…

Sonuç: 12 ölü.

Ve elbette burada, Türkiye’de…

Son otuz yıldır, daha önce devlet tarafından ezilmiş her türlü alt-kültürel, dinsel ve cemaatsel yanlarını, Tarantino filmlerinde fışkıran kanlar gibi yücelten, serbest bırakan neoliberalizme ve post-modernizme sarılmış entelektüel adayları… Ailelerinin yaşadığı baskıları kırma yollarını onlara açan ama bu ‘kıyağının’ karşılığını onlardan ciddi taleplerde bulunarak alan (örneğin, onları  da kendini-meşru-kılma zincirine bir halka olarak katan) sisteme kendilerini kaptırmış gidiyorlar bugün.

Anlatıyorlar şimdi: ‘Bu saldırıyı İslam’a mal edemezsiniz.’ ‘Biz her terör eyleminde kendimizi savunmak zorunda değiliz.’ ‘Bizim barbar olmadığımıza sizi ikna etme borcumuz yok.’ ‘Gerçek İslam bu değil.’ ‘Siz bizi dinimizden koparttığınız için radikalleşti o insanlar; yine de yaptıklarını onaylamıyoruz tabi ama, bir suçlu varsa o da sizsiniz.’ ‘Bu saldırı size karşı olduğu kadar, bize karşı da yapıldı.’

Farkında olmadıkları şey ise şu: Cumhuriyet formunda, sekülerlik formunda, modernite formunda, Avrupalılık formunda onlara dayatılan büyük anlatılardan ne kadar nefret ediyorlarsa; en az aynı büyüklükteki bir başka anlatıya, “Gerçek İslam” [11] dedikleri şeye dayandırıyorlar tüm bu iddialarını şimdi. Yani sarıldıkları post-modernizmin yıkmaya çalıştığı şeyin ta kendisine. Bir başka anlatıya. Yeni yeni ihanetini görüyorlar savundukları post-modernizmin. Nankörlüğünü.

Oysa post-modernizm, orta parmağını havaya kaldırmış, şöyle diyor onlara: ‘Ben sizi, saklanmak zorunda kaldığınız cemaat evlerindeyken seviyordum. Maklube yerken. Birilerini etrafınızda toplama amacınız yokken. Polisten kaçarken. Askerden korkarken. Cebinizde paranız yokken. Oysa şimdi her şey değişti. Çok-laştınız. Büyüdünüz siz. Evet “siz.” Eskiden her biriniz birer “sen”ken bir problemim yoktu sizinle ama ne zaman ki siz “siz” oldunuz. Artık harcanma vaktiniz geldi. İslam ile, gerçeği veya yalanı ile ilgilenmiyorum ben. Ağzımı açtım ve bekliyorum tüm bunlarla birlikte sizi de mideme indirmeyi. İştahımı açıyorsunuz. Hala benden alıntılar yaparak, hala bana güvenerek, hala benim aracılığımla kendinizi savunmaya çalışarak, beni benden alıyorsunuz…’ [12]

Sevgili eski-saklanıcı, yeni-Gerçek-İslamcı-anlatıcısı, inancıyla tamamen ters neoliberalizmi hiç eleştirmeden bir zamanlar yücelttikleri kültüre bugün tu kaka diyen, entelektüel-wannabe arkadaşlar. Benden duymuş olmayın ama size kötü bir haberim var. Neoliberalizm artık sizi, inandığınızı söylediğiniz değerleri, daha önce koruduğu özelliklerinizi istemiyor. On sekizinci yüzyıl oryantalistlerinin ilgisini çeken doğulular gibiydi tarikatlarınız onlar için. Şimdi ilgisi bitti. İngiliz bir misyonerin nargilesi gibiydiniz; içti, bittiniz. Yeterince güçlendiniz siz. Ağızlara layık kocaman bir lokma haline geldiniz.

Malum siz büyüdükçe, pazar küçülüyor. Pazar küçüldükçe, onu yeniden genişletmek gerekiyor.

Sermaye birikmek istiyor – sizin o hiç önem vermeden, övücülerine methiyeler düzdüğünüz sermaye istiyor bunu.

Siz ise bu birikimden pay alacak kadar büyüdüğünüze güvenip bu çift başlı yılanın özgün başını ele geçirebilme hayallerinizi canlı tutmaya devam ediyorsunuz.

Alıntılayın. Baudrillard deyin. [13] Debord falan, sallayın. Foucault zaten olmazsa olmaz. [14] Araya bir de Derrida çaktınız mı tamamdır bu iş…

Neoliberalizmin ağzının suyu, üzerinizi ıslattı; gitti Charlie Hebdo’yu katletti. Sıra sanki size yaklaştı. Ayak sesleri her yeni adımda gürleşiyor. Gürleşiyor. GÜRLEŞİYOR.

Sanırım iş işten geçti artık. Sermaye kan(ınızı) istiyor. [15]

[1] David Harvey, Sermaye Muamması: Kapitalizmin Krizleri, (çev.) S. Savran, 2010/2012, İstanbul: Metis, s. 139.

[2] A.g.e., s. 58.

[3]  Aslında bu devlet ayağı “kırıl-mış gibi oldu” denilmesi daha doğru, zira neoliberalizmin çekici söylemsel-lügatı “devlet-sizlik” paketini de en canlı renkteki el işi kağıtları ile kaplamış olan ve devlet-siz görünüm altında, devleti bizzat yutuveren sermayeyi ima ediyor. Neoliberalizmin kurucu babalarından – hatta bunun ilk iktisadi örneğini Augusto Pinochet’nin darbe-sonrası (1973) Şili’sinde bizzat uygulatan – Friedrich Hayek’in (1899-1992) stratejisine dair uzunca bir alıntı, konuyu daha iyi açıklayabilir:

“Hayek, piyasa toplumunun özgül niteliklerini kavramsallaştırmak için, geleneksel ‘ekonomi’ teriminin, ‘katalaksi’ (catallaxy) terimiyle değiştirilmesini önerdi: Kelime anlamıyla ‘ekonomi,’ bir ailenin yasası (nomos) demektir; yani haneyi, çiftliği ya da işletmeyi ‘birleşik bir plan uyarınca’ (a unitary goal) belirli amaçlar güderek çekip çevirme yolu demektir. ‘Belli bir tekil etkenin tanıdığı araçların kullanımına yönelik amaçlı bir düzenlemeyi’ tanımlayan bu kavram, planlı bir ekonomi anlayışına [örneğin, sosyalizme] bağlı kalmayı sürdürür. Yeni bir sözcük olan ‘katalaksi,’ Yunanca katallattein teriminden türetilmiştir ve bu terimin ikili anlamı vardır: birincisi, ‘mübadele etmek,’ (to exchange) özellikle ‘para alışverişi yapmak’ ve ikincisi, ‘topluluk içine kabul etmek,’ (admit into the community) ‘düşmandan dosta çevirmek…’ ‘Katalaksi’ sözü, piyasa düzeninin, birleşik bir amaç gütmeksizin ‘birbiriyle karşılıklı bağlantılı pek çok ekonominin meydana getirdiği bir sistem’ olduğunu ifade eder. ‘İnsanların mülkiyet, haksız fiil (tort) ve sözleşme yasasının kuralları çerçevesinde hareket etmeleri yoluyla piyasanın kendiliğinden ürettiği özel düzen türü’nü betimler. Neoliberalizmin devlete kuşkuyla yaklaştığı yönündeki yaygın kanının aksine piyasa düzeni, modern devletin hukuki, yani ideolojik biçimlerince sıkı sıkıya çerçevelenmiş ve o biçimlerin içine yerleşmiştir. Katallattein teriminin ikili anlamı, topluluk içine ‘kabul etme’nin, mübadele sürecine yatırılmış mülkiyete (property invested in the exchange-process) bağlı olduğu anlamında da okunabilir: Bir kişi, topluluğun tam üyesi olabilmek için, mübadeleye sunmak üzere kendi emek gücünü aşan bir şeylere sahiptir.” Jan Rehmann, İdeoloji Kuramları: Yabancılaşma ve Boyun Eğme Güçleri, (çev.) Ş. Alpagut, 2013/2015, İstanbul: Yordam, ss. 288-289.

[4] Harvey, Sermaye Muamması…, s. 59.

[5] “The 67 People Are As Wealthy As the World’s Poorest 3,5 Billion,” Forbes, 25 Mart 2014.

[6] Andrea Mura, “Indebted Citizenship: An Interview with David Harvet in Teatro Valle,” OpenDemocracy, 24 Şubat 2014.

[7] Jean-François Lyotard, Postmodern Durum, (çev.) İ. Birkan, 1967/2014, Ankara: BilgeSu.

[8] Thom Yorke, “Let Down,” OK Computer, 1997.

[9] ‘Sağ’ın sahiplenmeye çabaladığı, ‘sol’un ise ölümüne eleştirmeye giriştiği “postmodern kültür” kavramını sol cepheden, sermayenin küresel yayılımı ile bağlantısı içerisinde açıklayan Frederic Jameson’a göre bu kültür, sermayenin ulaştığı her deliğe girebilen ve modernitenin 1960’lardaki radikal çıkışlarının başarısızlığa uğramasının yarattığı hayal kırıklığını dolduran akışkan ve çatışmacı (agonist) bir yapıyı ve soyut imgenin (image) somut ürün (product) üzerindeki zaferini ima eder. Toplumun yalnızca bir (yüksek) kesimini hedef alan modernitenin aksine, onun her kesimini (popüleri) hedef alması sebebiyle yüceltici değil, ‘düşürücü’ (demotic) bir karakterdedir ve sermaye ile bağlantısı açısından değerlendirildiğinde, vasat olanı yücelterek siyasal bir “demokratikleşmeyi” ya da toplumsal bir “burjuvalaşmayı” (nitelikte gelişimi) değil, siyasal bir “plebleşmeyi” ve toplumsal bir “bayağılaşmayı” (nicelikte artışı) beraberinde getirmektedir. Frederic Jameson, Postmodernizm: Ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı, (çev.) N. Plümer ve A. Gölcü, 1991/2008, Ankara: Nirengi.

[10] Slavoj Žižek, Charlie Hebdo katliamına yönelik yazdığı – ve temelde IŞİD’e dair argümanlarını tekrar ettiği – yazıda “köktenci İslami terör, teröristlerin kendilerini [Batı kültüründen] üstün görmelerinden ya da kültürel-dini kimliklerini küresel tüketim uygarlığının saldırılarından korumak arzusundan kaynaklanmıyor. Onların sorunu, bizim onları aşağı görmemizle alakalı değil; onların kendilerini bizden aşağı görmeleriyle alakalı” derken, sanırım bundan bahsediyor. Ait olamadıkları kültür, teröristlerin onu bir arzu nesnesine dönüştürmesi ve sonuçta da o nesneyi yok ederek, kendi varlıklarını (terörist olarak) yeniden-tanımlamaları ile sonuçlanıyor. Slavoj Žižek, “On the Charlie Hebdo Massacre: Are the Worst Really Full of Passionate Intensity?,” NewStatesman, 10 Şubat 2015. (Yazının ‘anlaşılır’ Türkçesi için Engin Kurtay çevirisini tavsiye ediyorum.)

[11] Burada “Gerçek İslam” olarak anılan kavrama dair iki teorik sorundan da söz edilmesi gerekiyor sanırım. Birincisi, herhangi bir şey’in ‘gerçek’ olma hali, tümüyle seçilen ontolojik yaklaşıma bağlıdır. Örneğin ampirizm, şu anda önümde duran soda şişesinin gerçekliğini, benim onu görebiliyor, koklayabiliyor, hissedebiliyor olmama ve bunu duyu organlarım aracılığıyla beynime onaylatabilmeme dayandırır. “Gerçek İslam”dan bahsedenlerin hangi ontolojik yaklaşımı tercih ettiklerini belirtmeleri hepimizin işini kolaylaştıracaktır. İkincisi, Platon’dan beri gerçek olan ile ideal olan arasındaki ayrım, felsefede ontolojinin çözülememiş sorunlarından biridir ve herhangi bir bireyin “olmasını istediği şey”e atfettiği özelliğe bağlı olarak da değişmez. Benim “Gerçek İslam” kavramına dair gözlemim bu kavramı kullananların, zihinlerinde (yorumladıkları dinde) ‘idealleştirilmiş’ bir boyut olduğu ve ‘ideal’ olanı ‘gerçek’ yapmak/sanmak gibi teknik olarak çözümlenemeyecek bir patolojiye kapılmış olmalarıdır. Dolayısıyla, ortada tek bir “Gerçek İslam”dan ziyade, çok sayıda “İdeal İslam” olduğunu söylemek daha uygun olabilir.

[12] Aslında bu, muhafazakar düşüncenin “Batı karşıtı Batılı düşünceye” ilk defa ‘kurtarıcı’ gözüyle bakması da değil… Bizzat Aydınlanma-karşıtı Romantiklere, Friedrich Nietzsche’ye, Max Weber’e ve hatta Frankfurt Okulu’nun anti-Aydınlanmacılığına da ‘yaklaşmayı’ çok denedi muhafazakarlar ama teori, bu kaynaşma pratiğinin kapısını onlara çoktan kapatmıştı. Gelin Adorno ve Horkheimer’a kulak verelim: “Aydınlanmayı durdurmaya yönelik çağrılar, [1585-1619 yılları arasında yaşamış İtalyan düşünür Lucilio] Vanini’nin zamanında bile, sağın bilimlerden (exact sciences) duyulan korkudan çok, [Aydınlanmacı anlayışın üzerine kurulduğu] itaatsiz düşünceye duyulan nefretten kaynaklanır.” Batılı, eleştirel Aydınlanma-karşıtlığının hedefinde, matematikleşen ve nesnesi öznesinden koparak araçsallaştırılan bir doğa kavrayışı varken; ona kaynak yapmak isteyen muhafazakar düşünce, toplumsal ve düşünsel hiyerarşinin bozulmaması için uğraşır ve ne ironiktir ki, sözde karşı çıktıkları şey olan “bilginin araçsallaşması” tuzağı, bizzat bu ikinci grubu kendi girdabına çekmiş ve orada yok etmiştir. Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği: Felsefi Fragmanlar, N. Ülner ve E. Ö. Karadoğan (çev.), İstanbul: Kabalcı, 1944/2010, s. 64.

Muhafazakarların ‘Hıristiyanlık ve bilim eleştirisini’ sahiplenmek istedikleri (kendisini “bağımsız, namuslu Tanrıtanımaz” olarak tanımlayan”!) Nietzsche de, bu noktada kendilerini hayal kırıklığına uğratıyor ve post-moderniteden İslam/din övgüsü çıkartmayı “Bilgi yoktur: Sonuç olarak – Tanrı vardır! Ne de yeni bir syllogism zarafeti bu!” diyerek yerle yeksan ediyor. Friedrich Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üzerine: Bir Kavga Yazısı, A. İnam (çev.), İstanbul: Say, 1887/2017, s. 176 ve 179.

Buyurun, yine Nietzsche’den geliyor: “Belli dindar insanlar arasında akıldan duyulan nefreti, bu nefrete duyulan yatkınlığı gözledim. En azından bu onların kötü entelektüel vicdanını su yüzüne çıkarır.” Friedrich Nietzsche, Şen Bilim – Ana Metin I, A. İnam (çev.), İstanbul: Say, 1881-7/2017, s. 26.

Akıl karşıtlığını Adorno ve Horkheimer’a atfetmek (ve böylece tartışmadan ‘yırtmak’) isteyenlerin sığındığı anti-Aydınlanma argümanının kendi-içindeki paradokslar için, bknz. Justin Evans, “The Dialectic of Enlightenment As Parody of Anti-Enlightenment Thought,” Constellations, 2020, ss. 1-14.

[13] Bu yazıda göstermek istediğim “Gerçek İslam” anlatıcısı yazar ile post-modern yazarlar arasındaki bağlantı, Yeni Şafak gazetesi yazarı Yusuf Kaplan’ın Jean Baudrillard’dan yaptığı alıntılar ile adeta ete kemiğe bürünüyor. Kaplan ilk olarak 8 Ocak 2015 tarihinde attığı bir tweet‘te Baudrillard’dan şu alıntıyı yapıyordu: “İslam’ı terörle özdeşleştirmekle, insanlığın tek seçeneğini yok ediyoruz.” Alıntının kaynağının sunulmamış olunmasına kafayı takmaya gerek yok, zira bundan çok daha önemlisi, burada Baudrillard’dan olduğu iddia edilen bu alıntının ‘hangi bağlamda’ söylendiği hakkında en ufak bir ipucu yok. Post-modernizmin her şeyi reddettiği ‘bilgisi,’ alıntılayan-yazarlarda ‘bağlamın önemini yitirmesi’ şeklinde algılanıyor ki, herhalde post-modernizm ile ilgili yapılabilecek en yanlış yorumlardan biri de bu. Kaplan’ın alıntıladığı cümleye bakarsak, Baudrillard’ın “yok ediyoruz” eylemi ile kimi suçladığı meçhul; “insanlığın tek seçeneği” ile neyi kastettiği meçhul; bu kastedilenin hangi bağlamda kullanıldığı daha da meçhul… Oysa post-modernlik zaten bizzat bağlamın gücünü ön plana çıkaran bir yaklaşım, değil mi? Roland Barthes’ın yaptığı “yazarın ölümü” ve okuyucunun yeniden-doğması benzetmesi, zaten okuyucunun zamana-mekana (bağlama) bağlı olarak yorumlama yetisi kazandığı argümanı üzerine kurulmuyor mu? Bu cümleyi Kaplan’ın alıntıladığı yere ve zamana bağlı olarak, Charlie Hebdo Katliamı’na dayalı biçimde okursak, “bugün onu terörle eşleştiriyoruz ama, dünyanın tek seçeneği İslam’dır” gibi bir anlam çıkartmak çok kolay değil mi? İslam, hangi konuda tek seçenek? Ne zaman bir ‘seçenek’ oldu? Karşısına çıkan – ve öyle görünüyor ki galip geldiği – diğer ‘seçenekler’ nelerdi? Bu ‘galibiyete’ kim, nasıl, ne zaman karar verdi?…

Henüz bu sorular yanıt bulamamışken, Kaplan’ın bu kez kaynak da göstererek verdiği bir başka Baudrillard alıntılaması gecikmiyor: “Bir gün beyazlar, beyazlıklarını terk etmek zorunda kalacaklar [; çünkü] felaket yamyamlığıyla dünyayı köleleştirdiklerini anlayacaklar.” (“Karikatür Bir Uygarlık,” Yeni Şafak, 11 Ocak 2015) Kötü bir şaka gibi, değil mi?… Beyazlar kim? Kim onları beyazlattı? Beyazlar felaketlerini kendileri mi üretiyor? Peki ya ‘beyaz-olmayanlar?’ Hiç mi suçları yok? Kimsenin canına kıymadı mı onlar? Hepsi aynı mı bu beyaz-olmayanların? Sarı yok mu içlerinde? Siyah? Mavi? Pembe?… Hiçbir fark yok mu aralarında? Onların felaketlerini kim ‘yiyor?’…

Bu tip “şakacı” durumlarda her zaman aklıma, Gülnur Acar-Savran’ın post-modernizmi “neredeyse bir ruh hali” olarak tanımlaması geliyor… Üstelik kendince bir ruh hali de değil bu, bariz “asalak/parazit” bir ruh hali: “Post-modernizm kendisini bir teori olarak oluştururken kendi karşıtından, modernizm ya da moderniteden beleniyor; onu olumsuzlayarak, yadsıyarak kendini var ediyor. Ancak post-modernizmin besin kaynağını oluşturan karşıtı, büyük ölçüde kendisinin kurguladığı bir karşıt.” Bknz. Gülnur Acar-Savran, Özne-Yapı Gerilimi: Maddeci Bir Bakış, 1999/2004, İstanbul: Kanat, s. 14-16.

Bu “şakacı” örneklere getirilebilecek benzer bir eleştiriyi, post-modern tanımını – “başından beri [modern olanın] içinde var olan bir yenilenme hareketi… gerçeğin parçalanması karşısındaki tepkisini, gerçeğin birliğine duyulan özlemi reddederek gösteren bir akım” – Jean François Lyotard’dan aktaran Perry Anderson’da da bulabiliriz. Siyasal İslamcılar, post-modern olana sarılırken “Gerçek İslam”ın parçalanmış yorumunu, “Gerçek İslam”ın birliğine duydukları özlemi red bile etmeyerek gösteriyor ve belki de post-post-modern bir ‘yorum’ sunuyorlar. Bknz. Perry Anderson, Postmodernitenin Kökenleri, 1998/2016, İstanbul: İletişim, s. 49.

[14] Yazıyı okuyan değerli bir gelecek-meslektaşımdan, “esas popüler olan, Foucault’yu kullanmanın popüler olmasını eleştirmektir” cümlesiyle özetlenebilecek bir eleştiri aldım. Meramımı anlatmak için, kısa bir not eklemek isterim. Kendisi ve onun gibi düşünenler haklıdır. Sahiden de Michel Foucault bugün akademinin her yanında ‘alıntılanmazsa olmaz’ statüsüne geldi; hemen her makalede onun ismine rast gelir olduk. Foucault’yu okumaya ve anlamaya çalışan biri olarak, bu popülerleştirme harekatının çoğu yanı – özellikle de hayatını mümkün olabilen tüm standartlardan uzak yaşamış bir adamın, muhafazakar çevrelerce sahiplenilmesi – beni rahatsız etse bile; bu yazıda Foucault’nun dokunulmaz olması gerekliliği gibi bir argüman kullanmak istemedim elbette. Buradaki rahatsızlığım, Foucault gibi ekonomi-politiği (bilhassa Amerikan versiyonu ile) neoliberalizm eleştirisine dayalı bir adamın, tüm bu eleştirileri hiçe sayılarak, neoliberalizmin ‘n’sini ağzına almayan kişilerce rastgele alıntılanmasından kaynaklanıyordu. İlgililere, teşekkürlerimle, sunmak isterim… Bknz. Michel Foucault, The Birth of Biopolitics: Lectures At the College de France, 1978-79, M. Senellart (der.), (çev.) G. Burchell, 2004/2008, New York: Palgrave Macmillan, ss. 215-237.

[15] Bu yazının yazılmasının üzerinden neredeyse üç sene geçti ama postmodernlik, muhafazakarlık ve neoliberalizm üçgeninin dünyaya ‘sundukları’ bitmiyor. Konu ile ilgili bir güncelleme olarak Ergin Yıldızoğlu’nun “Dinin Siyasallaşması – Gerçek Postmodernizm” başlıklı makalesi (Cumhuriyet, 30 Kasım 2017), bana göre bu yazıyı tamamlamak açısından son derece önemli.

Comments Off on muhafazakarın charlie hebdo ile imtihanı… veya biraz neoliberalizm alır mıydınız?

Filed under Güncel, Teori

m.e.a.’ya mektup

“Sevgili M.E.A.,

Merhaba abicim. Beni tanımıyorsun. Muhtemelen yollarımız bir yerlerde kesişmeyecek, karşı karşıya getirmeyecek bizi tarih. Adını google’a ‘kodladığımda’ bugün itibariyle üç yüz bine yakın sayfa karşıma çıktığına göre, senin bu mektubu okuma ihtimalin de bir hayli düşük olacak.

İletişimimiz tek yönlü kalacak… tabi buna iletişim denebiliyorsa hala. Seni tanımıyordum bir hafta öncesine kadar. Bir anma töreninde bir devlet büyüğüne ‘hakaret’ ettiğin gerekçesiyle okulundan, sınıfından, arkadaşlarının gözü önünden polisler tarafından alındığını, tutuklandığını, iki gününü hapiste geçirdiğini, avukatlarının itirazı sonucunda serbest bırakıldığını ve halihazırda bu davadan tutuksuz şekilde yargılanmakta olduğunu biliyorum. Bu yazdıklarıma bakılırsa, aslında ben de seni tanımıyorum.

Nelerden hoşlandığını bilmiyorum mesela…

Nelerden korktuğunu da…

En sevdiğin yemeği, içeceği, filmi, şarkıyı, kitabı bilmiyorum.

Annenin-babanın hayatta olup olmadıkları, kardeşlerinin olup olmadığı, hangi koşullarda büyüdüğün, nereli olduğun, nereye gitmek istediğin, üniversiteye gideceksen hangi bölümü seçmeyi düşündüğün, gitmeyeceksen hayatının geri kalanındaki planların, bir sevgilinin olup olmadığı, yalnızlığı sevip sevmediğin gibi konular hakkında hiçbir fikrim yok.

Ne geçmişini biliyorum ne de geleceğin hakkında fikir yürütebilecek bir tanışıklığım var seninle. On altı yıllık hayatının beş günü hakkında – o da bazı başlıklar düzeyinde – bir (b)ilgim var sana dair sadece. Üstelik seni görsem, birileri tanıştırsa bizi, bu beş günde yaşadıklarını bana anlatmak ister misin, ben o anlatacaklarını dinlemek ister miyim, bundan bile emin değilim. Belki benimle tanıştığında gıcık olacaksın bana. Ağzımı yüzümü parçalamak isteyeceksin. “Ne diye bana sorular soruyor bu herif?” diyeceksin. Belki geçerli nedenlerin olacak, belki yalnızca ‘elektriğimiz uymayacak.’ Gözümün üstünde kaşım olacak, fikirlerim ters gelecek, üslubumda yanlışlık sezeceksin, seninle konuşmak sırf beni tatmin edecek… Belki ben hoşlanmayacağım senden aynı sebeplerle, farklı sebeplerle. Belki de hiç ayrılmayacağız organik çözülmemiz tamamlanıncaya kadar. Kim bilir?

Bunların hepsi insani şeyler.

Hepsi bir ihtimal, hepsi daha önce milyon defa yaşanmış şeyler, hepsi bir o kadar daha yaşanacak olasılıklar.

İnsani olmayan şey ne biliyor musun kardeşim?…

… beni affet lütfen ama, izninle sana bir hikaye anlatayım.

 

Fazla uzağa gitmiyoruz. Yer Kıbrıs. Zaman, bilinemeyecek kadar eski. Bir adamla tanışıyoruz orada, adı Pygmalion. Yalnız birisi. Yalnız ama üretken. İyi bir heykeltıraş. En iyilerinden biri. Fazla arkadaşı yok. Hatta kimsesi yok. Ama bu bir seçim. Sevmiyor insanları. Onlarla konuşmak istemiyor. İletişime geçmeyi, karşılıklı muhabbeti, sürprizleri, hayalkırıklıklarını, yalanları, rutin hikayeleri sevmiyor. Kendini kapattığı atölyesinde, adanın içindeki adasında, hayatını sürdürüyor. Zamanla yaptığı heykeller, en sevdikleri oluyor. Onların her bir köşesini, her bir kenarını, her bir ayrıntısını kendisi tasarlıyor. Onlara şekillerini veriyor. Onları ‘tam da görmek istediği gibi’ kıvama getiriyor. Fildişinden, kilden, taştan insanlar yaratıyor.

Hikaye bu ya, gün geliyor, bunca heykel arasından bir tanesine aşık oluyor Pygmalion. Gözlerini ondan alamıyor. Her bir ayrıntısını kendi tasarlamış olmasına rağmen, ona baktığı her seferde yeni bir özelliğini, yeni bir güzelliğini keşfediyor. Adeta onunla sürekli yeni tanışıyor. Ve her yeni tanışma, aşkını daha da güçlendiriyor. Adına Galatea diyor; yani Uyuyan Aşk. Galatea uyuyor, çünkü hiç uyanamıyor. Canlanamıyor. Temas edemiyor. Hissedemiyor. Hayatın ironisi işte; Pygmalion’un bugüne kadar insanlardan kaçmasına neden olan her ne varsa, Galatea o özellikten mahrum olması nedeniyle, Pygmalion’u kedere sürüklüyor. O kadar çaresiz kalıyor ve Galatea’yı o kadar çok seviyor ki Pygmalion, tanrılara yalvarıyor. Onlardan Galatea’yı canlandırmalarını istiyor. Gece gündüz dua ediyor. Günlerce. Aylarca. Yıllarca. Sonunda aşk tanrıçası Afrodit, onun dualarına yanıt veriyor ve Galatea’yı canlandırıyor. Ufak bir öpücük veriyor Galatea Pygmalion’a. İlk temasları böyle oluyor. Pygmalion ilk defa biriyle, bir şeyle iletişime geçiyor. Kendi tasarladığı, kendi işlediği, kendi şekillendirdiği şey ile insani bir bağlantı kuruyor. Pygmalion önceleri buna inanmakta zorlansa da hayatları boyunca birlikte, mutlulukla yaşıyorlar. [1]

 

Pygmalion’un hikayesi mutlu bitiyor. Ama gerçek dünyanın pygmalion-larının hikayesi içinde hep bir acı barındırıyor abicim.

Aynısını Berkin kardeşine de yapmışlardı. [2] Deniz abine de. Adı bilinmeyen, bilinemeyen, bilinmesine gerek olmayan başkalarına da…

Görebildiğim kadarıyla, insanlar seni kendi heykelleri yapmaya çalışıyorlar M.E.A. Hepsi birer Pygmalion olma hevesinde. Hepsi, seni kendi akıllarındaki imgelere, hikayelere, fikirlere oturtmaya çalışıyorlar. Gerçek sen’den uzakta bir yerlerde bugün on binlerce M.E.A. dolanıyor. Bazıları ‘suçlu,’ bazıları ‘kahraman’… Bazıları küfrediyor akıllarındaki M.E.A.’ya, bazıları kahramanlık şarkıları söylüyor. Bazıları onun hakkında, düşüncelerin en soysuzundan seçme cümleler sarfediyor, bazıları en abartılısından. Hepsinin sen-olmayan-M.E.A. hakkında fikirleri var. Düşündükleri, bir geçmiş algıları, bir gelecek hülyaları var. ‘Sen,’ ilgilendikleri en son şeysin onların. Temsil ettiğini sandıkları şeylerle ilgileniyor onlar. Her an hayalkırıklığına uğratabilirsin onları. On altı yaşındasın – büyük ihtimalle – hayatında çok saçma şeyler yapacaksın daha. Ama onlar sana bir sorumluluk yüklediler daha şimdiden. Kendi ‘davalarına’ bayrak diye astılar seni. Parkalarına, fularlarına, badem bıyıklarına ya da hilallerinin yanına iliştirdiler seni. Onların hayallerindeki gibi yaşamanı, onların ‘hata’ dedikleri şeyi yapmamanı isteyecekler senden. Onların ‘askerleri’ ya da ‘hainleri’ olmanı bekleyecekler. Yarın bir gün fikrini değiştirirsen, cismini değiştirirsen, kendini değiştirirsen arkandan ‘döndü’ diyecekler. ‘Akıllandı’ diyecekler. ‘Ağzının payını aldı’ diyecekler. ‘Bizi sattı’ diyecekler. Seni bir ‘hatıra’ yapacaklar çok yakında, belki iyi belki kötü, ama ne yazık ki, “hiçbir hatıra kişisel bir tercihten başka bir şey değildir… Oldukça kasıtlı bir tercihten.” [3]

Onlar, birer Pygmalion değiller M.E.A. Maalesef değiller. Onun kadar yetenekli, onun kadar becerikli, onun kadar kendilerini yalnızca heykellerine adamış karakterde değiller. O kurguladıkları M.E.A.’yı bırakıp gidecekler bir gün – muhtemelen çok yakında. Adına şarkı yazanlar, o şarkıların sözlerini unutacak. Suçunu yazanlar, adını hatırlayamayacak. Kimse dua etmeyecek arkandan. Afrodit veya bir başka tanrı o kurguya hayat verip, seni baştan yaratmayacak. Seni ‘sen’ olduğun için seven birileri olmayacak etrafında. Gerçek sen’den uzakta bir sürü sen var ve sen, bu ‘sen’lerin hiçbirinden sorumlu değilken, onlar omzuna yükledikleri bu yükten habersiz ve umursamaz devam edecekler hayatlarına. Sen ise bu yükle yaşamaya devam etmeye çalışacaksın kim bilir daha kaç zaman?…

Oysa sen daha on altı, sadece on altı yaşındasın ya M.E.A. Bir heykel de değilsin üstelik. Taştan yapılmadın. Senin de fikirlerin, imgelerin, hikayelerin var. Bir haftadır ortada senden biri sürü var ve bu bir sürü seni karıştırıp tek bir sen yapmaya çalışsak bile, ortaya gerçek sen çıkmayacak, biliyorsun. Omzunda bir yükle yaşamak zorunda değilsin ki sen. Sen ‘suçlu’ da değilsin, ‘kahraman’ da, Efes’li Herostratos da [4]… Sen daha kendi başına, bu yaşında, kendini ararken, ortalıkta bir sürü sen buldun ve bunların senin hayatının geri kalanı hakkında senden bağımsız geliştirdikleri bir sürü planları var! Attığın ve atacağın her adımda gözleri var. Sana verdikleri tavsiyeler, telkinler, rehberler var.

Bunları yazarak, lütfen benim de sana tavsiye vermeye çalıştığım gelmesin aklına. Çünkü verebilecek bir tavsiyem yok. Seni ‘suçlu M.E.A.’ olarak da, ‘kahraman M.E.A.’ olarak da tanımak istemem ben. Yerine kendimi koymayı bile başaramam. Yollarımız kesişseydi belki tanışırdık, ‘sen’ ve ‘ben’ olarak. Ama şu anda sen’i bilmiyorum ben. Yalnızca istiyorum ki, sen ‘sen’ olabilmeye, o arayışta yalnız ve bağımsız kalabilmeye, sen istediğin sürece, cesaret edebil. On altı yaşının sonrasına da bolca hata sığdırabil. Mutlu olabilmeyi, birilerinin fikrinde/imgesinde değil de, kendinde arayabil. Ya da bunların hepsini, bu yazdıklarımın hepsini “amma saçmalamışsın be hıyar” diyerek boşverebil. Ve bunlardan hangisini yapacaksan, onu sen – gerçekten sen – seçebil. Pygmalion-özentisi insanların heykeli olmayabil. Sen’i senden çalmaya çalışan insanlara karşı sorumlu olmadığını ve korkmanı gerektirecek hiçbir şey olmadığını yeniden hatırlayabil.

Sen bir kısaltmadan fazlasısın abicim.

Şekil verilebilecek, yontulabilecek, birilerinin değerlerini temsil etmek zorunda bırakılabilecek bir heykel değilsin sen abicim.

Sen lütfen ‘sen’ ol abicim.”

 

[1] Ovidius, Dönüşümler, (çev.) İ. Z. Eyüboğlu, 1994, İstanbul: Payel.

[2] http://ovuncongur.com/berkin-elvan-olumludur/

[3] Chuck Palahniuk, Anlat Bakalım, (çev.) Ş. İşler, 2004/2014, İstanbul: Ayrıntı, s. 138.

[4] Hikaye bu ya, milattan önce dört yüzüncü yüzyılda Artemis Tapınağını yıkarak ünlü olma amacına ulaşmaya çalışan kişi – kimine göre ilk varoluşçu, kimine göre ilk terörist…

Comments Off on m.e.a.’ya mektup

Filed under Güncel

iki bin yirmi üç

Bu yazının siyasetle bir ilgisi olmamasını dilerdim.

Gelin görün ki, siyaset ile ilgisi olmayan hiçbir şeyin olmadığını öğreneli çok oluyor.

Hele siyaset denen ‘şey’ bu ülkede olduğu gibi, hayatın en mikro alanlarına bile duhul etmeye bu kadar meraklı, bu kadar hevesli ve bu kadar dumanaltıyken, işler iyice zorlaşıyor.

Bu yazı, toplumsal ilerleme yolunda ‘ilham’ın önemi hakkında olmalı. İlhamın, zamanı doğru anlamanın, cesaretin ve kalıpların dışına çıkmak için gereken orijinalliğin önemi hakkında… Bu yazı, pek tabi ki, sanat hakkında olmalı…

Barış Manço’nun hayat hikâyesi, 1950’lere çocukluğunu sığdırmış pek çok insanınkinin aksine, pek de ‘hazin’ başlamıyor [1]. Dönemin şartlarında üst-orta sınıfa mensup bir ailenin, ‘iyi’ okullarda (Galatasaray Lisesi, Şişli Terakki Lisesi vb.) eğitim alma şansına sahip oğlu olarak hem aile içinde hem de okul gruplarında çağdaş müzikle haşır neşir olabilme şansına sahip olduğu hareketli bir gençlik geçiriyor. Kim bilir, belki kendi tercihleri belki de o sıralar Türkiye sokaklarını meşgul eden ekstrem siyasi hareketler, onu yüksek öğrenimi için Avrupa’ya yönlendiriyor. Fransa, Belçika, Hollanda, Almanya, İsveç derken, Avrupa’yı, o dönemin yükselen müzikal trendlerini yakından izleme ve hatta kendi kurduğu gruplarla o müziklerin bir parçası olma fırsatını buluyor.

1960’ların sonu ve 1970’lerin başı, Manço için Avrupa ile Türkiye arasında, İngilizce ile Türkçe arasında ve o sıralar Batı dünyasını etkisi altına almaya başlayan psychedelic rock (The Beatles, Jefferson Airplane, Jimi Hendrix, The Doors, Cream, Pink Floyd vd.) ile Türkiye’de birçok grup ve müzisyenin (Moğollar, Dervişan, Cem Karaca, Erkin Koray, Apaşlar, Kardaşlar, Kaygısızlar, Bunalımlar vd.) adeta kolektif bir icraatla üzerinde çalıştıkları Anadolu rock arasında gidip gelmelerle geçiyor. O da çareyi diyalektikte buluyor. Harmanlama, sentez, füzyon…. Hem ‘buralı’ hem ‘oralı’ olmak için çaba sarfediyor. Bu öyle bir ideal haline geliyor ki onun için, 1970 Kasım’ında Antalya’daki bir konser sonrasında ‘yabancı müzisyen çalıştırmak suçundan’ (!) tutuklansa bile, sentezin ‘ora’ ile ‘bura’ arasında doğması gerektiği inancından vazgeçmiyor. II. Dünya Savaşı’nın sonrasında ortaya çıkan ve evrensel olanı yerel olana dönüştürmek için çekici reçeteler sunan post-modern kültüre, yereli evrenselle harmanlayarak yanıt vermeyi tercih ediyor. Aksi takdirde, alelade bir ürüne dönüşerek, tüketimin hızlı-öğütücü dişlileri arasında kaybolup gideceğini çok iyi biliyor.

Manço’nun müzikal harmanının içinde her zaman ‘yeni’ bir şeyler oluyor; başta, yeni fikirler ve yeni insanlar… 1971-72 yıllarında kadrosunu sağlamlaştırmaya çalışan ve Manço’nun ölümünden sonra bile hala ayakta duran Kurtalan Ekspres’ten dönemin en iyi müzisyenleri gelip geçiyor: Murat Ses, Engin Yörükoğlu, Özkan Uğur, Ohannes Kemer, Mithat Danışan, Kılıç Danışman, Ahmet Güvenç [2], Bahadır Akkuzu, Celal Güven ve niceleri… Türkiye’de yapılan müzikte kalitenin ve rekabetin doruğa ulaştığı o günlerde, dayanışma da en az diğer faktörler kadar ön planda duruyor. Yalnızca konser ortaklıkları değil, müzikal ortaklıklar da bugün hepsi birer efsane olarak adlandırılan isimler arasında sıkça yaşanıyor: Barış Manço, Moğollar, Cem Karaca, Ersen ve Dadaşlar, Erkin Koray, hatta Orhan Gencebay, sözleri, müzikleri veya enstrümantal katkıları ile birbirlerinin albümlerinde yer almaktan çekinmiyorlar.

Yıl 1975’e geldiğinde, askerden yeni dönen Barış Manço, Kurtalan Ekspres elemanları ile birlikte kaydettiği ve ilk uzunçaları olma özelliğini taşıyan albümü 2023’ü piyasaya sürüyor. Albüm psychedelic rock ile Anadolu motiflerinin sentezini, dünya çapında bir müzisyenlikle birleştirmeyi başarıyor. ‘Dere Boyu Kavaklar,’ ‘Uzun İnce Bir Yoldayım’ gibi türküler, dönemin – Woodstock – ruhuna uygun düzenlemeleriyle boyut değiştirirken; ‘Baykoca Destanı’ ve ‘2023’ isimli şarkılar aynı dönemin yükselen yıldızı progresif rock için bile hayal etmesi zor elektronik etkileşimlerle harmanlanıyor. ‘2023’ isimli enstrümantal şarkıyı açan ‘Kayaların Oğlu’ şiiri, Cumhuriyetin yüzüncü yılına atfedilen bir saygı-duruşu niteliğiyle öne çıkıyor. Bir başka deyişle, 2023’ten tam kırk sekiz yıl önce Barış Manço, ‘muasır medeniyet’e muasırlığın bile ötesinde bir müzik ve yerel özgünlüklerle çok şık bir selam çakmayı başarıyor.

Dört yıl sonra, Manço diskografisinin yıldız albümlerinden Yeni Bir Gün piyasaya çıkıyor. 70’ler müziğini tümüyle değiştiren ve etkileri bugün dahi devam eden Pink Floyd, Camel, Eloy, Rush, King Crimson, Led Zeppelin gibi grupların ortaya koyduğu kadar derinlikli pasajlar, sert rock gitarların arkasından gelen yumuşak Fender Rhodes dokunuşları, caz kalıpları, aksak davul ritmleri ve hiç şüphesiz Anadolu’dan çıkan müziğin çekici melodileri, Manço’nun teatral vokalleri ile birleşerek tüm zamanların en iyi progresif rock albümlerinden birini oluşturuyor. Albümün tam ortasında yer alan ‘2024’ ve ‘İkinci Yolculuk’ isimli enstrümantal şarkılar, ‘2023’ün kaldığı yerden, efsaneyi devam ettiriyorlar. Kendi içerisinde dört ayrı bölümden oluşan ‘2024’ün ilk ayağında Kılıç Danışman’ın, son ayağında ise Ahmet Güvenç’in müzisyenlikleri herkese parmak ısırtıyor.

‘2023’ efsanesini sonlandıran şarkı, 1981 yılında piyasaya sürülen ve Barış Manço’nun popülaritesini ülkenin dört bir köşesine yayan Sözüm Meclisten Dışarı’da yer alıyor: ‘2025’. Şarkı, Manço ve Kurtalan Ekspres’in, Kraftwerk-vari elektronik denemeler eşliğinde, zamanının çok ötesinde bir iş çıkartarak efsaneyi tamamlamaya karar verdikleri izlenimini veriyor. ‘2023’-‘2024’-‘2025’ üçlemesi, çekici bir melodinin üzerinde evrilerek, her adımda bir diğerinin üzerine koyarak ve sonuçta zamanının ruhunu kökünden yakalayıp onu bir başka boyuta ulaştırma hevesiyle hareket eden gerçek bir sanat eseri meydana getirerek, adeta yerel-evrensel sentezinin gövde gösterisine dönüşüyor.

Belki Barış Manço, söz konusu albümlerden sonra çizgisini değiştirip daha piyasa odaklı, kimilerince Anadolu pop olarak adlandırılan, çoğunluk tarafından anlaşılması daha ‘kolay’ albümler ve şarkılar yapmaya başlıyor – hiç şüphesiz televizyon programları da onun bu popülaritesini arttırmaya yardımcı oluyor – ama bugünkü saygın ‘Manço’ imajının altında, aslında hep 2023’ün mirası yatıyor.

1944 yıllarında yayımladıkları Aydınlanmanın Diyalektiği’nde Theodor Adorno ve Max Horkheimer, modern sanatın tekrarlardan ve kopyalardan ibaret olduğunu ve bunun her şeyden önce insanın yaratıcılığının önünü tıkayıp insanı kendisine yabancılaştırdığını tüm dünyaya ilan etmişti [3]. Onlara göre, bugünün ‘satılan iyidir’ düsturu içerisinde, artık sanatın kalitesini değil, kaç kişiye hitap ettiğini hesaplamak gerekiyordu. Buradaki sorun ise hâkim kültürün hem kitle iletişim araçları hem de sahip olduğu iktidar ağları sebebiyle, yerel olana ve öznel olana karşı yerinden oynatılması çok güç üstünlüğü oluyor; tüm bu olan biten, gerçek sanatla vedalaşmayı gerektiriyordu.

Adorno ve Horkheimer’ın bu pesimist yorumu, 1944 yılından bu yana defaatle cisimleşti, MTV ile doruğa ulaştı, Internet’in yayılması ile de süreklilik kazandı. Ama bu tabloda bile bazı istisnalar, bazı ayrılıklar, bazı umut kıvılcımları doğdu. Doğmalıydı da… Barış Manço’nun müziği hiç şüphesiz bu istisnalardan biri olma sıfatını hakkıyla elinde tutuyor. Yalnızca ‘2023’-‘2024’-‘2025’ üçlemesindeki ve bu şarkıların içlerinde yer aldıkları albümlerdeki müzikle de değil üstelik, kıyafetleri, duruşu, orijinalliği ve sentez becerisiyle, döneminin ve kendisinden sonra gelenlerin arasından sıyrılabiliyor.

1979 yılında canlı kaydedilen ‘Dere Boyu Kavaklar’ videosu bile bu özellikleri göstermeye yetiyor. Bugün ‘kolbastı’ adı altında deşarj olma vasıtası gören ‘meta,’ Manço ve arkadaşlarının müzikal dehasında progresif ve psychedelic bir şahesere dönüşüyor. Müziğin yanında Manço, bugün bile marjinal sayılabilecek uzun saçları, mesaj-kaygısız bıyıkları, parlak gömleği, abartılı yüzükleri, motiflerle işlenmiş kıyafetleri ile arz-ı endam ederken; yanında çalan arkadaşları, küpeleri, fırfırlı gömlekleri, fularları ve hatta topuklu çizmeleri ile ‘gözle görülen’i de en az ‘kulakla duyulan’ kadar ekstrem hale getirmekten çekinmiyorlar. O dönem 20’li-30’lu yaşlarında olan bu adamlar, diğerlerine benzememenin/orijinal olmanın yolunun yalnızca kendileri gibi olmaktan geçtiğini; kültürlerini ‘muhafaza’ edebilmenin ise yalnızca o kültürlerin zamanın ruhuna adaptasyonu sayesinde gerçekleşebileceğini biliyorlar. Bunu da başlarına gelebilecek her türlü tehlikeyi, toplumsal baskıları (sözde-mahalle baskılarını), resmi yasakları ve sıradan olanın kötülüğünü göze alarak yapmaya cesaret ediyorlar. Bugün üzerlerinde hala övgüyle konuşulabiliyor olmasının altını zaten bu cesaretleri dolduruyor.

Bugün Cumhuriyetin yüzüncü yılına gireceği 2023 yılı siyasi ve toplumsal bir hedef olarak konuluyorsa, bunun altını kültür ve sanatla doldurabilmek gerekiyor. Toplumsal veya siyasal ilerlemeyi yaşayacak bir toplumun, küresel hâkim kültürden birebir kopyalanan, aynı soundlu kötü şarkılardan ve o şarkılarda anlatılan cıvık aşk hikâyelerinden fazlasına ihtiyacı var. Kültürel motiflerin orijinal müziklerle yoğurulmasına, ortaya çıkan eserin ‘bir başkasına’ değil, aslında yalnızca ‘kendisine’ benzemesine ihtiyacı var. Yeni ‘2023’lere, ‘2024’lere, ‘2025’lere ihtiyacı var. Binlerce yıllık hikâyelerin çarpık versiyonlarını anlatıp kitap kapaklarında kılıktan kılığa girmek zorunda kalan edebiyatçılardan fazlasına ihtiyacı var. Osmanlıca dersini zorunlu kılmaya değil, Osmanlıca’dan Türkçe’ye geçişte yapılan bir hata varsa, onu düzeltebilecek – belki bir kez daha toplumun tümünü işin içine katmayacak – mekanizmaları günümüze adapte edebilmeye ihtiyacı var. Gelecekten bir yıl seçip onu idealize etmek adı altında restore etmeye çalışmaya değil, geçmiş fantezilerinin ve nostaljinin yerine ilerici aklı koymaya ihtiyacı var. Son otuz yıldır suya sabuna dokunmamak için ellerini kirletmeyen sözde-sanatçıların yerine cesaretli sanatçı-adaylarına ihtiyacı var. Var olan sorunlara objektif olarak yaklaşabilmeye, eleştirebilmeye ve eleştirinin özgürlüğü getireceğine yönelik, metafizikten ve örümcek ağlarına yapışmış yöntemlerden arındırılmış yeni bir Aydınlanma’ya ihtiyacı var. Bunun için de hoşgörüye, kendisi gibi olmayanı anlama cesaretine, empatiye ihtiyacı var.

 

[1] Bu yazıda aktarılan Manço’nun hayat hikayesine dair bilgiler, çeşitli internet kaynaklarından derlenmiştir; bknz. Wikipedia, Barış Manço Evi, Barış Manço Rock Derneği

[2] Tüm bu isimler kendi alanlarında yeterince ‘yaratıcı’ olsalar da, Ahmet Güvenç ve grubu Bunalımlar’ın Seattle’ın yirmi yıl öncesinde çıkarttıkları dört başı mamur grunge albümü, şahsımı en çok hayrete düşüren müzikal işlerden biri olmuştur (Bunalım isimli albümün tamamını dinlemek için: YouTube).

[3] Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği: Felsefi Fragmanlar, N. Ülner ve E. Ö. Karadoğan (çev.), İstanbul: Kabalcı, 1944/2010, ss. 19-67.

 

Comments Off on iki bin yirmi üç

Filed under Müzik, Siyaset

alatlı’nın seçimi

“Kendi düşüncelerimizi geçerli olarak ifade etmemizi, başkalarının düşüncelerini ise doğru anlamamızı sağlayan, akıl yürütme, muhakeme, düşünme, ispat ve çıkarım yapma metoduna mantık [logic] diyoruz. Mantık hataları ya da bir diğer deyişle hatalı çıkarımlar sonucu ortaya çıkan boş, temelsiz, asılsız ahkama ise safsata [fallacy]. Safsatalar, insanlar arası iletişimin önündeki en önemli engelleri teşkil ediyor.

Düşünürken ya da konuşurken, acele karar vermek, ön yargılı davranmak, söyleyeceklerimizi yeterince tartmadan söylemek, çok genel ifadeler kullanmak, yeterince bilgi sahibi olmadığımız konularda başkalarına ahkam kesmek, ünlü kişilerin sözlerini kendi iddialarımızın doğruluğunu kanıtlamak amacıyla kullanmak, fikrimizi kabul ettirmek için karşımızdakini aşağılamak, baskı altına almak, statümüzü veya popülaritemizi ileri sürmek, bir başkasının fikrini layıkıyla anlamadan savunmaya geçmek veya saldırmak… Bu davranışlarımız, tartışmalarımızı yetersiz, tutarsız sonuçlara yani safsatalara götürür ve iletişim ortamını çekilmez hale getirir.” [1]

 

Yukarıdaki cümleleri Alev Alatlı’nın, yüze yakın sayfa boyunca ‘safsata’ türlerini örnekler vererek açıkladığı ve bir safsata-sınıflandırması yapmayı amaçladığı Safsata Kılavuzu – Laf Ola Beri Gele:>)) kitabının Giriş bölümünden alıntıladım.

Alatlı, 3 Aralık 2014 tarihinde, kendisini edebiyat dalında Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık gören Cumhurbaşkanı’na, “‘Evrensel dolandırıcılığın hüküm sürdüğü zamanda, gerçeği söylemek devrimciliktir’ diyen George Orwell, ayağa kalkar [sizi] alkışlardı,” [2] cümleleriyle övgülerini sundu. Malum Orwell 1948 yılında kaleme aldığı ve modern-endüstriyel toplumun varacağı her türlü metafizik değerden arınmış ve hayatlarının her alanı en ince ayrıntısına kadar kontrol edilmiş insanlarla dolu bir düzen-korku toplumunu tasvir ettiği Bin Dokuz Yüz Seksen Dört isimli distopyası ile ünlenen bir yazar olduğundan, başta Alatlı’nın Cumhurbaşkanını övdüğünü mü, yoksa eleştirdiğini mi tam olarak anlayamadım. Sonradan Alatlı’nın “Hakikati gören başkaları farklı düşünüyorlar diye onu haykırmaktan çekiniyorsa hem budala hem de alçaktır; bir adamın, ‘benden başka herkes aldanıyor’ demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa, adam ne yapsın?” cümlelerine gönderme yaparak “Daniel Defoe da sizi ayakta alkışlardı” demesiyle, iyice kafam karıştı.

Evet Alatlı’nın alıntıladığı bu cümleler, bugüne dek Erdoğan-merkezli liderlik algısı üzerine şekillenmiş AK Parti siyasetini ‘olumlayan,’ ‘meşrulaştıran’ cümlelerdi belki ama ya o cümlelerin yazarları?

Bir yanda… Daha biri bitmeden diğerini yaktığı sigaralarıyla ünlü; dünya sonrası hayatı reddeden – bir ihtimal ateist [3]; Burma’da yaptığı ‘imparatorluk polisliği’ görevinden duyduğu vicdan azabını sonradan itiraf eden; muhabir olarak gittiği İspanya İç Savaşı’nda enternasyonel devrimci cepheye katılan; lider figürünü ‘korku kültürü’ ve ‘düşünceye yönelik baskı’ ile eşleştiren; anti-Sovyet mi, anti-komünist mi, anti-kapitalist mi olduğu ve yazdığı kitapları hangi amaçla kaleme aldığı yıllardır tartışılan George Orwell…

Diğer yanda… Anglikan Kilisesi’nden ayrılan İrlandalı çocukların ‘öldürülmeleri gerektiğini’ salık verdiği yazısıyla önce Kilise tarafından alkışa tutulan, hemen ardındansa yaptığı ironi fark edilir edilmez yine aynı Kilise tarafından yasaklanıp hapse atılan; Robinson Crusoe romanında ıssız adaya düşen kişi metaforuyla burjuva iktisadının temel iddialarından birini (‘doğal hak/adalet, serbest pazardan geçer’ varsayımını) doğrulama çabasına girişen;  soy adına eklediği de- ön ekiyle bile ironik karakterini belli eden; resmi olarak casusluk yaparken yazdığı raporlarda dahi hayalgücünün sınırlarını zorlayan ve bu nedenle birçok cezaya çarptırılan; Püriten Hıristiyan ahlakından etkilenen ve yazdığı her şeye bu ahlaki yaklaşımı serpiştiren Daniel Defoe…

İnsan gerçekten sorgulamadan edemiyor. Acaba Alev Alatlı – bırakın uzmanı olduğu Rus edebiyatını – alıntı yapabileceği yüzlerce, binlerce dünya edebiyatı yazarı arasından hangi gerçeklerle yazdıkları her şeyde bir sis perdesi, bir kinaye iması, bir ‘bit yeniği’ aranan iki Britanyalı’ya göndermeler yaparak bir övgü konuşması yapmayı tercih ediyor? Ne hikmetle, siyasi-toplumsal muhalefet tarafından bir diktatöre dönüşmekle suçlanan Cumhurbaşkanını, Türkiye’de neredeyse yalnızca Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve Hayvan Çiftliği adlı diktatörlük distopyalarıyla ünlenen Orwell aracılığıyla övüyor? Neden Orwell’den alıntıladığı cümlenin içinde yer alan “deceit” kelimesini “doğruyu söylemek” ile tam bir kontrast yaratabilecek “yalan, hilekarlık, düzenbazlık” gibi çeviriler yerine, “dolandırıcılık” çevirisi ile karşılıyor? [4] Neden tam da “Amerika’yı kim keşfetti?” sorusu popüler gündemi meşgul ederken, baş karakteri (Faslı) “Müslümanların” elinden (hem de içinde bulunduğu gemi Latin Amerika’ya doğru yelken açan) bir “Portekizli” tarafından kurtarılan bir romanın yazarına atıfta bulunuyor?

Ya Alev Alatlı bizzat kendi yazdığı gibi “yeterince bilgi sahibi olmadığımız konularda başkalarına ahkam kesmek, ünlü kişilerin sözlerini kendi iddialarımızın doğruluğunu kanıtlamak amacıyla kullanmak” suretiyle mantığı ‘safsata’ya dönüştürüp büyük bir pot kırıyor; ya da Cumhurbaşkanı’nı açık açık değil, gizliden gizliye eleştiriyor… Bir dönem Aydın Despotizmi‘nden [5] dem vuran yazar, acaba bu iki durumdan hangisiyle ‘aydınlığına’ sahip çıkmış oluyor?

Aklıma sorular takılıyor.

Yanıtı olmayan sorular ancak ben-gibileri oyalıyor.

Masaların üzerinde, isimlerin önünde, kapıların girişinde sonsuz sayıda ödüller/övgüler bekliyorken…

Aklıma Behzat Ç.’den bir monolog geliyor: “Tabak iyi de…”

 

[1] Alev Alatlı, Safsata Kılavuzu: Laf Ola Beri Gele:>)), İstanbul: Boyut, 2001, s. 11.

[2] “Alatlı’dan Erdoğan’a: George Orwell Sizi Ayakta Alkışlardı!,” Radikal, 3 Aralık 2014.

[3] Alatlı’nın din-laiklik-eğitim ilişkisi hakkındaki görüşlerini özetleyen 2005 tarihli yazısı da Orwell-Erdoğan arasında kurduğu bağlantıyı yeniden-değerlendirmek konusunda ilginç bir ayrıntı olabilir: “Kendimizi kandırmayalım, bugün ‘laik’ler tarafından dışlandıklarını hisseden cami müdavimleri, ‘laik’lerin de kendilerini onlar tarafından bir o kadar dışlanmış hissettiklerini teslim etmelidirler. Oysa, yapılacak şey, insanımızı ‘Müslüman’ ve ‘laik’ olarak ayırmak yerine, dini dürtüleri olanların İslamiyet’e ihtidalarını sağlayacak önlemleri almaktır. Bunun çözümü de, imamlık eğitimini İslam ilahiyatına vukufu mümkün kılacak şekilde iyileştirmekten öte, içselleştirilebilecek yaşlarda vermek olacaktır… Peki, nası olacak diye soracaksınız?… Şimdi söyleyeceğimin ütopik olduğu kuşkusuz; ama ben olsam, bir yandan ilahiyat eğitimini lisans-üstü yapar, fizikten iktisada, mühendislikten yabancı dillere, dört yıllık üniversite eğitimini başarıyla tamamlamış olanlara açarken, diğer yandan din bilgisi derslerini liselerden itibaren tüm okullara (öğrencilerin mezhep ve diğer farklılıklarını mutlaka gözeterek) zorunlu ders olarak koyar, imam hatipleri ‘meslek’ lisesi olmaktan çıkartırdım.” (Alev Alatlı, ‘Hayır!’ Diyebilmeli İnsan, İstanbul: Zaman Kitap, 2005/2006, s. 15-6) Öyle anlaşılıyor ki, Alatlı’nın o zamanki görüşleri ile Erdoğan’ın bu zamanki görüşleri arasında ciddi bir fark mevcut.

[4] Orwell’in cümlesinin İngilizcesi: “In a time of universal deceit, telling the truth is a revolutionary act.”

[5] Alev Alatlı, Aydın Despotizmi, İstanbul: Alfa, 2001.

Comments Off on alatlı’nın seçimi

Filed under Güncel

neyi muhafaza ettiğini bilmeyen muhafazakarlar

Türkiye’de ‘tümüyle fason’ Sağ-Sol ayrımının sokak çatışmaları aracılığıyla ‘gerçek’e dönüşmesinin üzerinden elli yıla yakın bir zaman geçti. Ama gelin görün ki, bu elli yılın ehlileştirdiği – fakat yok edemediği – bu ayrımın yerini son on beş yılda Muhafazakar-Ulusalcı ayrımı aldı. Her iki kelimenin ontolojik boşluğunu tartışmaya niyetim hiç yok. İnsan dediğimiz, kendine “oynayacak kulüp” arıyor ve “ait olma ihtiyacı” onu toplumun kurguladığı bir deliğe sokup öbüründen çıkarıyor.

Lafımız yok, buyursunlar deliklerden delik beğensin insanlar…

Benim ilgimi asıl çeken şey, kendini bu tuhaf ikili ayrımlara yerleştirmeye çalışan insanların, kendileriyle beraber – zaten şunun şurasında bir elin parmaklarını geçmeyen sayıdaki – ‘gerçek aydınları’ da o deliklere sokmaya fazlaca hevesli olmaları durumu. Bu insanların, düşünme yetilerini sürüye devretme kararları mesele değil de, o sürüye lider olarak seçtikleri aydın figürlerinin ‘sahipleri’ haline gelmeleri beni zıvanadan çıkartıyor.

Bu furyanın son kurbanı, muhafazakar kesimin sahiplenmeye çalıştığı Cemil Meriç. [1]

Meriç’i uzun uzadıya anlatmanın veya onu hiç istemeyeceği bir şekilde bir başka ‘ikili karşıtlık kutbu’ yapmanın bir alemi yok. Burada yapmak istediğim, muhafazakar arkadaşları o çok övdükleri Meriç konusunda bir anlamda uyarmak aslında. Meriç’in Jurnal‘inden bazı bölümleri bu blog’a almak istedim. Kendi değerleri olduğunu iddia ettikleri şeyleri muhafaza etmek isteyenler, eğer Meriç’in adını ‘birileri’yle veya ‘bir şeyler’le aynı cümlede geçirmek istiyorlarsa, bunu bir daha düşünmeleri kendi faydalarına olacaktır sanırım…

 

“Kalabalık her yerde ırzını teslim edecek bir kahraman arıyor. Çobansız rahat edemeyen kaz sürüsü. Vatikan veya Kremlin. Kendi yaptığı puta tapsa iyi, putu yapmaktan da aciz o. İki ayak üzerinde dikleştiğine pişman, secdeye kapanıyor, sürünmek, dört ayaklaşmak istiyor. Ya köpek gibi çizme yalamak ya yılan gibi ısırmak. Zavallı kalabalık! İnsanlık hep o mağara adamı; hunhar, habis, yılışık ve sarsak. Mussolini’yi bacağından asanlar yıllarca taşaklarını yalayanlardır. Kamçını unuttuğun gün canavar boğazına sıçrayacaktır, hep tekmeleyeceksin bu kaz sürüsünü, yalanla doyuracaksın, sofra artıklarını domuzlara atacaksın. O hakaretle, zilletle doyurur kendini, tasalanma. Her diktatör bir vahşi hayvan mürebbisi ama kendisi de hayvanların en vahşisi. Çoban kazdan daha az sevimli.” [2]

“[Dünyada] kolektif bir psikopati bahis konusu. Çağımızda fazla kalabalık ve totaliter temayüllü bütün insan topluluklarını tehdit eden bir felaket bu. Fert böyle bir topluluğun kucağında nefsini koruma insiyakını kaybederek selameti başkalarında arıyor. Herhangi bir ‘-izm’ uğruna feda ediyor hürriyetini. Eski Tanrıların yerini ideolojiler aldı, hepsi birbirinin kafiyesi olan ideolojiler. İnsan, sosyal lehine, reeli kaybetti gözden, her şeyi devletten bekliyor. Psikolojik manada bir kişi değil artık, esaretinin bile farkında değil. Grup, farkında olmadan en korkunç gaddarlıkları irtikap edebilir. Almanya’nın katastrofu hepimizin. Hiroşima’ya atılan bomba insanlığın vicdanında ‘crématoire’ fırınlarından veya Auschwitz’in gaz odalarından daha az akisler uyandırıyor.” [3]

“Goril yıldızları merak etmese ‘ptekantropus erektus’ hil’atını giyemezdi. Amip, olanla yetinir. İnsan fetihtir, isyandır. Goril başını kaldırdığı için insan oldu. Dört ayaklıyı kainatın efendisi yapan bu dikiliş. Hazır oyuncaktan hoşlanmaz bu çocuk. Cinlerini de, Tanrılarını da kendisi yaratır.” [4]

“Bugün daha az yobazım. Zıt kutupların birbirini tamamlayan iki bütün olduğuna inanıyorum. Bir zamanlar Promete’nin bütün Tanrılara düşmanım sözünü benimsemiştim, şimdi bütün Tanrılara inanıyorum. Yani Tanrı biziz. Istırap çeken insanlar. İnsanla ilgili her ümit, her teselli, her hayal kutsal.” [5]

“Tanrı’nın alkışa ihtiyacı olmasa insanı yaratmazdı. Tanrılar da, insanlar da alkışa susuz, sevgiye susuz. Alkışta musikileşen: sevgi.” [6]

“Düyun-u Umumiye memurları! Batı kapitalizminin kavasları. Genelevde garsonluk, lağımcılık, yankesicilik çok daha şerefli iş.” [7]

“Mustafa Kemal yüz elli sırtlan kovdu memleketten. Tek kusuru ameliyatı yarıda bırakması.” [8]

“‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne imza atmış bir milletin üniversitesinde iktisat okutacak adam Sosyalizm gibi masum bir kitapçığı yayımlamaktan çekinirse doçent değil, kapıcı olmaya layık değildir. Din şehit ister, asuman kurban. Haklar birer birer fethedilir. Bu efendiler konuşmak için mi doçent olacaklar, meşaleyi dolaba saklamak için mi? İnsanın keneden farkı bir dava uğrunda fedakarlığı göze alabilmesidir.” [9]

“Sağ adı verilen bu bedbaht topluluk, solun kusuntuları ile yaşar. Misafir gittikten sonra sofra döküntülerini yalamaya gelen bedbaht bir sokak kedisi. Kendine mahsus hiçbir fikri, daha doğrusu hiçbir fikri yoktur. Batı dili bilmez. Osmanlıca bilmez. Ebediyyen vesayet altındadır. Huysuzluğu intibaksızlığından gelmektedir. İntibaksızlığı tembelliğinden. Sağın cilasını kazıyın, altından kıskançlık çıkar… Bu sağa ancak merhamet duyulur, muhabbet değil. Korkak, pısırık, kıskanç, sembollere ve sloganlara mahpus. Kendinden kat’iyen emin değil.” [10]

“Ne acılar kelimete aktarılabilir, ne sevinçler. Güneş altında söylenmeyen ne kaldı? Don Kişot için hakikat şövalye romanları idi. Avillalı Thérése için, Kitab-ı Mukaddes. İkisi de inandıkları için savaştılar. Sainte Thérése, Kilise’nin masallarına aşıktı. Don Kişot, çevresindeki masallara. İslamiyet de Marksizm de belli bir coğrafyanın, belli bir medeniyetin masalları.” [11]

“Osmanlı, yakın akrabalarla evlenen aşiret çocukları gibi, hep kendi irfanı ile izdivaç ettiğinden hayatiyetini kaybetmiş, dumura uğramış, yozlaşmış, dünyaya açılmamış.” [12] [13]

“Bir yandan Humeyni’ye kaside okuyan bir gençlik, Humeyni’ye yani yobazlığa, layuhtiliğe, şuuru isyan ettiren bütün Orta Çağ değerlerine mutlak bir teslimiyet.” [14]

“Tarihi tesadüfler Osmanlının işini kolaylaştırmıştır. Yalnız, Osmanlı, karşısına çıkan bu tesadüflerden layıkı ile faydalanamamıştır. İstanbul hem Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan bir ticaret merkeziydi, hem de eski Yunan medeniyetinin hazinelerini saklayan bir irfan merkezi. Fatih, Konstantiniyyenin bu iki hususiyetini de istismar edemedi. Patrikaneye büyük imtiyazlar verdi. Böylece devlet içinde devlet kurulmasına zemin hazırladı. İktisadi hayatla meşgul olacağına, lüzumsuz fetih maceralarına atıldı. Alimleri ülkeden uzaklaştırdı. Bir kelimeyle Yunan’ın mirasını zorla Avrupa’ya kazandırdı. Etrafındakiler cahil, izansız ve idraksız kimselerdi, dünya ahvalinden tamamen habersizdiler. Bir kelime ile İstanbul’un fethi Türk tarihi bakımından hayırlı bir iş olmamıştır. Ulema, Bizansın taklidine girişmiş ve İslamda Rum kilisesini hatırlatan bir rahipler zümresi türemiştir. Kanuni devri, cehaletin hükümferma olduğu bir devir.” [15]

 

[1] Muhafazakar gelenek ve sahiplen(eme)diği aydınlar ilişkisi hakkında daha önce de bir şeyler yazmaya çalışmıştım, bknz. “Aristoteles’ten Muhafazakarlığa: Balık Neden Baştan Kokmuyor?”

[2] Cemil Meriç, “Çobansız Rahat Edemeyen Kaz Sürüsü,” Jurnal – Cilt I: 1955-65, İstanbul:İletişim, 1963/2013, s. 189.

[3] Meriç, “Jung’a Göre Kurtuluş,” a.g.e., s. 201.

[4] Meriç, “Goril ve İnsan,” a.g.e., s. 310.

[5] Meriç, “Lanza, Gandi ve Marx,” a.g.e., s. 263.

[6] Meriç, “Reveu des Deux Mondes’lar,” a.g.e., s. 207.

[7] Meriç, “Rousseau ve Ben, Nasuhi’nin Ölümü,” a.g.e., s. 282.

[8] Meriç, “Lüzumsuz Bir Hiciv,” a.g.e., s. 277.

[9] Meriç, “Sosyalizm ve Ali Bey’in Doçentliği,” a.g.e., s. 304.

[10] Cemil Meriç, “Sağ, Sol, Münzevi Aydın, ” Jurnal – Cilt II: 1966-83, İstanbul: İletişim, 1974/2013, ss. 199-200.

[11] Meriç, “Ezeli Bir Şifadır Aldanmak,” a.g.e., s. 240.

[12] Meriç, “Osmanlıda Fikri Faaliyet,” a.g.e., s. 249.

[13] Yeri gelmişken okuduğum en iyi Osmanlı toplumsal ve yönetimsel eleştirisi, her ikisini bir cümlede toplayarak bunu yapan – bir başka muhafazakar – Namık Kemal’e aittir: “Bir kavmin siyasi ahlakı bozulursa içinden XIV. Louis çıkar ve ‘devlet benim’ diyerek her istediğini yapmaya kalkar.” Aktaran: Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, İstanbul: Türkiye İş Bankası, 1966/2013, s. 129.

[14] Meriç, “Bilgiye, Tefekküre, Tarihe Tahammül,” Jurnal – Cilt II: 1966-83, İstanbul: İletişim, 1974/2013, s. 296.

[15] Meriç, “Tarihi Tesadüfler,” a.g.e., s. 301.

Comments Off on neyi muhafaza ettiğini bilmeyen muhafazakarlar

Filed under Genel, Teori

boğularak öldürülenler

“Bu günlerden birinde,” der Nick Mason, “seni küçük parçalara ayıracağım.” [1]

Öfke dolar içiniz. Etrafınızda ne var ne yok hepsini parçalamak, küçük kırıntılara dönüştürmek istersiniz. Nefret için vardır bu dizeler, bu şarkı. Nefreti kusmak için.

Adım adım yükseldiğini düşünün suların.

Önce hissetmezsiniz. Sonra ayaklarınız ıslanmaya başlar. Yavaşça bileklerinize doğru çıkar sular.

Dizlerinize daha çok var…

Kömür ocağında neden çalışır ki bir insan? Birilerine göre, ‘hala kömür kullanan mı var?’

Klostrofobisi, panik atağı, kaygı sorunları, bir türlü üstesinden gelemediği obsesyonları olup ölü bedenlere televizyon ekranları korumasında göz yaşı döken plaza insanları… Klimaların etrafa saçtığı mikroplara antibiyotiklerle savaş açan ‘non-fat latteciler’… AVM’lerin yerden geçen elektrik hatları sebebiyle ayaklarına kara sular inen, ay sonuna yemek çeklerini bozdurma telaşındaki alışveriş uzmanları…

Bizler.

Ben.

Dizlere geldi sular ve hızla yükseliyorlar.

Şimdi, tam o anda, neler geçer ki insanın aklından? Hangi anılar? Hangi insanlar? Korku bastırır mı tüm bunları? Yanında dua mı gelir korkunun? Ne işe yarar ki bir dua, sular göğüs hizasına gelmişken?

Steven Wilson soruyordu: “Hiç duyduğun son sesin bir silahtan çıkacağını hayal etmiş miydin?” [2]

Duyacağınız son sesi hayal edin… Burnunuza gelecek son kokuyu… Ağzınızdaki son tadı… Dokunacağınız son teni… Aklınızdan geçen son şeyi… Hissedeceğiniz son duyguyu…

Daha önce sesini bile duymadığınız insanların çığlıkları… Suların nemiyle karışmış kömür kokusu… Gün ışığında yemenize izin verilmeyen kumanya… Daha önce adını bile bilmediğiniz insanların terli gövdeleri… Sevdikleriniz… Korku…

Sular yükseliyor…

Akciğerleriniz yalnızca havayı taşıyabilir; suyu değil. Su, akciğer ile havanın bağlantısını keser. Alveoller tıkanır. Otonom sinir sistemi çalışamaz hale gelir. Televizyonda gördüğünüzün aksine, boğulan insan çırpınamaz. Yardım isteyemez. Morarır. Gözleri dolar. Dokuları ve damarları şişer. Ama dışarıdan belli olmaz boğulmak.

Boğulan insan çırpınamaz.

Sessizce kapatır kendini vücut. Yokluğa karışmak için. Acı çekmemek için.

Eğer sekizinci günündeyseniz boğulmanın. Hala suyun dışına çıkartılmadıysanız, ölü yıkayıcıları bile bakmak istemez size. Normal hacminizin kat be kat üstünde, normal renginizin tonlarca koyuluğunda, insan görüntünüzün mesafelerce uzağındasınızdır artık.

Başınızda dikilen takım elbiseliler iğrenir sizden. Orada durmak zorunda olduklarındandır mevcudiyetleri. ‘Bitse de gitsek’ der, dilerler. Ölü kokusuna bile alışmıştır onlar. Hurafelerden dem vurmaktan gerçeğe yaklaşmışlardır içlerinde belki de, dışarıya hala aynıdır duruşları. Aynı cüretsizlik. Aynı hissizlik. Aynı kalabalık.

Dün Soma, bugün Ermenek, yarın başka bir yer…

Ölümler değil, öldürenler aynı.

Öldürülenler değil, bahaneler aynı.

Fıtrat değil, çaresizlik aynı.

 

[1] “One of These Days,” Meddle, Pink Floyd, 1971.

[2] “Arriving Somewhere But Not Here,” Deadwing, Porcupine Tree, 2005.

Comments Off on boğularak öldürülenler

Filed under Güncel

kan mesafesi

“Acıları dev aynasında büyüten rezil bir hassasiyetim var” [1] diyordu Cemil Meriç.

Bizimse, ülkece tüm acıları tuvalet girişlerindeki komik aynalara taşıyıp küçülten rezil bir genişliğimiz var.

Kobani tartışılıyor yine. Erdoğan onu dedi, Davutoğlu bunu dedi. Bahçeli şöyle kükredi, Demirtaş böyle suçladı. ABD’den son saniye açıklaması geldi. Fransa çok rica etti. İngiltere kimseyi kırmak istemedi ve diğerleri… Aylardır sürüp giden bombalamalar, kafa kesmeler, tecavüzler, tehditler sanki gerçek değilmiş de Kobani’ye vardıklarında bir anda ‘belirivermiş’ gibi yapıyoruz şimdi. Acıların değiş tokuşu, kanın kokusu bize yaklaştıkça atmaya başlıyoruz cerahatlerimizi. ‘Kürtler,’ [2] Erdoğan’a küsüyor; PKK, PYD oluyor; IŞİD’e terörist örgüt denmeye başlanıyor; Tahrir içimizdeyken, Kobani dışımıza çıkartılıyor. Tehlike yakınlaştıkça, oturduğumuz koltuklar rahatsız etmeye başlıyor. Sanki bizden uzaktayken gerçek değilmiş gibi baktığımız olaylar, gözümüzün önüne geldiğinde başka duyularımızı etkiler oluyor. Sert bir cisimle dürtülmüş gibi uyanıyoruz uykularımızdan, şimdilik alarmı erteliyoruz belki ama ne de olsa uyanılıyor işte bir kere uykudan…

Peki öncesi? Onlarca, yüzlerce, binlerce – bize uzak – insanın katli? Ellerde gezen, kanları boyunlarından damlayan kafaların gerçekliği? Oğullarının kesik kafalarını, kızlarının sıyrık eteklerini, çocuklarının üzerlerinde sinekler dolanan bedenlerini hastalıklı vahşilerin sırıtan suratlarıyla birlikte televizyondan görmek zorunda kalan insanların acıları? Tüm bunların üzerine eğreti bir kılıf geçirilen din kisvesinin, derecesi ne kadar olursa olsun katli meşrulaştıran rahatsız ediciliği? [3]

Kaçabileceğimiz yere kadar kaçmaya çalışıyoruz işte. Burunlarımızdan kan kokusu gitsin, gözlerimiz ile kanın kırmızısı arasına televizyon ekranları girsin, sevdiğimiz birinin damarlarından akan kan tenimize değmesin.

Mesafemiz kan bizim.

Şimdi birileri soruyor, biz acaba “savaş-sonrası” dönemi bitirdik de “savaş-öncesi” döneme mi girdik? [4] [5] Aynılarıydı daha yirmi yıl önce ‘tarihin sonundan’ söz eden, ‘medeniyetlere’ değerler yükleyen, kapitalizmin ‘zaferini’ ilan eden, ‘ideolojilerin sonunu’ getiren… Bugün dökülen her bir kan damlasının sorumluluğunu ‘sistem’e bağlamayı amaçlayan zavallı uğraşların kökleriydi bu temelsiz iddialar, yüksekten uçmalar, desteksiz atıp tutmalar. İzleyin ve eserinizle övünün şimdi. Ta ki kan yaklaşana kadar. ‘Cehenneminize’ bir kan damlası kadar uzaksınız artık. Korkularınız sizi o hayal ettiğiniz yerler yerine, gerçeklerin çöplüğüne geri getirdiği gün anlayacaksınız olan biteni ama biliyorum ki yetmeyecek. Size o zaman ‘inanıp’ ‘güvenen’ faydalı salaklar, bugün sizin tam karşınızdaki güruhun yanında yer alacaklar ve bir sonrakinde de yeniden yanınıza geçecekler… Olan yine ne size ne de onlara olacak.

Tüm dünya birkaç masum insanın üzerine bindirecek yükünü.

Acı bir süre sonra sadece onlar için bir şey ifade etmez hale gelecek.

Kan mesafeleri arttıracak… azaltacak… arttıracak… azaltacak… arttıracak…

 

[1] Cemil Meriç, Jurnal, 25.Mart. 1963

[2] Bir an için buradaki ‘Kürtler’ kelimesini ‘Türkler’ ile değiştirin ve lütfen bir cevap bulmama yardım edin: En son ne zaman içerisinde ‘Türkler’ geçen herhangi bir cümleye kendinizi ait hissettiniz? Size daha doğmadan önce verilmiş Türk kimliğini ne zamandır bütün ülkeyle ortak bir paydaya sahip olma anlamıyla kullanmıyorsunuz? Ve şimdi, kim nasıl sordu ‘Kürtler’e de tüm Kürtlerden süzdüğü engin birikimi bir cümlenin tekil öznesi olarak kullanabilme cesaretine sahip olabildi? Kim bu Kürtler dedikleri? Kimi kapsar, kimi dışlar? Kimin ‘ötekisi’dir onlar? Kimdir bu ‘Kürtler’?

Ne zaman böyle bir genelleme duysam, aklıma Karl Marx ile Friedrich Engels’in, Hegel’in abartılı soyutlamalarını eleştirmek adına 1845 yılında kaleme aldıkları şu ünlü paragraf geliyor: “Gerçeklikler üzerinde, elmalar, armutlar, çilekler, bademler üzerinde durarak, genel meyve fikrini kurduğum zaman; daha da ileri giderek, gerçek meyvelerden çıkarılmış benim soyut meyve fikrimin, benim dışımda varolan bir varlık olduğunu ve üstüne üstlük armudun, elmanın vb. gerçek özünü oluşturduğunu imgelediğim zaman – kurgusal dilde – meyve‘nin, gerçeklikte armudun, elmanın, bademin vb. tözü olduğunu bildiririm. Öyleyse armut ya da elmada özsel olanın, armut ya da elma olmak olmadığını söylerim. Bu şeyler içinde özsel olan, onların gerçek, duyularca algılanabilir varlıkları değil ama benim onlardan soyutlamış ve onlara yüklemiş bulunduğum özdür, benim tasarımımın özüdür: meyve.” Karl Marx ve Friedrich Engels, Kutsal Aile Ya Da Eleştirel Eleştiri’nin Eleştirisi, (çev.) K. Somer, Ankara: Sol, 1845/2009, ss. 90-91.

[3] ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, IŞİD’i “cehennemin kapılarına kadar” takip edeceklerini açıklarken de benzer bir motifi kullanıyordu aslında (“Biden: IŞİD’i Cehennemin Kapılarına Kadar Takip Edeceğiz,” Radikal, 3 Eylül 2009). Slavoj Zizek’in söylediği gibi “eğer bir Tanrı varsa, her şeye izin verilmiş demektir.” (“If There Is A God, Then Anything Is Permitted,” Religion and Ethics ABC, 17 Nisan 2012) Eğer bir cehennemin varlığına inanıyor, bunu devlet politikalarınızda kullanmayı meşru görüyorsanız; başka bir devletin de (veya IŞİD gibi bir devlet adayının da) bir cehennem tasviri ile kendi politikalarını yaratma isteğini meşrulaştırıyorsunuz demektir. İki cehennemin birbirinden farklı olması; sizi haklı değil, faşist yapar – zira siz inandığınız Tanrı’nın cehennemini, ötekininkinin üstünde konumlandırıyor, zararsız hale getiriyor ve iyilik timsali yapıyorken; ötekininkini de aynı anda aşağılıyor, şiddet ile özdeşleştiriyor ve kötülükle bir tutuyorsunuz demektir. Siyasette dinin veya ideolojilerin kullanımı oldum olası yanındaki bu ekstra-meşruiyet hediyesi ile birlikte gelmiştir ve gelmeye de devam edecektir.

[4] Walter Russell Mead, “Have We Gone From A Post-War to A Pre-War World?,” HuffingtonPost, 7 Temmuz 2014.

[5] Bu yazıyı yazdıktan bir gün sonra Cengiz Çandar’ın ‘uyanışını’ izlemek de anlamlı oldu; burada bulunsun istedim. “Farkında Mısınız?,” Radikal, 16 Ekim 2014.

Comments Off on kan mesafesi

Filed under Güncel, Teori

kobani’de bertaraf olan taraflar

Aynısı Gezi’de de olmuştu.

Bir ağızdan bağırıyordu insanlar: Ya bizdensin ya onlardan. Gezicisin ya da çapulcu. İktidar yalakasısın ya da koyun.  Tarafsın ya da bertaraf.

Soruyordu herkes, “tarafın ne?”

“Bugün bütün karışıklık, kendini bilmeyen, kendini nesnellikle karıştıran bir öznellikten kaynaklanıyor.” [1]

İnsanlar sanırım hala farkında değiller ama toplumsal olayların ortaya çıkış nedenleri ile bizim o konu hakkında ne düşündüğümüz arasında varoluşsal bir ilişki yoktur! Herhangi bir toplumsal olaya tepki verirken, biz zaten çoktan – bizden bağımsız biçimde – gerçekleşmiş bir şeye tepki veririz. Gezi, bizim ona verdiğimiz tepkiler nedeniyle ortaya çıkmamıştı. 12 Eylül de öyle. Diğer darbeler de. Kurtuluş Savaşı da. İstanbul’un fethi de. Yazının bulunması da… Halihazırda var olan olaylara verdiğimiz tepkiler o olayın ortaya çıkışını değil, o olayın gelişimini ve sonucunu etkiler yalnızca.

Ve belki de sırf bu nedenle, ortaya çıkmış herhangi bir toplumsal olayın ‘tarafı’ olmak ya da olmamak gibi bir seçeneğimiz yoktur bizim. ‘Taraftarlık’ kavramının dilimizde ‘bir şeye sempati duyan’ anlamı ile de kullanılıyor olması, kavramın aslında ‘tarafgirlik’ ile karıştırılmasından kaynaklanmaktadır; ötesi değil. Türkiye’de yaşayan her insan, Türkiye’deki her toplumsal olaya zaten taraftır. Ona sempati duyması ya da duymaması, bu taraftarlıktan çok daha sonra gelişen bir tepkidir ve yine çoğu toplumsal birçok farklı faktöre bağlı olarak kişiden kişiye, bağlamdan bağlama, zamandan zamana değişir.

Uzun lafın kısası, herkes Gezi’ye taraftır. Sokaklara çıkıp bağıranlar da, olan biteni içten içe sevinçle ama biraz da şüpheyle izleyenler de, perdelerini sımsıkı kapatıp erzak depolaması yapanlar da, hükümetin tepesi de, sokak çocukları da… Gezi’nin içeriğini, boyutunu, değerini, sonucunu vb. diğer faktörleri etkileyen ise insanların Gezi’ye verdikleri tepkidir, taraflılıkları değil.

Aynısı bugün Kobani için de geçerli.

Yalnızca bir günde verilen onlarca ölü, yüzlerce yaralı, tonlarca sokak çatışması, beş ilde ilan edilen sokağa çıkma yasakları, iki “devlet adayının” iki devlet sınırı üzerinde bombalarla savaşı, dökülen kanlar ve ufuktaki belirsizlik, sizi bu ‘şey’in tarafı yaptı, yapar ve yapacak. Orta Doğu’da tüm şirazesini kaybeden ulus devlet-küreselleşme çatışması, kendisine değen değmeyen her şeyi farklılaştırdı ve daha da farklılaştıracak. IŞİD isimli kafa kesen, kol koparan, gerici güçler tarafından desteklenen, Orta Çağ vahşetinden haz duyan ve gelişimini modernliğin canı sıkılan çocuklarına bağlayan terör örgütü ile herhangi bir planlı stratejisi olmayıp tek-kişi rejimine doğru sağlam adımlarla yürüyen Kürt siyaseti arasındaki savaş, yalnızca ulusal topraklarımızın üzerinde sürdürüldüğü için değil, her ikisi de bu toplumla ilgili olduğu için bizim meselemizdir. X’i ya da Y’yi tutup tutmama seçenekleri değil, bu olan bitenden kısa ya da uzun vadede ilk elden etkilenecek olmamızdır onu bizim meselemiz yapan. Ve tabi ki geçmişimiz ve bugünümüzdür karar verme araçlarımız.

PKK ile Kürt siyaseti arasındaki bağlantı sorununa verdiğimiz yanıttır örneğin bir başkası…

IŞİD’in ‘kutsallığına’ yakınlığımızdır…

Orta Doğu coğrafyasına mesafemizdir…

‘Yesinler birbirlerini’ciliğimizdir…

Üst kattaki komşumuzdur…

Yan apartmandaki hücre evidir…

Kamu malları üzerinde birden bire beliriveren ‘hassasiyetimizdir’ [2]…

Takım tutar gibi desteklediğimiz partimizin olayın aktörleri ile organik bağıdır…

Okuduğumuz gazetedir…

İster beğenin ister beğenmeyin, ister isteyin ister istemeyin biz bu deliliğin, bu çivisi çıkmış pespayeliğin, bu kan gölünün bir tarafıyız. Onun elleriyle besleyip büyüttüğü bir parçayız. Hürriyet Gazetesi’nin iddia ettiğinin aksine, “yakın coğrafyamızda gelişen olayların sebebi kanlı ay tutulması” [3] değil maalesef. Sonucu da onunla ilgili olmayacak. Dün ‘yüzlerle’ ifade edilirken, bir anda bugün ‘onlara’ inen yararlı sayısıyla da ilgili değil aynı şekilde… Hiçbir şey bizi taraf yapmayacak çünkü zaten tarafıyız bu şeyin.

Bu cinayetin.

Bu vahşetin.

Bu korkunun.

Realist siyasetin kurmaca aktörlerinden çok ötede, bizi ilgilendiriyor bu sorun. Şimdi şapkamızı önümüze alalım – lütfen – ve düşünmeye başlayalım; çünkü

“İnsan düşünmeye başladığında artık etrafa körü körüne saldırmaz. Düşünen kişi yumrukla tepki vermez, önüne geleni yalayıp yutmaz. Açlık, hiddet ve saldırma arasına düşünce yoluyla sokulan bu ara an, her şeyin iyi olacağı inancının kökenini oluşturur. Araçlar amaçlarla karşılaştırılırken, bütün körlüğün ve dolaysızlığın askıya alınmasına vesile olan bir şey çıkar ortaya mutlaka.” [4]

Düşünelim çünkü düşünmezsek, korkmaya devam edeceğiz.

Televizyonda, internette ya da başka aracılarda gördüğümüz şeyleri normalleştirmeye başlarsak, ölmeye devam edeceğiz.

Kobani’nin sadece Kobani olmadığını anlamazsak, umudumuzu kaybedeceğiz.

Kobani mi, Ayn al-‘Arab mı, Arappınarı mı diye sormaya devam edersek [5], söylemin içinde kaybolacağız.

Kobani’de yaşayanların ‘Kürt’ değil, ‘Türkmen’ değil, ‘Arap’ değil veya başka bir kökenli değil, ‘insan’ olduklarını hatırlamazsak, hepimiz bu tuzağa düşeceğiz.

 

 

[1] Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer, Teori ve Pratik Üzerine: Bir Tartışma (1956), O. Kılıç (çev.), İstanbul: Metis, 1956/2013, s. 13.

[2] “Önce Yakıldı Yıkıldı, Sonra Yağmalandı,” Hürriyet, 8 Ekim 2014.

[3] “8 Ekim Ay Tutulması ve Kanlı Ay Görüntüleri Canlı Yayında,” Hürriyet, 8 Ekim 2014.

[4] Adorno ve Horkheimer, a.g.e., s. 13.

[5] Kansu Yıldırım, “Ne Arzu Edersiniz: IŞİD Realitesi Mi? Kobani Fikri Mi?,” Sendika.org, 8 Ekim 2014.

Comments Off on kobani’de bertaraf olan taraflar

Filed under Güncel, Siyaset